
...
Yolculuğumuza eşlik eden toprak yol, Büyücüler Tapınağı’nda yaşanmışlıkları geride bırakmamıza yardım ederken ormanlık alanı terk edeli epeyce zamanın geçtiğini bulutların yer değişimleriyle anlamıştık. Güneşin bizleri terk edişi yaklaştıkça kalacak bir mesken bulmamızın gerekliliğini biliyorduk. Bu yüzden etrafa göz geçirip ilerlemeye devam ediyorduk.
Gözlerim Rina’ya istemsizce kaydığında göz göze geldiğimizi fark ettim. Görmezlikten gelip önüme bakmayı tercih ettim. “Nerede kalacağımız konusunda fikri olan var mı?” diye sordum aniden.
Ernam, işaret parmağını patika yola doğru uzattı. “Şu ileride yolun sonunda ev görünüyor. Bacasından duman tütüyorsa, normal insanlara denk gelmiş olabilir miyiz? Belki misafir kabul ederler, ne dersiniz?”
“Bilmiyorum. Güven olur mu?” diye sordu Leda endişeyle.
Rina sırıttı. “Ares yanımızdayken başımıza ne gelebilir ki? Bence korkunuz manasız. Onun yanındaysak güvendeyiz demektir.”
Leda şaşkınlıkla bize bakınca zor yutkundum. Konuyu değiştirmek için, “Her neyse. Bence bir göz atalım. Eğer bir şeyler sezerseniz bahaneyle oradan çıkıyoruz,” dedim.
“Tamam,” dedi Ernam. “Umarım şirin bir aile rolü yine bizi karşılamaz.”
Şirin aile... Ah Kahretsin! Hatırlayamamak çok zormuş.
Bacasından tüten dumanlar sayesinde fark ettiğimiz evin camlarından kandil sızmıyordu. Bu yüzden biraz gergin olsam da uyumuş olabilirler diye düşünmeden de edemedim. Atlarımız yürür vaziyetindeyken eve ulaşacağımız patika yola geçiş sağladık. Karanlığın çöküşü yarasaların uykularından uyanmalarını söyledi ve Karanlığın Varislerini ağırladı. İçimde bulunan ruhun huzurlu olduğunu hissedebiliyordum. Bedenimle olan uyumu gözlerime korkuyu aşılıyordu sürekli. Aksine karanlık taraf korkusuzdu ama ben korkuyordum işte... İnsanın farklı bir evrene aitmiş gibi hissetmesi zor olmalıydı çünkü ben artık kimlik hengamesinde boğuluyordum. Zihnimde oluşan bu dolambaç, artık kesilmeliydi.
Zor görünüyordu ama imkansız da değildi.
Evin merdivenlerine yaklaştığımda atlardan indik. Ernam atlarla ilgilenirken elime kılıcımı aldım. Camlardan aydınlık yerine karanlık sızan evin kapısını yavaşça tıklattım fakat karşılığını alamadım. Hiç önemsemeden kapıyı araladığımda arkamda şaşkın bakışların dolandığını hissedebiliyordum.
“Evet, yine eve insanca giremiyoruz,” dedi Ernam. “Çünkü biz haydut olduğumuz için bu evi de soymaya geldik.”
Leda işaret parmağını dudaklarına dokundurdu. “Sessiz olsana. Evde biri olsa açardı.”
“Yani?” dedi şaşkınlıkla. “Evde biri olmayınca izinsiz girmemiz normal bir şey mi? Ah sizi gerçekten anlayamıyorum. Bazen kimlerle yolda olduğumu düşünüyorum ama maalesef geç kaldım vazgeçmek için.”
“Onu mu demek istedim ben şimdi?”
“Sanırım demek istemiştin küçük kız,” dedi gülümseyerek.
“Sen bana ne zaman küçük demeyi bırakacaksın?”
“Bırakmak istemiyorsam?”
Durmaları için bıkkınlıkla arkama baktım. “Ne zaman susuyorsunuz? Siz ikiniz, fazla ses çıkarır oldunuz. Artık bir durun, durun artık yeter.” Seslerini kestikten sonra içeriye adımlarımı hızlandırdım. Camlardan içeriye sızan ay ışığı perde arkasından içeriye kesik gölgelere neden olurken masada bulduğum kandili yakmak için fitili ateşledim. Aniden karşımıza çıkan farklı görünümlü varlık yüzünden evde çığlık sesleri yankılanması kaçınılmaz oldu. Bu yüzden kılıcımı boynuna dayamak zorunda kaldım. Kırmızı irislerine işlenmiş, siyah göz bebekleri korkutucu görünüyordu. Saçları siyah, beline kadar uzundu. Buğday tenliydi, dudakları gözlerinin aksine pembe tonlarındaydı. Kıyafeti bir büyücüyü çağrıştırıyordu bana. Uzun, asimetrik çizgili kol detayları ve önden düğmelenmiş ayak bileklerine kadar uzanan çiçek desenli bir elbise giymişti. Ya da bu kıyafeti evde bulmuş da olabilirdi.
