İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 34 · 12 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 34

4. Kısım

...

Atlarımızın altından akıp giden yola güneşin yakıcı sıcaklığı da eklenince, zırhlarımızın soğuk hava için özel üretildiğini hissedebiliyorduk. Ordu geceden hazırlıklarını tamamladığı için her şey eksiksiz bir şekilde rotamızı Buzul Vadisi’ne çevirmiştik ama gece nerede konaklayacağımızı bilmiyorduk.

Vadiye ulaşmak iki geceyi ardımızda bırakmak demekti.

Kim bilir... İki gece bizlere ne gibi sürprizler hazırlıyordu.

Sıralı ağaçların olduğu toprak yolda süratlice kuzeye doğru ilerlerken Roya bir ses işitti. Yularları çekiştirip ormanlık alanda duraksamak zorunda kaldık. Duyduğu sese kulak kabartmıştı, aynı şekilde çevreyi kontrol edip sesi duymaya çalışıyordum. Elimi havaya kaldırdım. Okçuların lideri Sihu’ya işarette bulunup incelemelerini emrettim. Orman tahmin ettiğimizden daha genişti, bu yüzden yakın çevreyi gözlemleme işlemi tamamlanınca Roya’ya baktım. “Sesi duyduğuna eminim ama görünürde kimse yok. Ben kimsenin olmadığına inanmıyorum. Umarım, bu ses her neyse bize zorluk çıkarmaz.”

“Sesi işittiğime yemin ederim,” dedi mahcup şekilde. Aniden ardımızda bıraktığımız yola gözlerini çevirince ona uyum sağladım. “Tekrar işittim.”

“Tam olarak hangi nokta?”

İşaret parmağını uzatıp, “Çalıların arasından geliyor. Şurası...” diye gösterdi.

Attan aşağıya indim. Roya’nın gösterdiği yöne doğru ilerlerken Sihu telaşla okçulara beni korumaları için talimatta bulunup benden önce ilerlemelerini istedi. Kınımdan kılıcımı çekip sakinlikle sesin son duyulduğu yöne doğru ilerliyordum ama sağ tarafımda kıpırdayan ağaç dalı gözlerime yansıyınca hemen yönümü değiştirdim. Okçulardan biri, “Burada at var!” diye seslendi. Aldırış etmeden gözüme yansıyan noktaya ilerlemeye devam ediyordum. Ağacın ardına geçip aniden boynuna kılıcımı dayadım. Neye uğradığını şaşırmıştı. Sakinlikle kılıcımı geri çekip bir açıklama yapmasını bekliyordum. “Evet, seni dinliyorum?”

“Tamam, emirlerini çiğnedim ama seni bırakmak istemedim,” dedi Ernam. “Çok mu öfkelendin?”

Bıkkınlıkla nefes verdim. “Gelmemeni emretmişken nasıl peşimize düşersin, nasıl canını tehlikeye atarsın! Ordunun dışında kalarak tek başına yolculuk ettiğinin farkında mısın!” Cevap vermesine izin vermedim. “Bazı konuları ciddiye almayı öğrenmezsen, asla yanımda yerin olamaz!”

Endişeyle gözlerini yumdu. “Haklısın... Ama-”

“Bunun aması yok!” dedim öfkeyle. “Sana emanet ettiğim iki kadın varken, buraya gelmenin hiçbir mantıklı açıklaması yok!”

“Onlar güvende Ares. Sence de fazla abartmıyor musun? Su Elisleri Sarayı çok korunaklı.”

Yanına yaklaşıp, “Güzel...” dedim fısıltıyla. Tüm gözler üzerimizdeyken elimi omuzuna attım. Herkesin duyabileceği şekilde konuşmaya devam etmek istedim. “Doğru, orası çok korunaklı. Dediğin gibi aslında fazla abartıyorum. Her neyse... Artık gidebiliriz.”

Hızlı adımlarla atlarımıza bindiğimiz gibi yollara koyulduk. Bir taraftan gözlerim Asa’nın üzerinde dolanıyordu. Uzun yola onunla gelmeyi istememdeki nedenler kafamda net cevaplara ulaşamasa da kendisine uygulayacağım baskılara karşı duygu değişimleri bana asıl cevabı verecekti. Davranışlarım karmaşık görünüyordu, herkes ani değişimlerime karşı hayrete düştü. Çünkü zihnimde henüz rayına oturmamış planlarım benimleydi, süreklilik gösteriyordu. Karanlık ruhum hislerime olan kapıları kendi elleriyle açtığına pişman olacaktı ama, hisler her zaman doğru olmayabilirdi. Karanlık ruhum hislerimin yoğunluğuna onay veriyordu, doğruluğuna değil.

