
...
Düşünceler tam bir saattir zihnimi bulandırmaya devam ediyordu. Desina çoktan uykuya dalmıştı ve yüzümden gitmeyen gerginlikle onu izliyordum. Siyah, uzun sıralı kirpiklerinin arasına karıştım. Daha sonra hilâl şeklinde olan kaşları, ince yüz hatları ve kalın, gül kurusu dudakları dikkatimi dağıttı.
“Bazen bana ait değilmişsin gibi hissediyorum,” diye kelimeler dudaklarımın arasından acıyla sızıp kalbimi deldi. “Bunu hissetmek çok acı veriyor. Tamam, aranızdaki mühür belki zorunlukla gerçekleşti ama hissettiklerimiz bazen elimizde değildir. O adama olan öfkem gibi... Ya da şu an karanlığın bana hissettirdiği duygular gibi...” Derin nefes verip parmaklarımı birbirine kenetleyerek sandalyemden öne doğru eğildim. “Ama bana ait olmama hissini ortadan kaldıracağıma emin olabilirsin.”
-Bunu nasıl yapacaksın? Hangi taraf olarak? Karanlık mı, aydınlık mı?
Kaşlarım çatıldı. “Bu nasıl bir soru şimdi?”
-Karanlık için Kral Tansar’ı öldürmen senin işine gelir. Eğer Astantra Krallığı’nın veliahttı olarak öldürürsen bizim işimize gelir.
“Sen ne saçmalıyorsun?” dedim gözlerimi yumarak. “Karanlık için öldürmem neden benim işime yarasın?” Bir süre bekledim ama sorumun karşılığını alamadım. “Neden cevap vermiyorsun? Aklımı kaçırmam hoşunuza gidiyor değil mi? Kahretsin!” Öfkeyle ayağa kalktım. Odanın içerisinde karanlık ruhun söylediklerini düşünmeye devam ederek git gel yapıyordum.
Eğer, kan bağından olan birini öldürmek kurt nişanesini kaybetmemizi sağlıyorsa... Büyücüler Tapınağı’nda Tansar neden bana meydan okumuştu? Ama... Kendisi geri çekilmişti, askerlerine beni öldürtmeye çalışarak tacı almak istemişti. Tekrar sandalyeme oturup elim çeneme gidince sonu olmayan karmaşık düşüncelerde buldum kendimi. En anlamsız nokta ise Tansar tacı almak istemişti fakat beni karanlık taraf korumuştu.
Ama neden beni korumuşlardı?
Odaya aniden giren Rina yüzünden tüm dikkatim dağıldı. Yanıma yaklaşınca belimi sandalyeye dayayıp yüzüne bakmamak için gözlerimi aşağıya kaçırdım. Yine aynı şey oluyordu. Kalbim onun için attığını hissettiriyordu. “Bir şey mi oldu?”
“Sarayın çevresinde olan tüm yusufçuklar temizlendi. Bunu söylemek için gelmiştim.”
Hızlıca ayağa kalktım. “Bu nasıl oldu?”
“Bizimle gelen Roya, bu konuyla bizzat ilgilendi,” dedi ve göz ucuyla Desina’ya baktı. “Peki o nasıl oldu? Umarım iyidir.”
“Biraz daha iyi,” dedim tekrar yüzüne bakmayı reddederek.
“Sen iyi misin? İyi görünmüyorsun.”
Zor yutkundum. “İyiyim ben Rina.”
“Yüzüme neden bakmıyorsun Ares?”
Bir şeyler sezmemesi için gözlerine odaklandım ama yüzündeki her bir nokta bana hoş görünüyordu, bu yüzden bakışlarımı kontrol edemiyordum. “Aslında biraz yorgunum, kendimi pek iyi hissetmiyorum. Durgunluğum bundandır.”
Yanıma iyice yaklaşıp kolumu kavradı. “Çünkü bir şeyler yemelisin. Herkes seni bekliyor.” Şaşkındım. Yüzüne dalıp gittiğimi fark edince kolumu çekiştirmeye başladı. Desina’nın yanından ayrılır ayrılmaz beni sürüklediği alana doğru ilerliyorduk ama ben hâlâ gözlerimi üzerinden çekemiyordum. Bu şekilde ona karşı olan duygularım baskın gelmeye devam ederse karanlığın oyununa yenik düşecektim. Rina’nın bir an önce saraydan gitmesi gerekiyordu.