“Ne istiyorsunuz benden?” diye sordu endişeyle.
“Dilimizi biliyorsun.”
“Sakin ol Ares,” diye uyaran Ernam yanıma yaklaştı. “Onun zararı olmaz. Sadece Efrasto Krallığı’ndan kaçan bir Tetora Herpi.”
Kılıcımı boynundan geri alıp çatık kaşlarımı Ernam’a çevirdim. “Yani? Daha açık konuş.”
“Efrasto ırkı, Tetora Herplerini acımasızca katlediyor. Uzun zamandır Mersah ırkının yok olmaması için böyle saçma, uydurma bir kehanete kapıldı. Irkın sonunu getirip büyülü kılıcın lanetinden kurtulacaklarmış. Saçma bir inanış yüzünden hayatları tehlikede.”
“Evet,” diye onayladı Rina. “Efrasto Krallığı’nın en saçma inanışlarından biridir. Bu şekilde zararsız ve kimseye kötülüğü dokunmayan Tetora Herplerini katlediyorlar. Maalesef tüm gerçekler bundan ibaret.”
Leda sıkıntıyla nefes verdi. “Peki, sizden geriye kaç kişi kaldı? Yani senin dışında ulaşamadıkları Herpler oldu mu?”
“Evet, var. Ama yeryüzünün farklı bölgelerine dağıldık. Efrasto ırkından saklanmak için tüm Herpler kayboldu. Maalesef sayımız oldukça az.”
Ernam kolumu kavradığı gibi beni arkaya doğru çekiştirdi. Kimsenin duymaması için, “Şimdi ne yapacağız?” diye fısıldadı. “Senin ne yapacağını artık tahmin eder oldum. Sakın aklına geleni yapacağını söyleme.”
“Evet,” dedim aniden. “Su Elislerine onunla gideceğiz.”
“Ama-”
“Bu şekilde sırtımı ona döneceğimi nasıl düşünürsün? Savunmasız şekilde onu burada bırakmamı bekleme benden.”
“Efrasto ırkı onların peşinde. Bu yüzden Herpler başımıza bela olabilir Ares. Bu düşüncenden vazgeçmelisin, hayatlarımız tehlikeye girer.”
Kaşlarım çatıldı. “O zaman gideceğin yere benim de gelmemem gerekiyor, değil mi? Çünkü Efrasto ırkı benim de peşimde. Buna ne dersin?”
“Şey... Kahretsin ki haklısın, çok saçmaladım,” dedi gözlerini kaçırarak. “Tamam, onu burada tek bırakmıyoruz. Artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu karıştırmaya başladım. Konuşmalarımızı unut gitsin.”
Elimi omuzuna dokundurdum. “Beni anlamana sevindim.”
Bazen yaşadığımız olaylar bizlere doğruları unutturuyordu. Ne yapmamızın gerektiğini kalbimiz söylerken, zihnimiz ile çatışmaya girince fikir ayrımına düşüyorduk. Zihin ve kalp çatışması, düşünce ve vicdan çatışmasıydı. Düşünce bazen yanılabilirdi ya da kalbimiz de. Bunun en doğrusunu anlamak ise çatışmayı artılarıyla eksileriyle değerlendirmekti. Zor durumda kalan Herpin bana olan artıları öncelikle insanlığımın getirisi olacaktı ve Efrasto ırkının ona ulaşamaması bir kez daha kazanmamı sağlayacaktı. Eksileri ise, Efrasto ırkını daha çok üzerime çekecek olmamdı.
Ama bu kesinlikle umurumda değildi.
Evde bulunan minderlerin birine oturdum. Hiçbir şey olmamış gibi davranmama şaşkınlıkla baktılar. “Neyi bekliyorsunuz? Tüm geceyi ayakta geçirecek değilsiniz?” Ernam, Leda ve Rina yanıma doğru sıralandıklarında gözlerim Herpe kaydı. “Ayakta beklemene gerek yok.” Çekingen şekilde duvar dibine oturdu. “Adın nedir? Öğrenmemde bir sakınca var mı?”
Kafasını olumsuz anlamda salladı. “Hayır tabii ki yok. Adım Roya.”
“Maalesef, ben ırkınıza ait pek bir bilgi sahibi değilim.”
“Tetora Herpleri doğanın koruyucularıdır. Bizler nereyi mesken tutarsak orası korumamız altındadır. Beni öldürmediniz, bunun için artık sizlerin koruyucunuzum,” dedi başını eğerek. “Bunu kabul ederseniz sevinirim.”
“Kabul ediyorum. Ayrıca güneş doğunca buradan gidiyoruz. Su Elislerini biliyor olmalısın. Sen de bizimle geliyorsun,” dediğimde şaşkınlıkla yüzüme baktı.