Maalesef yanılabilirdim.

Ormanı ardımızda bıraktığımızda önümüze çıkan yüksek dağın ardına geçebilmemizi sağlayacak, taşlı yola geçiş yaptık. Bu yol tehlikeli göründüğü için yavaşlamamız gerekiyordu çünkü dağdan üzerimize düşebilecek kayalar mevcuttu. Tepemizde dolanan kuşların zihnime olan uyarıları etkisi altına girmeme neden olunca geçmiş gözlerimin önünde canlanmaya başladı.

★

Ağaç dallarının arasında gözlerime yansıyan bir ışık beni kendine doğru çağırmıştı. Kız kardeşim Minas annemin yanına doğru yürürken ben aksine gördüğüm aydınlığa gitmekte kararlıydım. Ayaklarımın altında ezilen çalıları geride bırakıp, uzun bitkilerin arasında yetişmiş sarı renkteki civanperçemi gözlerime ilişmişti. Civanperçeminin altına düşmüş cam parçasını elime alınca gördüğüm ışığın önemsiz olduğunu anladım. Çiçeği topraktan koparıp ailemin yanına doğru koşturuyordum. Minas, evimizin bahçesinde yetişen kerevizleri topluyordu, bir yandan annem kapı önünde yanan ateşin üzerindeki sacda ekmek pişiriyordu. Civanperçemini anneme uzatınca şaşkınlıkla gözlerini bana çevirdi.

“Bunları benim için mi topladın Ares?” dedi gülümseyerek. Kafamı onaylar gibi sallayıp avuçlarına bıraktım. “Çok güzeller, minnettarım ama bir daha uzaklaşma olur mu?”

Civanperçemini tuttuğum avuç içimi kaşıyordum. “Tamam anne. Peki neden elim yanıyor?”

Elime dikkatlice bakıp, “Bunlar alerji belirtileri,” dedi endişeyle. Ayağa kalktığı gibi eve girdi. Ne yapmaya çalıştığını anlayamadım, hâlâ avucumu tırnaklamakla meşguldüm. Kaşıdıkça iri su kabarcıkları şişmeye devam ediyordu. Tüm avucum kırmızıya boyandığı için bir şeyi tutmam da imkansızlaşmıştı.

Minas sepetiyle yanıma geldi. “Eline ne oldu abi?”

“Bilmiyorum, şu sarı çiçeklere dokununca oldu,” dedim işaret ederek. Taşın üzerinde duran çiçeğe yaklaşırken, “Sakın dokunma!” diye seslenen annem yanımıza doğru hızlandı. “İkinizin de cildi bu çiçeğe karşı hassasmış, bu yüzen kabarıp kaşınıyor. Sakın bir daha dokunmayın.” Elimi avucunun arasına alıp evden getirdiği, ne olduğunu bilmediğim merhemi sürüyordu.

“Bana da dokunan bu çiçek miydi?” diye sordu Minas.

“Evet, öyle. Civanperçemi aslında yararlı bir bitkidir ama ikinizin cildi ters reaksiyonlar gösteriyor. Sadece sende olduğunu düşünüyordum ama abinin de hassasiyeti varmış.”

Tepemizde koloni şeklinde uçan kuşları görünce, “Kuşlar neden bu şekilde uçarlar?” diye sordum merakla.

“Havalar soğuduğunda kuşlar sıcak kıtalara göç etmeye başlarlar Ares. Enerji tüketimini azalttığı için, sürüdeki kuşlarla iletişim ve uyum sağlamak amacıyla bu şekilde uçarlar.”

“Biz neden göç etmiyoruz o zaman?” diye soran Minas gayet ciddiydi. “Havalar soğuduğu için dışarıya fazla çıkamıyoruz zaten. En iyisi sıcak bölgelere gidelim.”

“Biz kuş muyuz?” dedim aniden. “Daha dün neden balıklar gibi solungaçlarımız yok demiştin. Bu garip sorular aklına nasıl geliyor anlamadım...”

