
9. BÖLÜM
BUZUL VADİSİ
•
∞ Hayatın gözyaşları vardı sebepsizce sandığımız. Ama her şeyin bir nedeni vardı ardından yandığımız.
•
Gökyüzünde beliren yıldızların geceye olan ağırlığı yeryüzüne yansımakla meşguldü. Karanlığın sesi bir kez daha yağan yağmura eşlik ediyordu ve duygularımıza vurulan prangalardan daha da can alıcıydı. Sarayın karşı balkonundan avluya doğru sızan yağmur damlalarına dalıp gitmiştim. Aslında huzur işlemeliydi, tam tersi bedenimi rahatsız ediyordu. Bir yanım sudan nefret ediyordu, diğer yanım Ernam’ın söylediklerine takılı kalmıştı. Benim asıl nişanem Astantra Krallığı’na ait olan kurt nişanesiydi. Üstelik bu nişane sadece ve sadece Tansar’ın kolunda bulunuyordu. Onunla kan bağımızın oluşu, sessizde bekleyen kıyametin var olduğunun kanıtıydı.
Gömleğimin kolunu aralayıp nişaneme dalgınlıkla göz geçirdim. Kanlı kılıç nişanesi tüm kuralları rayından çıkarıp beni farklı yola saptırmıştı. Bu yol tüm düzeni değiştirmek istese de ben önüne engelleri sermek için direniyordum.
Ama bir düzeni daha bozmak için önüme sorunlar çıkarmıştı. Desina ve Astantra Krallığı arasında seçim yapmamı istiyordu.
Aslında seçim çoktan yapılmıştı. En başında yapılmıştı.
-Astantra Krallığı zaten sana ait değil Ares. Seçim yapman zor olmamalı. Desina ise, geçici bir heves. Tek yolun karanlık.
“Seçim yapmam zor değil, ben zaten seçimimi yaptım. Heves olduğunu da nereden çıkardın?” Öfkeyle derin bir nefes verdim. “Şu işe bak! Seninle sürekli muhabbet eder oldum. Lanet sesini kesmek için her şeyi yapmak istiyorum!”
-Heves olduğunu sen de biliyorsun. Rina’yı öptüğünde kalbin bana duygularını açık etmişti.
“Ne? Sen ne saçmalıyorsun?” dedim öfkeyle. Ardımda işittiğim ayak sesleri yüzünden susmak zorunda hissettim kendimi. Yanıma yaklaşmasını bekliyordum.
“Burada ne yapıyorsun?” diye Rina sorunca gözlerimi yumdum. Yavaşça gözlerine baktığımda ise karanlık ruhun hissetmiş olduğu duygularım aklımdan çıkmıyordu. “Bir şey mi oldu? Umarım son söylediklerim için benden nefret etmiyorsundur.”
Kaşlarım çatıldı. “Son söylediklerin? Hatırlayamadım.”
Gerçekten ne söylemişti...
“Her neyse... Boş verelim. Burası cidden çok soğuk, içeriye geçsen iyi olur,” dedi endişeyle.
“Birazdan geçerim.”
“Pekâlâ,” dedi ve kolumu nazikçe okşadı. “İyi geceler.”
“Sana da.”
Sarayın avlusuna bakan balkondan içeriye geçiş sağladığında belli etmeden peşinden ilerlemeye karar vermiştim. Koridorda sakince yürüyordu ve duvarlarda bulunan, altın çerçeveli tablolara bakmadan da edemiyordu. Tablolarda Su Elislerine ait ressamın muhakeme yeteneğine sahip olduğu birçok ırkların portreleri bulunuyordu. Gözlerim, Gornasno Cadıları ile ilgili karakalem çalışmasına takılı kalınca Rina’yı gözden kaçırdığımı fark ettim. İki ayrı yola çıkan koridora baktım ama tekrar onu göremeyince bizlere kalmamız için verilen odaların bulunduğu koridora giriş sağladım. Rina’ya ait olan odanın önünde duraksayıp sakince kapıya kulağımı yaslamak istemiştim çünkü anlaşılmayacak kadar olan fısıltılar kulağıma uğramıştı.
“Ne yapacağımı bilmiyorum...” dediğini anlayabildim sadece. “Ne yapacağımı bilmiyorum.”
Bu da ne? Aniden içeriye girsem mi? Ne!
Aklıma gelen saçma düşünce yüzünden kafamı hayretle sallayıp ileriye doğru yürüme kararı vermişken odadan tekrar ses uğradı kulaklarıma. Bu defa hiç düşünmeden kapıyı hızlıca araladım. Rina’yı yerde görünce yanına koşuşturdum ve kollarından kavradığım gibi ayağa kaldırdım.
“Ares... İyi ki geldin...” dedi buğulu gözlerle.