Hem de hemen.
Geniş koridor sonucu iki yana açılan kapı eşliğinde nöbetçileri ardımızda bırakıp yemek salonuna geçiş yaptık. Yemek için herkes buradaydı, beni epey zaman beklediklerini fark edince Rina baş sandalyeye oturmam için işarette bulundu. Yüzüne istemeden de olsa gülümsedim çünkü çekingen gözleri hoşuma gidiyordu. Söylediği yere geçtim ama hâlâ gözlerim üzerindeydi. Kimseyi önemsemiyordum.
“Nihayet gelebildin Ares,” dedi Bay Tresya. “Nasıl oldu peki?”
“Kim?” dedim Rina’ya bakarken. Gözlerimi Bay Tresya’ya çevirdim. “Kim efendim?”
“Kim olacak, Desina.”
Ortamın sessizliğinde gözlerim Ernam’a kaydı. Çatık kaşlarıyla neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Rina ile aramda olan samimiyetin farkındalardı ve bunu benden beklemiyorlardı. Tüm bunların aniden geliştiğinin farkına vardıklarında şaşkın bakışlarını görmezden gelmek istedim.
Daha ben bu cevaba varamamıştım ki, onlar anlasın...
“Gözlerini araladı, şimdi daha iyi ama...” dedim umutsuzca.
“Felçli kalmasından bahsediyorsan, bu konuda şifacıya güvenebilirsin. Şifacı seni yönlendirecektir Ares. Karışımda baldıran otu var. Bunun panzehri için ne gerekiyorsa bizi haberdar etmesi yakındır,” dedi ve önümüzde bizleri bekleyen yemekleri işaret etti. “Hadi artık daha fazla beklemeyelim.”
Masada bulunan yiyeceklerle ilgilenecek pek bir keyfim yoktu. Gözlerim dalgın şekilde önümde duran kadeh bardağında sabitlenmişti ve aklım şifacının bana ileteceği listedeydi. Panzehir için isteklerinin zor olacağını tahmin edebiliyordum bu yüzden zihnim boşluğa bırakılmıştı. Gözlerim sağıma kaydı aniden. Rina, servis tabağına aldığı kırmızı eti parçalara bölmekle meşguldü. Çatalına batırdığı her bir lokmada nefes alışverişlerinin tedirginliğini bana da yansıtıyordu. Ağzına attığı lokmaları dişlerinin arasında parçalayamayıp zorla yutuyordu sanki. Önümde duran kristalden yapılma sürahiden içmesi için bardağına su doldurduğumda gülümseyerek gözlerime baktı. Minnettarlığını belli etmek amacıyla kafasını hafifçe aşağıya eğip sudan birkaç yudum aldı.
Sol tarafımda oturan Ernam, “Sen neden yemiyorsun?” diye fısıltıyla sordu. “Saçmalama da artık bir şeyler ye, güç toplamalısın. Şifacı bize liste verecek, bazıları elinde olmayabilir.”
“Aç değilim. Ayrıca Desina için ne gerekiyorsa zaten yapacağım.”
“Gözlerin öyle söylemiyor ama...” diye Rina’yı kastetti. “Sana ne oluyor böyle, yoksa aklını mı karıştırdı? Eğer böyle bir şey varsa bunu önceden düşünmeliydin. Desina’yı yüz üstü bırakamazsın. Sana buraya gelmeden önce söylemiştim iyi düşün diye. Rina’yı kestirip atma demiştim. Şimdi Desina bir adım yakınındayken sakın bunu yapma ona, sakın.”
Cevap vermedim, sessizce yemeklerini tamamlamalarını bekliyordum. Bir yandan Rina yemem için servis tabağıma azar azar dolduruyordu yemeklerden. Birbirimize olan ilgimiz yüzünden masadaki şaşkın gözlerin odağı hâline gelmiştim. Samimi hâllerimiz herkesin merakını uyandırıyordu, tabii Asa’nın da. Bardağından birkaç yudum su alıp merakla gözlerini bize odaklandı. “Rina ve sen,” dedi gülümseyerek. “Nasıl tanıştınız?” Ani sorusu karşısında afalladım.
“Büyücüler Tapınağı’nda. Aslında pek tanışıyor da sayılmayız.”