“Bence güzel soruydu, sen dün izinsiz bahçesine girdiğin evden haber ver,” dedi kaşlarını çatıp. Annem şaşkınlıkla bana bakınca Minas hâlâ beni şikâyet etmeye devam ediyordu. “Oradaki yaşlı kadın abimi kovmasına rağmen, o görmeden elmalarını almaya devam etmişti.”

Zor yutkundum. “Açıklayabilirim...”

“Bunu telafi etmen gerekiyor Ares,” dedi annem. Gözlerindeki şaşkınlık karşısında yanaklarımın kızardığını hissediyordum. Utancımdan başımı aşağıya eğip bakışlarından kaçmaya çalıştım. “Ben o kadınla gider konuşurum ama benimle gelerek özür dileyeceksin, tamam mı? Yoksa bu yaptığını asla affetmeyeceğimi biliyorsun.” Annemi onaylayınca gözlerini Minas’a çevirdi. “Bunu daha önceden anlatmadığına göre bu işte sen de ortaksın Minas. Abine öfkelenince şikâyet etmen hiç hoş olmadı.”

Minas’da başını aşağıya eğdi. “Özür dilerim.”

O sırada babam anneme seslenerek yanımıza geliyordu...

-

★

Geçmişimden bir kesit zihnimde canlanmıştı ama babamdan sonrasını hatırlayamıyordum. Atımın yularını sımsıkı tutup yanımda ilerleyen Ernam’a baktım. Beni fark edince atıyla iyice yanıma yaklaştı. Onunla kararlaştırdığımız konudan bahsedeceğimizi sanıyordu ama ben ona endişe verici bir haber verecektim.

“Bir sorun mu var?” diye sordu sessizce. “Yoksa bir noktada açık mı verdim?”

“Hayır, sakin olmalısın. Tam istediğim gibi bir performans gerçekleştirdin.” Bir süre duraksayıp çevremizde sakinlikle ilerleyen orduya göz geçirdim, daha sonra birkaç ötede atıyla ilerleyen Asa’ya bakıp tekrar gözlerimi Ernam’a çevirdim. “Geçmişte yaşadığım talihsiz olay zihnime yerleşince bir şey oldu. Bilirsin, bu karanlığın lanetinden sonra anılarımı hatırlamakta daha da zorluk çekiyorum, tabii o zamanlar yaşım da küçüktü. Nedeni bu da olabilir.”

“Bir şeyi mi unuttun?” diye sordu endişeyle.

“Maalesef. Anne ve babamın isimlerini unuttum. İsimlerini hatırlayamıyorum. Mazide yaşamış olduğum bir parça zihnimde harekete geçmişti ama babamın anneme olan seslenişlerini duyamadım. Annemi ismiyle çağırıyordu ama ben isimde tıkandım, hatırlayamadım.”

-Belki de gördüğün kişiler annen ve baban değillerdir, onları da unutmuş olabilir misin?

Hayır, bu olamaz. Bu saçmalık.

“İsimleri Sayina ve Hetar,” dedi Ernam. “Başına gelen şeyler için çok üzgünüm. Hatıralarını diri tutmak için zihninde onlara yer vermeye devam etmelisin. Şu an elimden başka bir şey de gelmiyor.”

“Onları tamamen unutursam... Artık ben bu durum karşısında ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum. Ruh sürekli ensemde, aklımı bulandırmak için karmaşık cümleler kuruyor,” dedim çaresizce. Cebimden yayılan beyaz ışığı fark edip gözleriyle işarette bulundu. Kum saati zincirlerin birini çözebileceğimi işaret ediyordu. “Birini daha bulduk.”

Gülümsedi. “Önceliğimiz belli oldu. Ama burası dağ başı, burada ne olabilir ki?”

“Bilmiyorum,” dediğimde taşlı yolu ardımızda bırakmamıza rağmen kum saati parıldamaya devam ediyordu. Gözlerimiz bizi ağırlayan yerleşim alanına kayınca birçok evlerle karşılaştık. İnsanların birçoğu karşılarında gördükleri orduya şaşkınlıkla bakıyor, geri kalanı korkudan evlerine gizleniyordu. Atımı ordunun ön safhasına doğru ilerletip, Baş Okçu Suhi’nin yanına geçtim. “Bu yerleşim alanının ismi nedir?”

