İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 30 · 11 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 30

4. Kısım

...

“İyi misin Ares?” diyen Bay Tresya ile göz göze geldim. “Seni burada tekrar görmek ne kadar da güzel. Umarım iç sesini duyduğumu unutmamışsındır.”

“Unutmadım. Aslında unuttum. Yani...”

“Size özel bir kutu getirmek için gelmiştik Bay Tresya,” diye atılan Rina cariyeye doğru uzattığı kutuyu teslim edebildiği için mutlu görünüyordu. “Büyücüler Tapınağı Baş Eğitmeni Janıs Oarvis’den.”

“Bana ne iletmek istediğini tahmin eder gibiyim ve ayrıca sizleri görmekten de mutluyum.” Gözlerini cariyesine çevirdi. “Bunu odama götürebilirsin. Daha sonra incelemek istiyorum.”

“Tabii efendim,” diyerek başını hafifçe eğip yanımızdan ayrıldı.

“Şimdi açmayacak mısınız?” Rina’nın fazla meraklı olduğunu düşündüm. Ani çıkışlarından çekinip başını aşağıya eğdi. “Kusuruma bakmayın. Siz ne zaman isterseniz açarsınız.”

“En doğrusu da bu olsa gerek,” dedi Tresya. “Zaten önceliğimizi Su Elislerinin özgürlüğüne kavuşmasını sağlayan birine vermemiz gerekiyor. Onun sayesinde lanetten kurtulduk. Sana minnettarız Ares.”

Kafamı hafifçe aşağıya eğdim. “İyi olmanıza sevindim. Her ne kadar oraya daha önceden babamla gitmediğinizi öğrensem de...” diye laf dokundurdum.

Gülümsedi. “Bu şekilde orada bulunman daha doğruydu Ares.”

Yani... Her zamanki gibi size göre doğru...

İç sesimi duyduğunu bildiğim için aldırış etmedim. Diğer cariyelerinin ellerinde bulunan servis çanakları teker teker masaya yerleştiriliyordu bir yandan. Bizim için büyük şölen hazırlığının yapıldığını anlamıştık. Masaya koyulan üzeri yeşil sebzelerle süslenip kızartılmış hindi, tütsülenmiş balık, peynir çanağı, sebze çanağı ve patates yatağında pirinç lapası bulunuyordu. Bardaklarımıza kırmızı meyvelerden oluşan, tarçın kokulu geleneksel bir çay da koyuldu. Son olarak kuru meyvelerden oluşan renkli sunum tabağı masada yerini alınca, gözlerim çaresizce Bay Tresya’da dolandı.

“Buraya ziyafet için gelmedik,” dedim aniden. “Size iletmemiz gereken kutu vardı ve Desina’yı bulabilmem için yardımlarınızın olabileceğini düşündüğümüz için geldik.”

“Desina, sana ihanet etmişti diye hatırlıyorum? Onu neden arıyorsun?” dedi ve bir yandan bıçakla hindi etini lokmalara böldü. “Çok tuhaf.”

Karanlık ruhu taşıdığımı Rina ve Roya bilmiyor Bay Tresya. Belli etmezseniz sevinirim.

“Pekâlâ. Ama ben hâlâ cevabımı alamadım.”

Zor yutkundum. “Desina’yı mecbur bıraktıkları konular vardı. Yapmak zorundaydı. Bu yüzden onun masum olduğunu bildiğim için yerini arıyorum.”

“İhanet eden biri masum olamaz,” dedi aniden Rina. İmalı bakışlarını bana çevirdi. “Bence senin aklın karışmış, herkesi kendin gibi görüyorsun. Kimse senin gibi iyi olamaz.”

“Üzgünüm. Bilmediğin konular hakkındaki görüşlerini pek önemsemiyorum.”

Dudaklarını gergince bastırdı. “Anladım. Ama sakın beni uyarmadınız deme.”

“Desina’ya ait bir şey varsa elinde onun yerini bulmam kolaylaşabilir,” dedi Tresya.

Elim cebime gitti. Üzerine beyaz inciler sıralanmış tokayı aldığım gibi cariyesine vermesi için uzattım. “Ondan kalan tek şey bu.”