“Neler oldu burada?” Yerde kırılan cam parçalarına bakıp endişelendim. Birkaç damla kan da görünce gözlerim eline çarptı. “Elin kanıyor. Ben hemen geliyorum, sen otur şuraya.” Hızla kapının ardına çıktığım gibi koridorun ilerisinde olan şifa odasına giriş sağladım. Raflara bir süre bakınıp sargı bezini bulduğum an hiç düşünmeden aldım. Gözlerim baygın şekilde uyuyan Desina’ya kayınca, karanlığın duyurduğu sözler suçluluk duygumu harladı ve beni üzgün hissettirdi. Çekingenlikle yanından ayrılıp tekrar Rina’nın odasına giriş sağladım. Çoktan yatağına oturmuş beni bekliyordu. Elini avuçlarımın arasına alıp sargı bezini sıkıca kanayan bölgeye sarıyordum. “Umarım, canın yanmıyordur.”
“Hayır,” dedi buğulu gözlerle. “Yanımda olduğun için hiçbir şey hissetmiyorum.”
Göz ucuyla baktım. “Bunu nasıl başardın? Bu camlarla ne işin oldu?”
“Aslında biraz su almak için bardağı elime aldım ama pencerede bir gölge görünce korkudan dengem kayboldu ve yere düştüm.”
“Neye benziyordu?” diye ayağa kalkıp pencereye yaklaştım. Zifiri karanlıkta bir şey göremedim. “Rüzgâr şiddetlendi, bu yüzden olabilir mi?”
Yanıma yaklaşınca aniden sarılıp ellerini sırtımda bağladı. “Neye benziyordu bilmiyorum ama çok korktum. Sanırım, Büyücüler Tapınağı dışında ilk defa yabancı bir yerde sabahlayacağım.”
Aynı şekilde Desina ile Astantra Krallığı’nda olan yaşadıklarım zihnimde belirmişti. Rina gibi aniden oda sarılmıştı ve göğsümde yaşlar döküyordu. Şaşkınlıkla kafamı silkeleyip geri adım attım. “Korkulacak hiçbir şey yok. Dediğim gibi çok rüzgâr var ve sana öyle gelmiş olabilir. Şimdi güzel bir gece geçir ve dinlenmene bak olur mu?” Kapıya doğru adım atmaya karar vermiştim ama kolumu sımsıkı kavrayıp beni kendine çekti. Yüzüme yakınlaştırdığı gözleriyle ne yapmaya çalıştığının farkındaydım. “İkinci kez buna izin vermeyeceğimi biliyorsun. Lütfen, iyi niyetimi sakın kullanmaya kalkma.”
“Sen beni yanlış anladın,” dediğinde gözümün kenarına yapışan saç telimi parmaklarının arasına aldı. “Bunu almak istemiştim.”
“Şey...”
Gülümsedi. “Hayır. Bir açıklama yapmana gerek yok. Ben senin iyi biri olduğunu biliyorum ama kesinlikle bunu kullanmıyorum. Sadece bunu bilmeni isterim.”
“Yarın,” dedim aklımdakileri söylemeye çalışarak. “Yarın, istersen seni...” Bir süre sessizce gözlerime bakmayı tercih etti. Ne söylemeye çalıştığımı anlamıştı, bu yüzden gözleri ile çaresizliğini belirtiyordu. “Bak... Rina. Biliyorum, tüm bu olanlar aniden gelişti ve senin için başka ne yapacağımı bilmiyorum. Bu yüzden-”
“Gitme vaktim geldi. Ne söylemeye çalıştığının farkındayım ve bu konuda çok haklısın.”
“At arabası yarın sana eşlik eder. Ya da istersen...”
“Hayır,” dedi elimi avuçlarının arasına alarak. “Sen Desina’nın yanında kalmalısın. Ben bir şekilde yarın buradan gitmiş olurum.”
“Seni tanımak güzeldi.”
“Sana âşık olmak güzeldi... Ve tabii seni öpmek,” dediğinde kafamı hafifçe aşağıya eğip utandığım için kapının ardına çıktım. Adımlarımı şifa odasına hızlandırdım ve Desina’nın yanında bulunan sandalyeye oturdum.
“Neden Desina ile yaşadıklarımı, Rina ile yaşadığımı hissediyorum? Ne bu saçma duygular anlayamıyorum. Ne bu?”
-Gökkuşağının renklerine kanmayı bırak. Onlar aslında yoktur.
Öfkeyle Desina’nın elini sıkıca tutup başımı duvara yasladım. Sesleri duymamak için gözlerimi yumdum çünkü duygularımı kendi avuçlarına almak için uğraşıyordu. Yani karanlık ruhum duygularımı da yönetmek istiyordu.
Amacı daha da derinleşmişti.
-Gökkuşağının renkleri aslında yoktur.
“Renkler her zaman vardır. Bunu karanlık taraf asla anlayamaz.”
-Renkler aslında yoktur.
-Renkler aslında yoktur.
-Hepsi birer göz yanılmasından ibarettir.
-Aşk yoktur.
Karanlık ruh, daha baskıcı olmaya başlamıştı. Amaçları ortadayken duygularımın değişimini görmekten endişe duyuyordum. Duygular kolay değişebilir miydi? Dediği gibi aslında aşk yok muydu? Desina’da hissettiğim duyguları Rina’da hissetmem değişimin bir parçasıysa eğer, ben âşık olduğumu sanıp bu karanlık ruhun hengamesinden kaçacak bir kalp mi aramıştım? Ya da kadın...
Neler oluyordu bana böyle?