“Burası Zırh kentidir efendim. Burada halk ordulara zırhlar dikip, geçimlerini bu şekilde sağlarlar. Kent ismini işinden dolayı almıştır. Yorulduysanız biraz dinlenelim isterseniz?”

Kum saatim hâlâ parıldıyordu, bu yüzden buradan gidemezdim. “Tüm ordu olarak biraz dinlenmek üzere burada vakit geçirelim. Bu arada,” dedim göz teması kurarak. “Kentte arama yapılsın, tüm gidişattan bilgi edinmek istiyorum. Burada kaç hane yaşıyor, hayatları ile ilgili gözüne en ufak farklı bir belirti dokunursa bana bildir.”

“Tabii ki efendim, hemen,” dedi ve atından aşağıya inip orduya bilgileri aktarmak üzere harekete geçti. Ernam ile atlarımızdan indiğimiz gibi kentin ana sokağında yavaşça yürüyorduk. Yanlarından geçtiğimiz yaşlılar, gençler ve çocuklar endişeyle bakmaya devam ederlerken aklım zinciri kıracağımız büyüde takılı kalmıştı.

“Bu insanların arasında ne bulabiliriz ki?” dedi hayretle Ernam. “Efrasto Krallığı gerçekten kaçık.”

“Buralarda olmalı ama ne?” Kum saatimi elime alınca parlaklığı gözlerimi yoracak türdendi. Tekrar cebime yerleştirip ileriye doru yürümeye devam ediyordum ki, küçük bir erkek çocuğu karşımda duraksadı ve elindeki kırmızı elmayı bana doğru uzattı. Bana yaklaştığını gören annesi panik yaparak yanımıza doğru yaklaşınca, “Merak etme, bizim size zararımız olmaz,” dedim sakin olmasını işaret ederek. Çocuğun boy hizasına çömeldim. “Sen mi topladın?”

“Evimizde vardı sana getirmek istedim.”

Hafifçe kafasını okşayıp elmayı aldım. Isırdığımı görünce yüzüne yerleşen mutluluğunu bana da yansıttı. “Güzelmiş,” dedim ve elini avucumun arasına aldım. “Bu ellerde sihir olabilir mi?” Sırıtmalarına dayanamayıp kucakladım hemen onu. Kollarımın arasındayken gözleri zırhımda dolanıyordu. Şaşkınlıkla ne diyeceğini bilemedi. “Zırhımı beğendin mi?”

“Boyun çok uzun, biraz korktum,” dedi endişeyle. “Ama senin gibi olmak istiyorum.”

Gülümseyip burnuna dokundum hafifçe. “Neden? Emin ol benim gibi olmak istemezsin.”

“Hayır, senin gibi olmak istiyorum. Çok güçlü ve uzunsun.”

“Kaç yaşındasın?”

“Beş yaşındayım.”

“Pars,” diye seslenen annesi yeniden yanımıza doğru yaklaştı. “Pars size rahat vermemiştir efendim.”

“Hayır aksine, beni mutlu etti. Böyle düşünmeyin.”

“Akşam yemeği için evimize davetlisiniz efendim. Lütfen bizi kırmayın.”

“Nazik teklifiniz için minnettarım ama ilerdeki handa yememiz daha uygun olur,” dedim Pars’ı kucağımdan indirerek.

“Lütfen lütfen,” diye seslenen Pars yüzünden ne yapacağımı şaşırdım. “Güzel yemekler yapar, çok seveceksiniz. Lütfen bize gel, lütfen.”

Ernam gülümsedi. “Tamam Ares, kırmayalım çocuğu. Alt tarafı akşam yemeği. Baksana şu küçük, sarı çocuğun tatlı yüzüne. Onu kıracak değiliz.”

“Pekâlâ,” dedim istemsizce. Pars sevinçle annesinin peşinden eve geçiş yapınca Ernam’ın kolunu kavradım. “Neden kabul ediyorsun, onları tanımıyoruz!”

“Evet, tanımıyoruz ama çocuğun isteği karşısında tekliflerini geri çeviremedim. Yemeğimizi yedikten sonra hana geçiş yaparız.”