“Umarım, elinde tek şey de bu kalır,” diye ağzında geveleyen Rina’nın söylediklerini duyduğum için göz göze geldik. Gözlerini hızlıca aşağıya kaçırınca parmaklarımı avuçlarımın arasına alıp sıktım. “Özür dilerim.” Mahcup olmuştu bana.

Tresya, avucuna aldığı tokayı sıkıca görünmeyecek şekilde kapattı ve gözlerini sakince yumdu. Kalp ritimlerim birkaç dakika önce kolumda yazan ölümsüz düş de atsa da gözlerim Bay Tresya’nın ağzından iyi haberler duymak için heyecanlıydı.

Desina’nın ölüm haberini almak istemiyordum. Yaşadığını duymak istiyordum.

Yavaşça gözlerini araladı. Bir süre sessizliğinin nefesimi kestiğini hissettim. Derin nefes aldım ama veremedim. Vermeye çekindim. Dilimde oluşan soğuk titreşimler beni yeniden o soruyu sormam için zorluyordu. O zor soru, iki dudağımın arasından çıkmak istiyordu.

“Umarım,” dedim zorlukla. “Umarım iyi haberler verirsiniz. Buna çok ihtiyacım var.” Cariyesine uzattığı tokayı bana vermesini söyledi. Tekrar avuçlarıma ulaşan sıcaklık, kalbime Desina’nın yaşadığını hissettiriyordu. “Evet, sizi dinliyorum.”

“Desina çok yakında burada olur,” dediğinde gözlerim buğulandı.

“Nasıl yani?”

“Toka sayesinde buraya yaklaştığını hissettim. Gerisini bilmiyorum,” dedi ve ayağa kalktı. Gözlerini Su Elislerine çevirdi. “Sarayın dört tarafına yayılın. Misafirlerimiz olacak. Her şeye rağmen güvenliği arttırın. Desina’nın yanında birileri var.”

Su Elisleri telaşla ayaklanıp emirleri yerine getirmek üzere hareketlendiler. Duyduklarımın bilincine varamadığım için ne yapacağımı bilemedim. Gözlerim uzun uzun dalgınlaştı çünkü Desina’nın ölü bedeni ile karşılaşmaktan korkuyordum. Zihnimde oluşan endişeyi bastıramadığım dakikalar bana zindan oldu. Bu zindanın soğuk nefesi parmaklıklara sahip olan kalbimdi.

Bazı düşler kaybolur, bazıları ise gerçekleşir. Biz gerçekleşen kısmındayız. Ama olmamalıydık...

Koluma dokunan Ernam, “İyi misin Ares?” diye sordu. Kolumu kavrayıp beni yavaşça sandalyeden kaldırdı. “Aklına en kötüsünü getirmesen olmaz değil mi?”

“Ne düşüneceğimi bilmiyorum. Yaşayacaklarıma hazır değilim.”

“Desina iyi. Ben böyle hissediyorum,” diyen Leda ellerimi tuttu. “Gökyüzünde sayısızca yıldız varken, umutsuz olmak sana yakışmıyor.”

“Benim için tek yıldız varken, ben zaten gökyüzünü kaybetmiş olacağım Leda.”

“Hayır, olmayacaksın. Desina ve sen iyi olacaksınız. Zor günleri birlikte aşacaksınız.”

Kafamı hafifçe eğip onu onayladım. Yavaş adımlarla geldiğim noktaya doğru ilerliyordum. Ayaklarım bana yolu gösterirken, zihnim göreceklerime hazır olmadığımı söylüyordu. Ne zormuş meğer, sevdiğin kadının yaşayıp yaşamadığını bilememek. Son kez gözlerine bakarak onu sevdiğini söyleyememek.

Karanlığın diğer yüzüyle karşılaştım ben Desina. Seni kaybetmek, yolumu kaybetmekti. Ruhumdan daha da karanlıktı bu his...

Köprüye doğru ilerledim ve karşıya çoktan geçen Su Elislerini fark ettim. Öncelikleri saraylarını korumaktı elbette. Ellerine aldıkları kristal yayları ve asaları gelecek düşmanlar için önlem gibi görünüyordu. Köprüden geçmeyi tamamlayınca yanlarına ilerledim. Rina ise benden önce buraya gelmişti.