“Hiç de öyle görünmüyorsunuz. Mazide bırakılmış ama tozlu raftan tekrar indirilmek istenilen eski kitaplar gibisiniz,” dedi imada bulunarak. Görünüşümüzü gerçekten doğru tanımlamıştı aslında. “Bu kitapların gözleri konuşuyor ama dillenemiyorlar sanki. Dillendiklerinde aleve sarılacak bir orman gibi tutuşacaklar.”
Sırıttım. “Güzel hikâye. Bir an Zuri’ye olan aşkını tazelemeye çalışıyorsun gibi hissettim. Ama ben hislerimde pek yanılmam.” Gözlerimi Zuri’ye çevirdim. “Müstakbel eşinin bu yönlerini keşfetmiş miydin? Çok romantik bir adama benziyor. Şanslısın.”
“En son beni izdivaca ikna ederken bu tür konuşmalarda bulunmuştu ama sonra eski Asa’dan eser kalmadı. Teklifine onay alınca odunlaşan erkeklerden biri oldu.” Öfkesini dindirmek için su yudumladı.
Asa konuyu kendisine çevirmemden dolayı zor yutkundu. “Herkesin içinde bana odun dediğine inanamıyorum sevgilim. Senin o gülüşün için her şeyi yapabileceğimi ve seni mutlu etmek için çok çalıştığımı biliyorsun. Daha yeni zümrütten yapılma yüzüğü parmağına taktığımı ne çabuk unuttun?”
Rina, gözlerini Asa’ya odakladığında kaşlarım çatıldı. Aynı şekilde çekingenlikle Rina’ya bakan Asa ise bana yeniden hislerimin doğruluk payını hatırlatınca dudağımın tek tarafı kıvrıldı. Mutlulukla gözlerimi servis tabağıma çevirip yemeklerin tadına bakmak için çatalımı elime aldım. İştahım bir anda açılınca bu akşam yemeklerin tadı damağıma daha lezzetli geliyordu. Her bir lokmanın tadını çıkarıp bu gecenin devamı için heyecanlanmamam elimde değildi.
Çünkü Rina ile beni unutulmaz bir gece bekleyecekti.
...
Herkes yemeklerini bitirip salondan ayrılmışlardı. Düşünceli şekilde koridorda ilerliyordum. Uzun ve bitmeyecekmiş gibi görünen koridorda Rina’nın kapısının önünde duraksadım. Gözlerim kapı kulpuna gidip geldiğinde açmamak için kendimi zor tutuyordum. Ama açmamak için bir bahaneyi de kabul etmek istemiyordum şu dakikalar. Bu gece onun odasında olmak istiyordum.
Bana neler olduğunu öğrenmek zorundayım...
Sakince kapıyı tıklattım. İçeriden onay alamayınca kapının kulpunu indirecekken Rina yanıma geldi. Aslında odada değilmiş, izinsiz girecekken yakalanmış oldum. Gerginleştiğim için birkaç adım geri atıp kapıdan uzaklaştım.
“Beni mi arıyordun?” dedi şaşkınlıkla. Elinde bulunan kandil yüzüne dokunurken iyice yanıma yaklaştı. “Bu aralar fazla karşılaşır olduk sanki? Ama bu hoşuma gidiyor yalan söyleyemem. Yani şikayetçi değilim.”
“Neredeydin?” dedim hesap sorar gibi. “Odama gidiyorum demiştin ama sen hâlâ koridorda dolanıyorsun.”
“Avludaydım, nefes almaya ihtiyacım vardı.” Oda kapısını araladığım gibi kolunu avuçlayıp zorla içeriye sürükledim. Ardımdan kapıyı kapatınca korkuyla gözlerime bakıyordu. “Neler oluyor Ares. Beni endişelendiriyorsun.”
“Konuyu uzatmak istemiyorum,” dedim bıkkınlıkla. “Bana ne yaptın?” Sakin kalmaya çalışarak elindeki kandili yatağının yanında bulunan masaya yerleştirdi. Mumun talazlanmalarına dahi şaşırmaması aklımı kurcalıyordu. Benim karanlık ruh taşıdığımı sadece o bilmiyordu ya da ben böyle olduğunu sanıyordum. “Rina? Artık cevap ver. Beni daha fazla zorlama, gerçekten sonuçları hiç iyi olmaz. Aklımdan şu an neler geçtiğini bir bilsen...”
Ne? Hayır saçmalama... Yenik düşemezsin.
Sakince yüzünü bana çevirdi. “Beni ne ile suçladığını bilmiyorum. Farkında mısın, bana zorbalık ediyorsun? Ama neden?”