Öfkeden çenem gerildi. Çatık kaşlarımla Ernam’ı takip edip eve giriş yaptım. Pars, annesi ve yaşlı bir kadınla yaşıyordu. Duvar diplerine yerleştirilmiş minderlerden birine oturunca gözlerim evin dört bir yanında dolanmaya devam ediyordu. İki odası olan evin pencereleri içeriyi aydınlatamayacak kadar dardı. Pencereleri örtmek için kullanılan eski tüller evin kasvetli ortamına eşlik ediyordu sanki ve buna ek olarak kalbimin daraldığını hissetmeye başlamıştım. Kötü başlangıçlara ilk adımı atmış gibi hissetmiştim kendimi. Evdeki huzursuzluğun nedenini anlayamasam da kentin bana katacağı anılar yakındı. Başını duvara yaslayıp uyuyakalmış ihtiyar kadın gözlerini aralayınca bizi karşısında görmeyi beklemiyordu. Şaşkınlıkla ne diyeceğini bilemedi. Pars, annesinin hazırladığı yemekleri ortada bulunan masaya yerleştirmeye devem ediyordu bir yandan. Uyandığını görünce gülümsedi. “Büyük anne onlar misafirlerimiz, korkmana gerek yok. Merak etme.”

“Anladım, keşke uyandırsaydın beni Pars. Bende misafirlerimizi uyuklayarak karşılamazdım.” Gözlerini bize çevirdi. “Kusura bakmayın.”

“Önemli değil,” dedi Ernam. “Asıl siz bizim kusurumuza bakmayın. Bu saatte zahmet verdik.”

“Yok evlat, evimize gelen misafir başımızın tacıdır. İyi ki geldiniz, evimize neşe kattınız.”

Pars’ın annesi getirdiği son yemekleri masaya yerleştirip, “Afiyet olsun efendim. Umarım beğenirsiniz,” dedi gülümseyerek.

“Hiç gerek yoktu, zahmet verdik. Ayrıca misafirperverliğiniz için minnettarız. Yemekler çok lezzetli görünüyor.” Ernam’a doğru bakıp kulağına yakınlaştım. “İlk sen tadacaksın. Madem bizi buraya getirdin, tat bakalım baş kâhin.”

“İnanamıyorum sana,” dedi hayretle. “Beni kurban da ettin ya, pes yani.”

Tek kaşım havalandı. “Kurban konusuna girmeyelim istersen. Bu duyguyu bana yaşatmıştınız, şimdi sende sıra.”

Ernam sırıtarak kaşığını etli pilava daldırıp tek lokmada çiğnemeden yuttu. Diğer sebze çanağından aldığı domateslerden de yiyince öksürmeye başladı. Nefes alamayacak hâlde yüzü kırmızıya dönmüştü. Telaşla ayaklandık. Pars’ın annesi bardağa su doldurup Ernam’a uzattı. Gözlerinden akan yaşlar boğulduğunu doğruluyordu ama bu benim pek ilgimi çekmemişti. Suyu tamamen içmesiyle nefes alışları normale dönünce bir şey olmamış gibi rahatça yerime oturdum. Ernam rahatlığım karşısında hayrete düşerken ağzıma attığım lokma damağıma lezzetli bir aroma yerleştirdi. “Çok güzel olmuş. Tadından dolayı çiğnemeden yuttuğun için boğuluyordun değil mi? Buldun tabii lezzetli yemekleri...”

“Evet, öyle,” dedi gülümser gibi yaparak.

“Zırh kentine ne için gelmiştiniz?” diye soran yaşlı kadınla göz göze geldim. “Kıyafetlerinizden dolayı önemli bir göreve çıktığınız belli oluyor.”

“Yolculuğumuz Buzul Vadisi’ne. Handa geceyi atlatıp, sabah erkenden yola devam edeceğiz. Yani endişelenecek bir şey yok.”

“Ben de gelebilir miyim?” diye sordu Pars. Annesi hayretle bakıp, “Olur mu öyle şey...” diye uyarılarda bulundu. Gözlerim tekrar kasvetli ortamda dolanmaya başlayınca aklımda birçok sorularla cebelleşiyordum. Özellikle bu kalbimde oluşan sıkıntının nedenini anlayamamıştım. Cebimden aldığım kum saati parlaklığını yitirmişti, hayretle neler olduğunu kavrayamadım ama bu büyülerden birinin daha çözüldüğünü işaret ediyordu.

-Güzel başarı. Geriye kaldı iki zincir. Daha nedenini anlayamadığın önceki büyü kader aynasıyla çözülmüştü, diğeri ise karşında oturan Pars ile.