Duyduğum sesleri ve karmaşık, sonuca varamadığım duyguları ardımda bırakmak için avuçlarımın arasında olan narin elleriyle uykuya dalmak üzereydim...
Zaten de uyumak zorundaydım.
Çünkü bu ses çekilmez boyuttaydı. Her zamanki gibi...
...
Kapının aralanmasıyla derin uykudan uyandırıldım. Pencereden sızan gün ışığı odayı aydınlatırken Desina için karışım hazırlayan şifacıya, “Nasıl olduğunu merak ediyorum, bana güzel haberler verecek misiniz?” diye sordum.
“Tekrar kan kustu mu?”
“Hayır, tekrar olmadı.”
Elindeki şişeyi Desina’nın dudaklarına götürüp karışımı içmesini sağladı. Gözlerini bana çevirince, “O zaman iyileşiyor demektir. Kan kusmaya devam etseydi onu ilk gün kaybedebilirdik. Yani Desina iyi merak etme,” dedi mutlulukla.
Gülümsedim. “Minnettarım. Bu haber beni nasıl mutlu etti size anlatamam.”
“Beni de ama felç konusunda henüz bir şey elde edemedim. Bu konunun üzerine tüm geçmiş, eski kitaplarımı ortaya dökmüş bulunuyorum. Umarım istediğim sonuca ulaşırım.”
“Umarım,” dedim ve ayağa kalktım. “Benim yapabileceğim bir şey varsa, gerekli olan her şeyi bulmak için elimden ne geliyorsa...”
“Aslında Ernam ile bakıyoruz ama senin de gelmen işleri kolaylaştırabilir.”
“Tamam, birazdan odanızda olacağım.”
Şifacı odadan çıkınca odaya giren erkek hizmetli Desina’nın kıyafetlerini çıkarmak istedi. Temiz kıyafetler ayarlamıştı. Ona dokunacakken sertçe kolunu kavradım. “Cariye bu görevi yaparsa sevinirim. Ona dokunamazsın.”
Çekingenlikle geri adım attı. “Bana vazife verilince hiç bu açıdan düşünemedim, kusuruma bakmayın. Hemen bir cariye gönderiyorum.” Elleri titriyordu.
Düşünememiş... Düşünseydin...
Öfkeli bakışlarımdan dolayı ardına bakmadan odayı terk etti. Korkudan getirmiş olduğu temiz kıyafetleri de yanında götürmüştü. Kapıyı da açık bıraktığı için ani seslerin odaya girmesi kolay olmuştu ve bu seslerin nedenini kavrayamamıştım. Koridora çıkınca her yere koşturan Su Elisleri tehlikeli bir durumun olduğunu hissettiriyordu. “Desina için geldim efendim,” diye yanıma gelen bir cariye erkek hizmetlinin eline verdiği kıyafetleri tekrar getirmişti.
“Sarayda neler oluyor?”
“Yüz binlerce yusufçuk saraya yaklaşıyor efendim. Bu yüzden tüm pencereleri kapatmak ve savunma önlemleri almak için ellerini çabuk tutuyorlar.”
“Tamam, sen Desina’nın yanından sakın ayrılma olur mu? Ona iyi bak.”
“Tabii ki, emredersiniz,” dedi ve hemen odaya girdi.
Yanıma uğrayan Leda, “Yusufçuk istilası var Ares,” dedi telaşla. “Başımıza bela açıldı yine.”
“Hemen neler oluyor bir bakalım.”
Hızla şifa odasından ayrılır ayrılmaz sarayın avlusundan karşı balkona geçiş sağladık. Ufukta görülen sisli görüntü tüm korkularımıza eşlik ediyordu. Bir dağı kaplayacak şekilde kalabalık görünen yusufçukların neden saraya geldiklerini merak ediyordum.
“Herkes saraya girsin! Avluda kimse kalmasın!” diye bağıran Su Elislerinin baş okçusuydu. “Acele edin, yaklaşıyorlar!”
“İnanamıyorum,” dedi Leda. “Bunların derdi ne?”
“Umarım, düşündüğüm şey değildir.”
“Dertleri sen misin?” diye şaşkınlıkla bana baktı. “Su Elisleri lanetten kurtulunca Efrasto Krallığı sana daha mı çok kinlendi?”
Sıkıntıyla nefes verdim. “Bence öyle. Üstelik Büyücüler Tapınağı da artık özgür. Sen karanlık tarafa ait olsaydın, bana kin duymaz mıydın? Senin amaçlarına burnumu soksaydım düşmanım olmaz mıydın?”
“Şey... Bilmem. Yani... Galiba duyardım. Planlarımı bozduğun için her yolu denerdim.”
“İşte, bu yüzden geliyorlar.”
Tekrar gözlerini karşıya çevirdi. “Artık saraya girsek iyi olacak. Yusufçukları net görür hâle geldik.”
Kafamı olumlu anlamda sallayıp Leda ile avludan saraya giriş sağladık. Kapı sıkıca kapandığı an, tüm sarayda gün ışığına dair bir aydınlık kalmamıştı. Kandillerin eşliğiyle yönümüzü seçerek ilerlediğimiz koridorda Bay Tresya ile görüşmek için acele ediyordum. Leda, Desina’nın yanına gitmek için yanımdan ayrılır ayrılmaz, Bay Tresya’nın odasına yaklaşıp kapıyı hafifçe tıklattım.