“Seni hangi konuda suçladığımı biliyorsun. Sen de farkındaysan sakinliğimi korumaya çalışıyorum ama bu uzun sürecek gibi değil,” dedim ve birkaç adım daha yaklaştım. Gözlerinde yatan öz güveni beni deli ediyordu. “Hadi... Bekliyorum. Anlatmaya nereden başlamak istersin?”
“Sana bir anda ne oldu böyle Ares? Gerçekten anlayamıyorum, ne duymak istiyorsun?” dedi kollarını iki yana açarak. “Söylesene, ne duymak istiyorsun?”
“Beni öptüğünden bu yana garip şeyler oluyor. Zihnimde ve kalbimde yer edindin. Bunu nasıl başardın bilmiyorum ama... Sana istemsizce duygularım oluştu. Ama beni zayıf biri sanıyorsun, bu oyunlara gelmem ben!” Öfkeyle nefes veriyordum. “Anladın mı beni? Senin oyunlarına gelmem!”
“Aşk da böyle bir şey değil midir zaten?” dedi gözlerini kısarak. Bir yandan ona karşı olan duygularımı açık etmem hoşuna gitmişti. “Büyücüler Tapınağı’nda aynı şeyi sen de bana yaşatmıştın.”
Gülümsedim. “Benim sana olan duygularım yapmacık Rina. Bunlar gerçek değil. Bana her ne yaptıysan bunu ortaya çıkaracağımı biliyorsun. Daha fazla uzatma da açıkla şunu.”
“Ben bir şey yapmadım.” Sessizce bakıyordum gözlerine. “Yapmadım diyorum sana. Ben sadece sana âşık oldum, hepsi bu.”
Aniden kolunu avucumun arasına alıp kendime çekiştirdim. “Bana yalan söylüyorsun.” Gözlerindeki endişeyi hissettim. “Eğer duygularında samimiysen... Gerçekten bana âşık olduğun konusunda samimiysen...”
“Samimiysem?” dedi tek kaşını kaldırarak. “Evet?”
“Bu gece unutamayacağın anılarımız olabilir,” dediğimde göz bebeklerim irislerimi kuşattı. Gözlerim karanlığa gömülmüştü. “Benim olmanı istiyorum ya da emrediyorum... Her neyse... Ne anlamak istiyorsan anlayabilirsin.”
Korkudan kolunu kendine doğru çekip birkaç adım geri çekildi. “Ne?” dedi şaşkınlıkla. “Sen aklını mı kaçırdın!”
“Hayır aksine... Diğer yüzümü de görmeni istiyorum. Ben buyum Rina, ne yapacaklarımı tahmin dahi etmek istemezsin. Madem beni istiyorsun sonuçlarına da katlanırsın.”
Gözleri buğulandı. “Ben Desina’nın yürüyebilmesine yardımcı oldum ama sen bana olan duygularına hâkim olamadığın için acısını çıkarmaya çalışıyorsun, beni bu şekilde tehdit etmeye çalışıyorsun.”
“Konuyu çarpıtıyorsun, işi duygusallığa bağlayarak kurtulamazsın. Bana olan duyguların sahte, bana oyun oynuyorsun!” dedim öfkeyle.
“Hayır, sana olan duygularım gerçek. Neden bana inanmıyorsun, neden bu acıyı bana tekrar tekrar yaşatıyorsun?”
“Tamam o zaman, madem benim de sana karşı olan duygularım var, aramızda hiçbir engel kalmadı. Benim ol Rina? Benim ol...”
Zor yutkundu. “Olmaz... Çünkü... Aslında ben seni sonsuza kadar istiyorum ama şu an zamanı değil. Kahretsin, zamanlaman çok saçma! Öyleyse...”
“Öyleyse? Aslında daha fazla beklememize gerek de yok, bence tam zamanı.” Tekrar üzerine doğru yürürken aniden kapı açıldı. Şaşkınlıkla odaya giren muhafızlardan gözlerimi alamayınca Rina koşturarak yanlarına gitti. “Bana-” dedi nefes nefese kalarak. “Bana zorla sahip olmaya kalkıştı.”
Bu saçmalık...
Muhafızlar hayretle yüzüme baktılar. “Emin misiniz? Ares, Bay Tresya’nın sağ kolu sayılır.”