“Desina...” diye söylendi. “Ona bu kadar değer verdiğini bilmiyordum.”

“Tahmin edemeyeceğin kadar çok,” dedim sessizce.

“İhanet etmiş biri nasıl bu kadar değerli olabilir, aklım almıyor doğrusu...”

“Aşk böyledir. Bazen bıçak gibi kalbini keser, bazen de gül bahçesine çevirir,” dedim gözlerim karşıdayken. “İhanetini en dibe kadar hissettim, aşkını da. En son yine ben ona yenildim.”

Göz ucuyla baktım. Sessizce öfkesini gizlemeye çalışıyordu. Beni bu uçurumdan vazgeçirme eğilimindeydi sürekli. Gözlerim yolun ucunda görünen gölgelere takılı kalınca endişeyle nefes soludum. Ufukta iki at ve arkasında onları takip eden muhafızın yönlendirdiği at arabası vardı. Su Elislerinin hedefe doğru gerdikleri oklar nefesimi kesti. At arabası yaklaşınca onları daha net görebildik ama hâlâ okların hedefindelerdi.

“Durun!” diye seslenen genç adam atından inip yanımıza doğru yaklaştı. “Biz düşman değiliz.”

Yanında bulunan kadın da attan inince Zuri yanlarına yaklaştı. “Kimsiniz? Burada bulunma sebebiniz nedir?”

“Adım Sidelya. Cadılar tarafından kaçırılmıştım. Buraya uzun yoldan geliyoruz ve Astantra Krallığı’nın veliahttı Ares’in burada olduğunu öğrendik. Ona iletmek istediklerimiz var.”

“Peki sen?” diye gözlerini adama çevirdi Zuri. “Sen kimsin?”

“Adım Benzar. Cadılar tarafından yetiştirilen-” diyemeden okların yönleri üzerine doğru çevrildi. “Hayır, sakin olun. Ben kötü biri değilim. Sadece Ares’i arıyoruz.”

“Kolunu aç!”

Benzar kolundaki nişaneyi gösterince işlerin karışacağını anlayan Sidelya, Zuri’nin karşısına dikildi. “Benzar bana yardımcı oldu. Amacımız sadece Ares’e ulaşmaktı.” Gözlerini bana doğru çevirip şaşkınlıkla duraksadı. “Ben sizi önceden görmüştüm.”

“Bu imkânsız,” dedim şaşkınlıkla.

“Hayır değil. Kader aynası sizi bana göstermişti.”

“Bu saçmalık,” diye kestirip attım. “Ne söylemek istiyorsanız söyleyin, çünkü aradığınız kişi karşınızda duruyor. Ares benim.”

“Sizi çok aradık. Büyücüler Tapınağı’nda bulamayınca Bay Janıs’ın yönlendirdiği muhafızlarla göle tekrar gitmek zorunda kaldık.” Su Elislerinin eşliğiyle Benzar at arabasına doğru adımlarını hızlandırınca kalbime sızı düştü. O sıra Sidelya ellerime doğru uzattığı aynayı bana vermek istedi. “Bunu Desina size vermemi istemişti.”

“Desina-”

“Maalesef o baygın.”

Aynayı almadım. Desina, Benzar’ın kollarında belirince adımlarımı yanına doğru hızlandırdım. Desina’yı almıştım ondan. Kollarımın arasında baygın şekilde yatıyordu. Adımlarımı köprüye doğru hızlandırıp saraya taşımak için koşturuyordum. Onun iyi olması için sarayda cariyelerin yönlendirdiği koridora geçiş sağladım. Hemen endişeyle şifacının odasındaki hasta yatağına yerleştirdim.

“Neyi var?” diye sordu.

“Bilmiyorum,” dedim telaşla. “Kahretsin bilmiyorum!”

Aniden yanımıza gelen Sidelya, “Yolda kurulan tuzağa bastı ve felç geçirdi,” deyince gözlerim hayretle açıldı. “Bu şekilde cadıların mahzenine yakın olan Usay Gölü’ne düşmüştü. Sonra onu boğulmadan kurtarmayı başardık ama cadıların içirdiği, bilmediğimiz bir sıvıdan dolayı yolda ağzından kan gelmeye başladı.”