“Girebilirsin,” diye işittiğim ses sonucu hiç düşünmeden içeriye girdim. Karşıda bulunan ahşaptan masa ve üç yanını kaplayan kitaplıklar ne kadar bilgili biri olduğunu bana tekrar hissettirdi. Masanın üzerinde yazmaya devam ettiği eserinin kurumamış mürekkebi gözlerime çarptı bir yandan. Ona imrenerek bakıyordum. “Oturabilirsin Ares.”
İşaret ettiği sandalyeye geçince, “Yusufçuklar...” diye ağzımdan zorlukla çıktı. “Biliyorsunuz ki-”
“Senin için geldiklerini biliyorum,” dedi ve iki elini birbirine kenetleyip dirseklerini masaya yerleştirdi. “Ama merak etme. Karanlığın bize karşı olan güçleri oldukça zayıf düştü. Sadece tek şansları kaldı o da sen. Bu yüzden üzerine gelmekle daha fazla ısrarcı olacakları kesin.”
“Tansar,” dedim zorlukla. “Kurt nişanesi sadece ona aitken ne yapacağımı bilmiyorum. Ben artık zayıf mı düştüm yani?”
“Hayır asla sen zayıf değilsin. Ama maalesef ailen de kurt nişanesini kaybetmişti. Su Elisleri olarak lanete esir yaşadığımız için de elimizden pek bir şey gelmiyordu.” Aniden kapı aralanınca konuşmamız bölündü. İçeriye giren adam Zuri’nin evlilik düşündüğü Asa’ydı. “Seni burada görmek ne kadar güzel sevgili Asa. Gezintin uzun sürdü,” diye gülümseyip karşımdaki sandalyeye geçmesini işaret etti.
“Sizi de görmek çok güzel efendim. Uzun bir geziydi ama değdi.” Gözlerini bana çevirdi. “Misafirlerinizin olduğunu bilmiyordum.”
“Zaten Ares’i görmüştün. Su Elislerini yeniden feraha kavuşturduğu için ona çok minnettarım. Artık benim oğlum sayılır.”
Şaşkınlıkla baktı. “Bilmiyordum. Yaptıklarınız için minnettarız Ares. Bunu başarmak büyük bir güç ister. Bu yüzden kendinle gurur duymalısın.”
“Artık bunu konuşmaya gerek yok. Olması gerekendi sadece.” Ayağa kalktım. “Ben artık gideyim, yemekte buluşuruz.”
“Tamam.” Kapıya doğru yürürken, “Ares,” diye Bay Tresya seslendi tekrar. Merakla yüzümü ona çevirdim. “Bu saraydakiler sadece benim emirlerimi dinlemiyorlar. Senin de emirlerin herkes için geçerli. Benden sonra yetki senindir.”
Sanırım, kızınız size iletmesi gerekenleri başarıyla iletmiş.
Bay Tresya iç sesimi işittiği için belli etmemeye özen gösteriyordu. Asa öfkeyle oturduğu sandalyede beklerken rolüme devam etmek istedim. “Ama... Ben karanlık ruh... Biliyorsunuz işte.”
“Hiçbir şekilde itiraz istemiyorum. O karanlık ruhu yeneceğini biliyorum ve gerekirse buradaki hükmün benim de üzerimde olacak. Çünkü sen kimsenin tahmin edemeyeceği kadar değerli bir veliahtsın. Daha kendi değerinin farkında değilsin. Ama bunu sende dahi herkes görecek. Buna tüm kalbimle inanıyorum.”
Kızınız Zuri inatçı biri ama, gerçekten sizi çok seviyormuş Bay Tresya.
Hayretle bakıp bilerek öksürdü. “Umarım, anlaştığımızı düşünüyorum Ares.”
“Anlaştık efendim. Bana verdiğiniz üstünlük için size minnettarım.” Gözlerim ufakta olsa Asa’da gezindi ve kapıya doğru hızlandırdığım adımlarım gülümsememe engel olamadı. Üzerime verilen vazife sorunsuz işlemeliydi.
Çünkü Asa’ya güvenmiyordum.
Hızlı adımlarla koridorda ilerlemeye devam ederken takip edildiğimi hissettim. Olduğum yerde duraksadığım saniyeler içerisinde arkama baktım ama görünürde kimse yoktu. Beyaz zemine yansıyan gölgeyi görünce dudağımın tek tarafı kıvrıldı. Kimin takip ettiğini artık anladığımda üzerime verilen vazifelerden rahatsız olan biri vardı sarayda. Şüphelendiğim biriydi. Ama gerçekten amacının ne olduğunu bilmek için zamana ihtiyacım vardı.
Peşimden gelmek için hemen odayı terk etmiş... Ne zekice ama!
Şifacının çalışma odasına giriş sağladığımda Ernam, Benzar, Leda ve Sidelya tüm eski sayfalara sahip olan tozlu raflardan kitapları önlerine sermişlerdi. Herkes Desina için tüm çabasını ortaya dökerken elime bir kitap alıp onlara ortak oldum. “Bir şey bulabildiniz mi?”