“Zorla odama daldı, kolumdan kavrayıp sürükledi. Neden hâlâ bana inanmıyorsunuz! Yakalayın şunu! Bana sahip olmak istediğini kendi ağzı ile söyledi!” dedi öfkeyle.
“Sakın bana dokunmayı aklınızdan dahi geçirmeyin,” dedim net bir dille. Adımlarımı yaklaştırdıkça Rina’nın gözlerindeki tedirginliğini hissedebiliyordum. “Güzel oyundu.”
“Ne oyunu!”
“Dudaklarına hangi karışımı sürüp beni öptüysen... Bu nedenle sana duygularım oluştu ama çok sahteydi.” Muhafızlara, “O bir casus. Onu zindana kapatın, bu bir emirdir,” dedim sakinlikle. “Ayrıca Asa’ya da söyleyin, bir daha sizi başka bahaneyle peşime takmasın.”
“Affedin efendim. Odanın boş olduğunu ve bir ses duyduğunu söyleyince panikle buraya geldik.”
Kaşlarım çatıldı. “Son olsun.”
“Sen...” dedi Rina kelimeleri yutarak. “Nasıl anladın...” Muhafızlar emirlerimi dinlemek üzere kollarını kavradıkları gibi odadan dışarıya çıkarıp zorla zindana doğru yürütüyorlardı. Gözden kaybolana kadar koridorda bekliyordum ve bana seslenmeye devam ediyordu. “Ares! Her şeyi açıklayabilirim, sana olan duygularımda samimiydim, yemin ederim! Lütfen beni dinle! Ares!”
Saçma... Davranışları çok saçma... Ama şimdi gerçek oyun sahibini Rina zindandayken anlayabilirim. Çok amatörler.
Sakinleşmek için gözlerimi yumup birkaç saniye bu şekilde bekliyordum. Avuçlarımın arasında sıkışan parmaklarımı yavaşça serbest bırakmayı denedim, ardından derin bir nefes verip gözlerimi araladım. İrislerimi terk eden karanlığın öfkesinden kurtulunca adımlarımı şifacının odasına doğru hızlandırdım. Desina için uygulayacağımız şifa karışımının listesini görmeyi çok istiyordum çünkü, onun bir an önce iyi olabilmesi için elimden gelenin fazlasını yapmalıydım.
Şifacının kapısını tıklatınca Gir demesiyle araladım. “Ben de senin gelmeni isteyecektim Ares.”
“Gecenin bir yarısı sizi rahatsız ediyorum ama merakımı maruz görün.” Masasının karşısına geçtiğimde önünde duran liste beni epeyce meraklandırmıştı. Sandalyesinden kalkıp yanıma yaklaşan şifacı ile göz göze geldim. “Umarım bulamayacağım bir şey yoktur.”
“İşte liste,” dedi bana doğru uzatarak. Gözlerim harflerde dolanırken söyleyeceklerine devam ediyordu. “Baldıran otu, oluşturdukları karışımın ana noktası. Bu yüzden onun etkilerini sonlandırmak üzere çalışmalar yaptım. Bulduğumuz ham maddeler içerisinde sadece tek şey elimizde yok.”
“Evet,” dedim tekrar gözlerine bakarak. “İşaretlemişsiniz.”
“Maalesef... Uzun boylu, beyaz Yetilerden yıldız şurubu alman gerekiyor. Bu çok zor bir istek farkındayım. Su Elislerinden de yardım istemelisin.”
“Ben bunu tek halledebilirim. Siz sadece tam olarak yerini söyleyin.”
“Buzul Vadisi; Su Elislerinin kuzeyinde, Ges ovasını aştığında karşılaşabileceğin tek vadidir. Yetiler orada yaşamlarını sürdürürler. Eğer yaşam alanlarına giriş yaptığını fark ederlerse doğal olarak seni öldürmeden bırakmazlar,” dedi uyarıcı sesle. Yalnız gitmemin hata olabileceğini söylemeye çalışıyordu.
“Her şey için minnettarım. İstediğinizi almış şekilde geleceğimden emin olabilirsiniz.” Kafamı hafifçe aşağıya eğip listeyi ellerine tutuşturdum. Kapıya doğru yürüdüğümde görevimin zor olduğunu bir kez daha hissetmiştim şifacının yanından ayrılırken. Ayaklarımın altından akıp giden yansımamdaki huzursuzluğu görebiliyordum çünkü bu görevde başarısız olursam Desina asla yürüyemeyecekti. Bu olasılık beni zorlu süreçlere çekiyordu ve karanlığın diğer pençesinde Rina ile uğraşmak zorunda kalmıştım.