“O sıvı Gornasno Cadılarının Fed otundan elde ettikleri bir karışımdır,” dedi Benzar. “Aynı şekilde Sidelya’da ondan içmişti.”

Gözyaşlarıma engel olamadım. Yavaşça Desina’nın başucuna doğru eğildim. Ellerim saçlarının arasında gezinirken çaresizce olacakları gözlemliyordum. Başına gelenleri öğrendikçe çaresizliğim artıyordu ve ne yapacağımı bilmiyordum.

“Bana bir kişinin yardım etmesi gerekiyor,” dedi şifacı.

Ernam hızla yanına yaklaştı. “Ben size yardım ederim.”

Şifa dolabından aldıkları sıvıları özel karışım hâline getirmek için uğraş veriyorlardı. Desina’nın elini sımsıkı tutmak istedim. Göz altlarında oluşan morluklar ve teninde beliren sarılık, hastalığının ağır olduğunu belli ediyordu. Dudağının kenarından kan sızınca telaş yaptım. Sidelya’da aynı durumdaydı ve Benzar dinlenmesi için oturmasını sağladı. Şifacıya ait raflara yaklaştığımda beyaz mendili alıp dudağındaki kanı yavaşça siliyordum.

“Kan sızıyor... Artık daha ne kadar beklememiz gerekiyor?” dedim şifacıya bakarak.

Diğer camdan şişeyi Sidelya’ya vermesi için Benzar’a uzattı. “Şimdi hazır, verebilirsin.” Şifacı Desina’nın dudaklarına şişeyi dayadığı gibi içmesi için zorluyordu. Hazırlanan sıvıyı bitirdiğini görünce bana baktı. “Artık bundan sonrası onun iradesine bağlı. İçinde bulunan zehri temizleyebilirsek uyandığında felç konusu için başka bir yol bulmaya çalışacağım.”

“Ama, iyi olacak değil mi?” dedim zorlukla.

“Umarım. İçirdikleri zehir önce organlarına, sonra da zihnine yerleşip ölüden farksız bir yaşamsal olguya sokan türdendir. Cadılar bu tür zehirleri hazırlarken, en etkili olanlarını seçerler. Desina’nın bedeni bu yüzden çok zayıf düşmüş. Ona iyi bakılması lazım.” Şifacı adımlarını Sidelya’ya doğru attı. “Sizin de aynı şekilde. Bedeninizi güçlü tutmak zorundasınız.” Uyarılarından sonra odayı terk ederek yanımızdan ayrıldı.

“Desina’yı odada tek bırakalım,” dedi Zuri. “Bay Tresya sizleri bekliyor.”

Odadan herkes teker teker çıkarken ben yanında kalmayı tercih ettim. Zuri düşünceme saygıyla karşılık verdi. Sidelya çıkmadan önce yanıma yaklaşıp aynayı tekrar bana uzattı. “Bunu almalısınız, size vermemi söylemişti.”

Çömeldiğim yerden ayağa kalktım. Aldığım aynaya bir süre bakınca gözlerimi tekrar Sidelya’ya çevirdim. “Desina için neden bu kadar önemli?”

“Kendisine ait olduğunu ve cadıların elinden aldığını söylemişti. İşlevi gelecekten kesitler göstermek. Kader aynasını ilk elime aldığımda sizi görmüştüm. Demek ki bu ânı yaşayacakmışız, bu şekilde tanışacakmışız.”

“Her şey için minnettarım. Desina sizin sayenizde yanımda. Başta ani çıkışlarım için de üzgünüm.”

Gülümsedi. “Kendinizi suçlu hissetmenize gerek yok. Desina benim hayatımı kurtardı. Onun için yaptıklarım az kalır. Umarım uyanır ve size karşı olan duygularını bir an önce söyleyebilir.”

Şaşkınlıkla, “Nasıl yani?” diye sordum.