“Hayır Ares,” dedi Ernam yorulmuş bir şekilde. “Çok eski bir karışımla Desina’nın kalıcı felç geçirmesine neden olmuşlar. Ne yapacağımızı şaşırdık. Yok, hiçbir yerde bunu çözebileceğimiz bir bilgi yok. Artık harflere bakmaktan bulanık görmeye başladım.”
Benzar elime tutuşturduğu kitaba bakmamı ima etti. “Şu isimde olan büyülerle kaç çeşitte ve kaç farklı türde karışım elde edildiğini bildiğimiz için bulmamız zorlaştı. Ama umarım istediğimiz sonuca ulaşırız.”
“Umarım,” dedim gülümseyerek. “Desina, zaten kolay pes edecek biri değil. Ona sadece destek arıyoruz, gerisi onun güçlü iradesiyle çözülecektir. Ben ona inanıyorum, hayatımda gördüğüm en güçlü kadın o.”
“Onu iyi tanıyorsun,” dedi Sidelya. Gözlerine baktığımda gülümsemesiyle karşılaştım. “Ama onun için aradığımız destek bu sayfalarda yazılanlar değil. Onun desteği bence sensin.”
Aniden yüzümü elimde olan kitaba çevirdim. Kalbimde hissettiğim sıcaklığın yeniden içimi ısıttığına şahit oldum söylediği imalarla. Bu sıcaklık yüzüme vuruyordu, hatta avuçlarımın arasından ışık saçıyordu. Onun ismini her duyduğumda oluşan bu hisler yeniden bana geleceğimi sorgulatmıştı. Geleceğimde Desina’nın olması için her şeyi yapmak istiyordum.
Hem de her şeyi...
Kitap sayfalarında birçok karışımlar vardı ve gözlerim harflerde akıp giderken, zihnim Rina’yı buradan nasıl gönderebilirim diye meşguliyetteydi. Bir yandan yusufçuk istilası yüzünden buradan gitmesi imkansızlaşmıştı. Düşüncelerimin arasında oda camına dayanmış olan yusufçukların kanat sesleri kulaklarıma ilişince ayağa kalktım. Işığa dair tek bir sızıntı bırakmayacak şekilde çoktan konumlanmışlardı cama.
“Tüm saray onlarla kaplandı,” dedi Leda. “Bunlar ne yapmaya çalışıyorlar?”
Ernam düşüncelerle boğuşurken gözlerini bana çevirdi. “Kalbinde oluşan lanetin biri daha çözülmüş olabilir Ares. Benim aklıma bu geliyor.”
“Ne? Nasıl çözülmüş olabilir ki?”
“Bilmiyorum ama, bu yusufçuklar da kızıl akbabalar gibi çözülmüş lanetten sonra bela olarak karşılığında bizi bulmuş olabilir.”
Doğru...
“Umarım yanlış anlaşılmam,” diye merakla söylenen Benzar’a baktık. “Hangi lanetten bahsettiğinizi anlamadım. Kötü bir şey mi oluyor?”
Gözlerim durgunlukla Ernam’a kaydı sonra da aynı sorunun cevabını merakla bekleyen Sidelya’ya. Çünkü onların bu konudan en ufak bir bilgileri yoktu. “Şey...” dedim zorlukla. “Sanırım bunu bilmeniz gerekiyor artık. Nereye kadar saklayabilirim ki zaten...” Endişeyle bekliyorlardı ne söyleyeceğimi. “Ben Efrasto Krallığı’na ait kanlı kılıç nişanesi taşıyorum.”
Telaşla sandalyelerinden ayağa kalktıklarında ne diyeceğimi bilemedim. Ernam yanlarına gidip, “Önemli bir şey yok, sakin olun. Yani... Şimdilik,” dedi dalga geçer gibi.
Şimdilik? Hemen sakinleştiler, hemen. Ernam...
“Ama...”
“Gerçekten önemli bir şey yok Benzar,” dedi Ernam. “Olsaydı sence karşında olabilir miydik? Çoktan bizi yemişti yemiş...”
Ama önce senden başlamak isterdim. Bak bu doğru...
“Hayır o yüzden değil,” dedi endişeyle. “Sadece bu Ares için çok tehlikeli. Su Elisleri bunu öğrenirse...”
Gülümsedim. “Merak etme, zaten hepsi biliyor. Zuri’nin evlilik düşündüğü Asa bile.”
“Peki... Bu nasıl başına geldi?” diye soran Sidelya endişeyle bakıyordu. “Astantra Krallığı’nın nişanesi kurttur. Yani sen nasıl kanlı kılıç-”
“Ben bu yaşa kadar köle olarak yaşadım,” diye lafını böldüm. “Zaten karanlık sesleri işiten biriydim, sonra nişane seçimimde başıma gelen şeyler yüzünden isteğim engellenmiş oldu. Kalbimde yedi lanet var ve biz bu zincirleri kırmaya devam ederken unutmama engel olmaya çalışıyoruz. Çünkü her şeyi unutmaya başladım.”