“Ares!” diye seslenen Ernam yanıma yaklaştı. Gözlerindeki korkuyu ve endişeyi bana da yansıtınca kalbimin hızlandığını hissettim. “Sen...”
“Ben ne?” Sessizce bir süre bekleyip parmaklarını saçlarının arasına alarak geriye doğru öfkeyle taradı. “Artık neler olduğunu anlatacak mısın?”
“Rina’yı neden zindana kapattığını anlatmanı bekliyorum ama bunu yapma sebebin her neyse... Su Elislerini birbirine katmanı da geçtim, Rina’nın babası buraya geliyor Ares," dedi endişeyle.
“Gelsin,” dedim rahatlıkla. “Bunun ne önemi var? Ayrıca babasının nasıl haberi oldu? Hem de bu kadar kısa zamanda...”
“Babasının olanlardan zaten haberi yok. Sadece Rina’nın, Bay Tresya’ya ulaştırdığı kutunun içerisindeki notta en kısa zamanda sizinle görüşmek için geleceğini ve beraberinde birçok önemli konulara değineceğini yazmış.”
Bıkkınlıkla derin bir nefes verdim. “Kısa kes artık. Sen kimden korkuyorsun bu kadar? Kimmiş bu babası?”
“Bay Janıs...” dedi zorlukla. Şaşkınlıkla gözlerim irice açıldı. “Babası Büyücüler Tapınağı’nın zaten eğitmeniymiş Ares ve biz bunu yeni öğreniyoruz.”
Kahretsin... Neden babası olduğunu sakladı?
-Her şeyin sebebi sensin. Rina’ya olan duygularını baskılamak için casus damgasına başvurdun.
“Ne baskılaması!” diye aniden sesim yükselince tüm koridorda yankılandı. “Lanet olası çeneni kapat!”
“Umarım bana dememişsindir. Tamam bana demedin ama sakin ol biraz.” Ernam endişeyle ne yapacağını şaşırırken sesler duyduğumu anlamıştı. “Neden bu şekilde Rina’ya davrandın bilmiyorum ama, kesinlikle sebepsiz yere yapmadığına eminim. Şimdi sakin olalım ve neler yapacağımızı kararlaştıralım.”
“Benim düşünecek vaktim yok Ernam. Yarın sabah güneş doğmadan yollara düşüp Desina için Buzul Vadisi’ne gitmem gerekiyor. Şayet ben geldiğimde zaten Bay Janıs olanları öğrenmiş olursa ki, kızı zaten onu zorla elde etmeye kalkıştığıma kadar anlatacaktır.”
“Ne!” diye bağırdı aniden. “Sen ne söylediğinin farkında mısın? Ona nasıl zorla dokunmak istersin!”
“Sadece gizleneni ortaya çıkarmak için yaptığım bir oyundu. Rina iyi biri değil Ernam... O-” diyecekken konuşmamızı bölen muhafız, “Bay Tresya odasında sizi bekliyor,” dedi.
Öğrenemediği için çaresizce gözlerime bakıyordu ama gitmek zorundaydım. Bay Tresya’nın odasına doğru yürüyorduk. Önümüzde ilerleyen muhafızı takipteydik ve beni hangi konu için çağırdığını merak ediyordum. Rina konusunu hangi açıdan anlatmam gerekiyorsa, bu kesinlikle kolay olmayacaktı çünkü elimde kanıtım yoktu. Sadece bana güvenmesini ümit ediyordum. Maalesef gözlerinde bulunduğum konum midemi bulandırıyordu, bu ben değildim. Kimliğimin dışına çıktığım noktadan beri yapabileceklerimden korkuyordum. Bu aklımda oluşturduğum planlar dahilinde mi gelişmişti yoksa karanlık ruhumun beni yönlendirmesiyle mi, bilemiyordum. Ama tek bir gerçek vardı ki... Büyük bir oyunun içerisinde kukla olarak oynatılmamızdı. Su Elisleri sadece lanetten kurtulduklarını sanmış ve perde arkasında gizlenenleri fark edememiş iyilik perileriydi. Bu perde arkasındakileri ortaya çıkarmak isterken adımı lekelemek, isteyeceğim en son şey dahi olamazdı. Ama maalesef şu an bu konumdaydım...
.
.
.
.