“Size yoğun duyguları var,” dedi Desina’ya bakarak. “Aranızda bir şeylerin de geçtiğini söylemişti ama ihanetlerinden dolayı utanç duyuyordu. Desina çok pişman ama bir o kadar da size ilgi duyuyor.”

Gülümsememi gizleyemeyip gözlerimi Desina’ya çevirince Sidelya yavaşça odayı terk etti. Yatağın ucuna oturdum ve elini avuçlarımın arasına aldım. “Sanırım uyandığında seni utandırmak istiyorum. Özellikle sakladıklarını konuşmak istiyorum, bu en zevkli kısmı olacak,” diye gülümsedim gözyaşlarımın arasında. Elim saçlarına gitti. Yavaşça parmaklarım yüzünde dolanmaya başlayınca kalbim tüm buzları eritiyordu. “Aramızda birçok engeller var. Ben bu engelleri aştığımda sana daha çok bağlanacağım Desina. Engeller aşıldıkça aşk bizi diri tutacak, daha çok birbirimize bağlayacak. İşte o zaman sana bunları yaşatanların son sözleri sadece yalvarışın tınısı, ölü ve sessiz bir tınıyı anımsatacak. Hepsinin leşini önüne sermek için sabırsızım. Özellikle de...”

O lanet olası Tansar’ın...

Parmaklarımı avucumda sıkarken gözlerimde hissettiğim öfkenin karanlığa büründüğünü anladım. Bu adamdan her bahsettiğimde göğsümde oluşan öfkeye karşı koyamıyordum.

“Her şey yolunda mı?” dedi Ernam odaya gelerek. Gözlerimi fark edince kaşları çatıldı. “Tamam, yolunda değilmiş anladım. Buradan kaçsam iyi olacak. Öfkeni hiç başım kaldırmıyor.”

“Saçmalama da gel şuraya.”

“Neden hep şu korkunç gözlerine denk gelen ben oluyorum?” dedi hayretle.

“Karanlık ruhum senden hoşlanıyor olabilir mi?”

Gözlerime iğrenerek baktı. “Umarım ciddi değilsindir.”

“Her neyse...” dedim sıkıntıyla nefes verip. “Hâlâ anlatmadın.”

“Neyi?” Tepkisiz şekilde gözlerine bakmaya devam ettim. “Gerçekten hatırlayamıyorum Ares... Neyi anlatmam gerekiyordu?”

“Kral Tansar’ı.”

Zor yutkundu. “Pek bir şey yok aslında.”

“Anlatacağını söylemiştin,” dedim çatmış olduğum kaşlarımla.

“Böyle mi demiştim? Kesin sarhoştum, boş verelim.” Öfkeyle gözlerine bakmaya devam ediyordum. “Kaçmak için hiç mi şansım yok?”

“Yok.” Ayağa kalkıp onu takip etmemi ima etti. Sarayın çıkışına yakın koridora doğru yürüyorduk ve bir yandan gözlerim tekrar buzlu camda görünen karanlık ruhuma kaymıştı. Artık bana görünmesi sonumun yaklaştığını söylüyordu. Tamamen bilincimi ele geçirdiğinde her şey eskisi gibi olmayacaktı. “Neyi bekliyoruz hâlâ?” dedim kolunu tutarak. “Artık şu adamın nasıl saraya rahatça yerleştiğini söyleyecek misin?”

“Öfkene sahip çıkmalısın. Bu söyleyeceğim şeyden sonra Desina’nın kiminle mühürlü olduğunu öğrenmen, asla hoşuna gitmeyecek.”

“Kim olduğunun ne önemi var?” dedim ellerimi iki yana açarak. “Her anlamda kadınıma zorbalık yapmanın bedelini ödeyecek!”

“Kadınıma?” dedi şaşkınlıkla. “Kendini bu kadar kaptırdığını bilmiyordum. Benden önce izdivaç yaptığını görmek istemiyorum. İlk ben Leda ile hayatımı birleştirince ne yapıyorsan yaparsın Ares. Kardeşine öncelik vermelisin.”

“Ne alakası var? Şimdi konumuz bu değil.”

“Söz vermeni istiyorum. Ondan sonra anlatırım.”

Gözlerimi devirdim. “Tamam, söz Ernam.”