Nişane seçimimin Desina ile alakalı olduğunu söyleyemedim ve üstü kapalı anlatmaya çalıştım. Asıl nedenini anlatmadığımı anlamışlardı ve bu yüzden konuyu değiştirmek adına elime kitap alıp karışımı aramaya koyuldum. Ortamın sessizliğine yusufçukların kanat sesleri de dahil olunca karışımı aramaya devam ediyorduk.
“Umarım, bu karanlık ruhtan kurtulursun,” dedi Sidelya. “Senin adına çok üzüldüm.”
Gülümsedim. “Alıştım buna. Ama ben bundan kurtulacağıma eminim.” Aniden odanın kapısı aralanınca tüm dikkatleri üzerine çekti. Sakin adımlarla içeriye giren Asa meraklı gözlerle yanımıza doğru yaklaştı. “Burada olduğunuzu bilmiyordum. Eğer rahatsız olursanız, çıkabilirim?”
Ernam, “Hayır...” diyecekken gözlerimle onu susturdum. “Ne oldu...”
“Bunu söylemek istemezdim ama...” dediğimde yüzümü Asa’ya doğru çevirdim. “Maalesef işimiz çok var ve bizi yalnız bırakman gerekiyor.”
“Tamam, olur.”
Kapıya doğru yürürken, “Bir şey daha var,” diye durmasını sağladım. Meraklı gözlerle yüzüme baktı. “Yusufçukları buradan uzaklaştırmak için fikir bulmayla görevlendirildin.”
Kaşlarını çatıp birkaç adım yaklaştı. “Bundan neden benim haberim yok?”
“Haberin oldu işte.”
“Kim vermiş bu görevi?” diye merakla sordu ama bir yandan parmaklarını avucunun arasında sıkıyordu.
“Ben verdim.”
“Sen verdin?” dedi kaşlarını havaya kaldırarak. “Sen verdin?”
Karşısına doğru ilerleyip gözlerine dikkatlice baktım. “Evet, ben verdim. Bir sorun mu var?” Gerginleşen çenesini görünce tek kaşım havalandı. “Bir sorun mu var dedim?”
“Bay Tresya’yı nasıl kandırdın bilmiyorum ama, burada olan görüntün sadece karanlık ruhtan ibaret. Sen zavallının tekisin.”
“Bay Tresya bana güvendiğine göre ve emir yetkisi verdiğine göre... Burada zavallı olduğumu düşünmüyorum. Peki... Senin burada bir yetkin var mı? Zuri ile olan evlilik hayallerin dışında?”
“Sen çok olmaya başladın.” Birkaç adım üzerime yürüdü.
“Söyleyeceklerim bitti. Gidebilirsin.”
“Kahretsin...” dedi ve kapıyı sertçe kapatıp odadan dışarıya çıktı.
Tekrar elime aldığım kitaba bakıyordum ki, şaşkın gözlerin benden bir açıklama beklediğini fark ettim. “Ne duymak istiyorsunuz?”
“Şu tepkilere bak,” dedi Ernam. “Ne bu sendeki kibir? Asa, Zuri’nin eşi olacak ve bu yaptıklarını duyarsa başımıza bela alacağımızı biliyorsun Ares. Nasıl böyle davranabilirsin?”
“Ben böyleyim, bilirsin. Öfkelendiğimde de ne ile karşılaşacağını bilmesini istemiştim, hepsi bu.”
“Ne?” dedi şaşkınlıkla. “Gerçekten kendimi anlaşılmaz biri olarak görürdüm ama sen benden de betersin Ares.”
Gülümsedim. “O konuda seni geçemem.”
“Tüm bunlara gülüyor musun?”
“Tamam, şu konuyu kapatalım,” diyen Leda oldu. “Desina için bulmamız gereken karışıma odaklanmalıyız. Kendinize gelin.”
Kapıdan içeriye giren Rina, “Bir şeyler bulabildiniz mi?” diye sorduğunda kafamızı olumsuz anlamda sallamakla yetindik. Hemen, raftan kitap alıp boş bulduğu sandalyeye geçti. Şaşkınlıkla onu izliyordum. Tüm dikkatini verdiği gibi karışımı bulmamıza yardım ediyordu.
Rina... Aklımı bulandırmak zorunda mısın?
Gözlerimi üzerinden çekemediğim yetmezmiş gibi kalbimin ritimlerine de engel olamıyordum. Onu görünce neden kendimi farklı hissediyordum, neden?
Bakışlarımı fark etti. “Bir şey mi oldu?” Cevap alamayınca ayağa kalktı. “Anladım... Seni rahatsız ettim, şimdi gidiyorum.”
Yanımdan ayrılacakken hızla kalkıp kolunu tuttum. “Hayır, rahatsız olmuyorum. Aksine yanımda olman iyi geliyor.”
“Peki, tamam,” dedi gülümseyerek. Yerine oturup elindeki kitabı incelemeye koyulurken gözlerim şaşkınlıkla bana bakan Ernam ve Leda’ya kaydı. Bakışlarından kurtulmak için yeni aldığım kitaba odaklandım. Saatlerce tüm raflardaki kitaplara göz geçirmeye devam edecektik.
...
“Sonunda!” diye bağıran Rina tüm dalgınlığımızı şaşkınlığa çevirdi. “Sonunda, çok mutluyum...”