Ne? Pars ne alaka? Hem, siz neden bana yardım ediyorsunuz?

“Ernam,” dedim fısıltıyla. “Gitmemiz gerekiyor.”

“Neden? Daha yeni geldik, hem karnımı doyuramadım.”

“Handa yersin, hemen gitmemiz gerekiyor,” dedim telaşla.

-Oğlunu almadan mı? Pars senin oğlun Ares.

Gözlerim Pars’da sabit kalmışken karanlık sesin ne demek istediğini algılayamadım. Zihnime yerleşmek istiyordu ama kalbim böyle bir saçmalığa inanmıyordu. Ruhun saçma zihin oyunlarından biri olduğunu düşününce yersiz şekilde sırıtmaya başladım. Evdekiler neden sırıttığımı anlamadıkları için hayretle bana bakıyorlardı. Gülmekten gözlerimden akan yaşları fark eden Ernam, “Şey... Neden böyle davrandığını anlamadım ama zaten biz normal insanlar da değiliz aslında. Karşılaştığımızdan bu yana saçmalıklarımızı dinleseniz bize nasıl bir isim takacağınızı tahmin edebiliyorum,” dedi ve şaşkınlıkla bana baktı. “Ares. Neden kendi kendine sırıtıyorsun? Ailenin gözünde iyice aptal görünüyoruz.”

Sırıtmaya devam edip, “Ben,” diyebildim fısıltıyla. “Ben... Pars’ın babasıymışım. Düşünebiliyor musun, Pars benim oğlummuş.” Ernam önce ne demek istediğimi anlayamadı. Şaşkınlıkla gözlerime bir süre dalıp, sonra Pars’a baktı. Cevap alamayınca kolunu tuttum. “Bu ses iyice kafayı yedi.”

“Kum saati hâlâ parlıyor mu?” diye sordu şaşkınlıkla.

“Hayır, parlamıyor,” dedim sırıtmaya devam ederek. “Neden öyle bakıyorsun?” Yüzündeki şaşkınlık sırıtmalarıma son verince tekrar Pars’a baktım. “Hayır, bu saçmalık.” Hızlıca ayağa kalkıp evdekilere bir şey demeden kapının önüne çıktım. Hava çoktan kararmıştı. Karanlığın pençesinde bir geceyi daha ağırlıyorduk belirsizliklerle. Karşılaştığım saçmalığın benim için hiçbir anlamı yoktu. Bu büyük yalanın ardında neler gizliydi, anlayamıyordum.

Ernam, şaşkınlıkla yanıma geldi. “Aileye senin adına da minnettarlığını ilettim Ares.” Durgunlukla karşıya doğru bakıyordum. Verecek bir cevabım yoktu. “Karanlık gerçekleri duyurmuş olabilir.” Öfkeyle gözlerine bakıp sözlerine devam etmesini bekliyordum. “İçerideki kadın...”

“Ne!” dedim öfkeyle. “Sen de buna inandın öyle mi?” Parmaklarımı saçlarımın arasına alıp geriye doğru sıkıyordum. “Böyle bir şey mümkün değil, ne yapmaya çalıştığını bilmiyorum ama kesinlikle tüm bunlar birer düzmeceden ibaret.”

“Ya gerçekten olanları hatırlamıyorsan?” diye sordu Ernam. “Köleyken âşık olduğun birinden çocuğun olduysa? Daha gündüz anne ve babanın isimlerini unutmuştun.”

“Hayır hayır... Hayır. Ben köleyken kerpiç taşımaktan başka bir şeyle meşgul olmadım. Aşk nedir bilmezdim, ta ki Desina’yı görene dek. Böyle bir şey mümkün değil. Üstelik... Ben o kadını tanımıyorum, o da beni tanısaydı gizlemezdi, değil mi?” Cevap vermedi. “Değil mi... Yani bence böyle. Kesin gizlemezdi, belli ederdi.”

“Ya gizlemesi gerekiyorsa? Anlatamıyor da olabilir belki ya da senden mi bekledi?”

-Karanlık ruhlardan biri unutmaya başlarsa... Kendi ismine kadar bu böylece devam eder...

Öfkeyle gözlerimi yumdum.

-Karanlık için vadetmek, her şeyi göze almak demektir. Gerekirse tüm kent bunun için yok edilir.

.

.

.

.

Bölüm sonu

1 yorum