“Sözünü unutma sakın. Tamam, her neyse...” dedi gözlerini kaçırarak. Kafasında nasıl anlatacağının planlarını oluşturuyordu. “Kahretsin... Aslında Tansar... Senin... Neden hep zor konular bana kalmak zorunda? Bıktım, bıktım.”

Gözlerim kısıldı. “Evet, benim?”

“Tansar... Öz amcanın oğlu,” dedi tek nefesle. “Kurtuldum, yemin ederim kurtuldum şu ıstıraptan.”

Şaşkınlıkla zihnime çarpan kelimeleri kavrayamadım. “Benim amcam da mı vardı? Tansar ile kan bağımın olduğunu sakın söyleme bana!”

“Evet. Ama kesinlikle amcanın bu olanlarla bir ilgisi yok. O çoktan hayata gözlerini yumduğunda Tansar, babanın tahtına senin geçeceğini öğrenince karanlık tarafın gizemli oyunlarına dahil oldu. Kral Hetar hayatını kaybedince meydan Tansar’a kaldı ve tabii ki karanlığın lideri Mersah’a. Sadece önlerinde tek engel sen kalmıştın. Senin Petro’nun kölesi olarak yetiştiğini öğrendiklerinde ise Desina ile anlaşma yaptılar ve zaten gerisini biliyorsun. Yani Desina senin için her şeyi kabul etmek zorunda kaldı.”

“Yani beni tanımadan Tansar ile mühürlenmeyi kabul etti. Hayatım için, yaşamam için...” dedim buğulu gözlerle.

“Mühürlenmeyi kabul etmeseydi, seni saraydan bir daha sağ çıkaramazdı. Arka planda tüm askerler ve hizmetçiler Kral Tansar’ın emrindeydi. Yani Ronza ve Desina sadece babandan kalan emaneti korumak için oradalardı. Desina küçük yaşlarda orada büyüdü ve emanet olan saraya prenses oldu. Ağızlarından çıkanlar askerler için geçersizdi Ares. Maalesef oyunların gerçek yüzü böyle.”

“Bunlar... Yani Tansar ile kan bağımızın oluşu sonuçları değiştirmeyecek,” dedim kaşlarımı çatarak. “Yaptıklarının bedelini ağır ödeteceğim.”

Kafasını olumsuz anlamda salladı. “Ona zarar veremezsin. Tansar Eslorad’a zarar veremezsin.”

“Neden veremiyorum? Bunu zevkle yapacağıma emin olabilirsin.”

“Aynı kandan birini öldürürsen Astantra Krallığı’na ait kurt nişanesini sonsuza kadar kaybedersin. Bu krallığın önemli bir kuralıdır. Bunu Tansar da çok iyi biliyor. Bu yüzden babanı Mersah öldürmüş. Kendi öldürseydi kurt nişanesine sahip olamazdı.”

Kahretsin...

Donuk ifadeyle Desina’nın odasına doğru ilerliyordum. Ernam’ın söyledikleri zihnimde karmaşaya yol açmıştı ve ne yapacağımı bilmiyordum. Bir taraftan kurt nişanesi, bir taraftan sevdiğim kadının mührü.

Odasına geldiğimde bıraktığım gibi uyuyan Desina’nın yanına doğru çömeldim. Ellerim saçlarında dolanırken kalbimin sıkıştığını hissedebiliyordum. “Ne yapacağımı artık bilmiyorum Desina. Tek bildiğim şey var oda seni asla bırakmayacağım. Bu yüzden Astantra Krallığı’nı senin için terk ediyorum. Kurt nişanesinin peşini bırakıyorum,” dedim durgunlukla. Yavaşça dudaklarımı alnına yerleştirdim. Teninin sıcaklığı tekrar doğru bir karar verdiğimi hissettiriyordu. Dudaklarımı geri çekip yüzünün her noktasına hayranlıkla bakıyordum. “Benim için pes etme olur mu? Sakın beni bırakma... Sakın.”

Yoksa... Yaşama tutunamadan yaprak gibi rüzgâra kapılırım. Çünkü benim köklerim sensin.

.

.

.

.

Bölüm sonu

2 yorum