Ayağa kalktım. “Buldun mu yoksa?”
“Evet, buldum Ares,” dedi gülümseyerek. Yanına hızla yaklaşınca işaret parmağını harflerin üzerine dokundurdu. “İşte burada. Şifacının aramamızı istediği karışım buydu.”
“Ben hemen şifacıyı çağırıp geliyorum,” diyen Benzar yanımızdan ayrıldı.
Gözlerim satırlarda dolanıyordu. Aynı zamanda Rina’nın bu kadar mutlu oluşu gözlerimden kaçmamıştı. Elimdeki kitabı masaya bırakıp aniden kolunu tuttum. Ernam, Sidelya ve Leda’nın şaşkın bakışları arasında camın yanına doğru çekiştirdim.
“Kadınlara zorbalık da yapmaya başladı. Gör bunları Leda ve benim farkımı anla,” diye söylenen Ernam ile göz göze geldim. “Çok da ciddi değildim, sadece biraz ciddiydim sen bana aldırma Ares.”
Rina ne yapmaya çalıştığımı anlamadığı için kaşlarını çattı. “Yine sevmediğin bir şey mi yaptım?”
“Hayır, sadece garip davranıyorsun. Bunun sebebini bilmek istiyorum.”
“Nasıl garip davranıyorum, anlamadım?”
“Bak... Sen hem zeki bir kadınsın hem de gizemli. Gizemli davranışlarının altında bir şeylerin olduğunu seziyorum ama neler olduğunu kavrayamıyorum. Desina için söylediklerin, sonra onun iyiliği için yardım etmen... Sence de mantıksız değil mi?”
“Seninle aramda bir şeylerin olabileceğini düşünmüştüm ama olmadı. Ve Desina’ya nasıl baktığını görünce duygularımın kuruntudan başka bir şey olmadığını anlamış oldum. Bu yüzden ben de sevdiğim adamın mutlu olması için bir şeyler yapmak istedim. Sevdiğin kadının iyi olmasını istedim. Hepsi bu.” Şaşkınlıkla tek kelime edemedim ve sadece gözlerine bakmakla yetindim. Gözleri kahvenin farklı bir tonu gibi zihnime yerleşirken dudaklarını öpmemek için kendimi zor tutuyordum. Bu hislere neden kapıldığımı anlamıyordum sadece bilincimin yerinde olmadığı netti. “Ve sana tekrar minnettarım,” dedi buğulu gözlerle.
“Neden?”
“Karşılığı olmayan duygularımı bana yeniden hatırlattığın için, sana çok minnettarım.”
“Ben böyle düşündüğünü bilmiyordum,” dedim şaşkınlıkla. “İlk davranışlarınla şimdiki davranışların oldukça farklı. Bu yüzden sorgulamam gayet mantıklıydı.”
“Haklısın,” dedi gülümsemeye çalışarak. “Ama söylediğim gibi işte. Senin için yapıyorum. Her neyse... Artık bunları konuşmaktan çok yoruldum. Şu yusufçuk istilası çözülünce bir an önce buradan gitmek istiyorum.”
“Seni ben bırakacağım. Tek gitmeni istemiyorum.”
“Hayır, bunu yapmak zorunda değilsin. Hem, ben tek değilim.”
“Zorunda olduğum için yapmıyorum, sana eşlik etmek istiyorum.” Tam ağzını açacakken, “Başka bir şey duymak istemiyorum. Konu kapandı. Seni de tek gönderemem,” dedim inatla.
“Seni de?”
“Boş ver.”
Odaya giren şifacı hemen bulunan kitabı eline aldığı gibi karışıma göz geçiriyordu. Bir süre gözleri sayfanın uzun satırlarında dolanınca karışımın yanlış olmasından şüphe duydum. Endişeyle ne söyleyeceğini bekliyorduk. “Evet,” dedi yutkunarak. “Doğru karışımı bulmuşsunuz. Hemen üzerinde çalışmalara başlamalıyım. Şimdi beni yalnız bırakın, ama Ernam burada kalsın.”
“Tabii ki,” dedi gülümseyerek. “Zevkle efendim.”
Huzurlu şekilde kapının ardına çıktığımızda Desina’nın tamamen iyi olması yakınlaşmıştı. Yeniden gözlerini araladığını ve tekrar gülümsediğini görmeyi istiyordum. Gözlerini görmeyi çok özlemiştim ben. Hem de çok...
“Biz yemeğe gidiyoruz,” dedi Benzar. “Sizde gelin efendim.”
“Ben sonra gelirim.” Sidelya ile yemek salonuna doğru ilerliyorlardı. Rina göz ucuyla bana baktı ama peşlerine takılacakken kolunu kavradığım gibi kendime çekiştirdim. “Konuşabilir miyiz?”
“Seni mutlu gördüğüme sevindim,” dedi aniden. “Gözlerini ilk defa bu kadar ışıltılı görüyorum. Yeşilliği çok net, gözlerinin içine güneş doğmuş gibi bir his veriyor.”
“Ben... Her şey için minnettarım. Sayende doğru karışımı bulabildik.”
Gülümsedi. “Senin için yaptım. Yine olsa yine yaparım. Yeter ki şu ışıltın hiç sönmesin.” Kolumu sıvazlayıp ardına döndü. Sakin adımlarla yemek salonuna doğru ilerliyordu. Arkasından bir süre bakakaldım, bacaklarımı hareket ettiremiyordum. Daha doğrusu ettirmekte gelmiyordu içimden. Kalbim onun gidişiyle daralınca kendime gelmek için kafamı silkeledim.
“Ne yapıyorum ben? Aklımı kaçırmak üzereyim.” Adımlarımı asıl beni kendine bağlayan kişiye doğru hızlandırınca kalbimin sesini dinliyordum. Kalbimin sesi yalnızca ona seslendi, sadece ona duygularını hissetmek için kanatlarını açtı ve uçtu. Yine döndü dolaştı ve aynı yere kondu.
Şifa odasının kapısını aralayınca gözlerime çarpan ilk şey bir çift bal rengi gözler oldu. Kalp ritimlerim tekrar zihnime olan hükmünü sürdürmek istiyordu. Yatağın başına çömeldim ve yavaşça elini avuçlarımın arasına aldım. Vücudunu oynatamıyordu ama gözlerini bana doğru çevirince buğulandıklarını gördüm. Kalbimiz birçok şeyler söylüyordu zaten ve biz bu yüzden susmuştuk. Birkaç damla yaş yanağından aşağıya doğru süzülünce elimin tersini çehresinde gezindirdim. Elmacık kemiklerinden boynuna doğru kayan yaşlarını siliyordum ama yerini doldurmakla gecikmiyordu. Tekrar gözyaşları ile yaşadığı tüm acılarını bana anlatmaya çalışıyordu.
“Uzun zaman oldu,” dedim buğulu gözlerle. “Seninle bu şekilde karşılaşacağımızı düşünmemiştim.” Kalbimin baskısıyla alnımı, avuçlarımın arasına aldığım naif eline gömdüm. Gözlerim sıkıca kapanmışken onu tek başına terk ettiğim gün aklımdan çıkmıyordu. Aslında kanlı gül diye bildiğim kadın, dikenlerin arasında kalan tek çiçekmiş. Yapraklarını koparmakla meşgul olan yırtıcıların arasında kalmış. “Özür dilerim. Seni bırakmamalıydım. Neler olup bittiğini öğrenmem geç oldu.” Alnımı elinin arasından geri çekip gözlerine baktım. Konuşurken sesim titriyordu. “Başına gelenleri en ince ayrıntısına kadar biliyorum artık Desina. Her şeyi...” Avucuna minik buse kondurunca şaşkınlıkla bakan gözleri karşısında gülümsedim. “Bu öpücük kalbimin sesiydi Desina. Sana söylemek istediklerinin sadece bir parçasıydı.”
Gözlerinde yaşların yerini şaşkınlık almıştı artık. Benden böyle bir şeyi beklemediğini açık etmişti. Ondan nefret ettiğimi, ihanetlerinin nedenlerini bilmediğimi ve karanlık ruhu taşımama rağmen asla onu istemeyeceğimi düşünüyordu. Ya da asla ona karşı ilgi duymayacağımı...
Düşüncelerinde haklıydı çünkü kalbimin sesinden haberi yoktu.
-Zaten ilgi duymuyorsun. Karanlığı dinlemelisin.
Ben kalbimin sesini dinlemeyi tercih ettiğimden bu yana karanlığı dinlemekten çoktan vazgeçtim.
-Sen Rina’ya ilgi duyuyorsun. Kalbinin sesini tekrar dinlemelisin.
Karanlık ruhun söyledikleri yüzünden bir süre tepkisiz kaldım. Gerçekten söylediklerinde haklı mıydı bilmiyordum ama duygularımın karmaşıklığını hissedebiliyordum. Kendime gelmek adına elim Desina’nın yüzünde gezindi bir süre. Karanlığın sesini duymak istemiyordum. Bu etkiden nasıl kurtulacağımı dahi bilmiyordum. Ama maalesef söylediği doğruydu. Kalbimin sesi farklı ismi söylüyordu sürekli.
Yani Rina’yı.
Devamlı onu düşünüyordum artık. Sanki beni ona çeken bir şeyler oluyordu kalbimde ama adını koyamıyordum. Bu neyin nesiydi böyle? Gerçekten bu mümkün müydü yoksa bir yanılmadan ibaret miydi? Peki ya kokusu... Neden zihnime yerleşmişti? Gözlerim dalgınlaşırken kendimi başka bir yerdeymiş gibi hissediyordum. Başka bir yere aitmiş gibi. Özellikle de yakıcı dudakları zihnimi meşgul ediyordu.
Hayır!
Karanlığın sürekli bana duyurmak istediği yalanlara, duygularımı yönetmeye çalışmasındaki oyunlara asla gelmeyecektim. Bu onun oyunuydu... Yusufçuk istilası Ernam’ın dediği gibi çözülen zincire karşılık gelen beladan kaynaklanıyorsa geriye üç ölüm büyüsü kaldığı için üzerime öfkeyle geleceklerinin bir işaretiydi. Bu yüzden karanlık tarafın oyunları zorlu, aynı zamanda tehlikeli olacaktı.
.
.
.
.