Gülümsedi. “Bu doğru mu... Bende sizinle gelebilir miyim?”
“Evet, doğru. Seni burada bırakamam.”
Gülümsemesini görünce mutlu hissettim. Artık sayımız arttıkça Bay Tresya’nın tepkisini daha çok merak ediyordum. Birçok misafir ağırlayacaktı ama en önemlisi de beni. Sonuçta oradan kızı Zuri tarafından zevkle kovulmuştum. Bana karşı oluşturduğu duvarın nedenini pek anlamasam da oraya her şeye rağmen gidecektim. Yolculuk bu denli düşünceleri önüme sererken gözlerimin ağırlaştığını hissediyordum. Göz kapaklarıma söz geçiremediğim için bulunduğum yerde kendimden geçmek üzereydim.
“Peki, sizler kimsiniz?” diye sordu Roya. “Şaşkınlıkla sormayı unutmuşum.”
“Ben, Astantra Krallığı’nın Baş Kâhini Ernam. Bu yanımda duran sevimsiz kız Leda. Diğeri sonradan bize kancayı takmış olan öfkeli şahıs Rina,” dedi isteksizce. İşaret parmağını bana uzattı. “Şurada oturan uykucu kişiyi öğrenmene de pek gerek yok aslında. Kendini grubumuzun lideri sanan, haydut kılıklı çoban.”
“Çoban?” diye şaşkınlıkla soran Roya gözlerini bana çevirdi. “Hiç çobana benzemiyor.”
“Peki neye benziyor?”
Neye? Sakin Ares, sakin... Yok beni sınıyor bu adam.
“Soyluya. Kesinlikle bir krallığı yönetecek kadar zeki ve güçlü görünüyor. Ben böyle hissettim.”
Ernam’ın aniden gülmeleri kulaklarımızı çiziyordu. “Daha neler, bu mu öyle görünüyor?”
“Şimdi saçma davranışlarının hiç sırası değil Ernam,” dedim öfkeyle. “Kendine gel.”
“Sadece bilmesine şaşırmıştım.” Tepki göstermeden gözlerine bakmaya devam ediyordum. “Tamam,” dedi gözlerini kaçırarak. “Konuyu hemen değiştiriyorum.”
“İyi edersin.”
Gözerini tekrar Roya’ya çevirdi. “Peki, beni ilk gördüğünde ne hissettin? Dikkatlice bak çünkü ilk görüşlerini sabırsızlıkla bekliyor olacağım.”
Bu kâhini kesinlikle yem edeceğim...
“Aslında söylemesem daha iyi,” dedi panikle. “Utanabilirsin.”
“Merak etme yanımda övgülerini kaldıramayacak bir kız da yok. Onlar beni pek önemsemezler,” dedi kaçak gözlerle Leda’ya baktığında. “Bir kadının beni övmelerine aldırış dahi etmezler.”
“Peki sen bilirsin,” dedi kendinden emin şekilde. “Saçlarından dolayı Tetora topraklarında bizleri güldüren soytarılara benzetmiştim.”
Leda ve Rina kendilerini tutamadıkları için gülmeye başladılar. Ben gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırmayı tercih ettim ama bu zor olacaktı. Ernam ile göz göze gelmemeye çalışıyordum. Kaçamak gözlerle baktığımda ellerinin saçlarına uzandığını fark ettim. Saçlarını geriye atıp düzeltmeye çalışıyordu. “Kıvırcık saç zordur bilirsin. Bu yüzden dağılıyorlar. Aslında çok da kıvırcık değillerdir ama rüzgârda birbirine geçiyorlar sürekli. Ama soytarı demene alındım şimdi. Biraz abarttın bence.”
“Sen de bana sevimsiz demiştin?” diyen Leda ile göz göze geldiler. “Bence layığını buldun.”
“Yani ortamın havasını değiştirmek istemem de mi suç oldu? Bak ne güzel eğleniyoruz şurada. Hem, ben gerçekten çok acıktım.” Aslında Ernam yakışıklı bir adamdı ama ona bu övgüleri yapmaktan dahi çekiniyorduk. Sonuçta şımarık bir kişiliğe sahipti, daha fazla bizi öfkelendirecek kibirli davranışlarda bulunabilirdi. Özellikle Leda’ya.
Leda, Büyücüler Tapınağı’nda hazırladıkları üzerleri sıkıca kapatılan toprak kapları araladı. Arpa ekmeği, koyun eti, haşlanmış yeşil sebzeler ve pirinç lapası bulunuyordu. Ekmeğimizi paylaşıp yanımızda getirdiğimiz kaşıklarımızı yemeklerimize daldırmaya başladık. Roya biraz garipti ama onun da yemesi için zorluyordum. Bende kolumu zor hareket ettirip yemek yemeye çalışıyordum çünkü uykusuzluk ağır basıyordu.
-Ares...
Kaşığı ağzıma yaklaştıracakken sabit kaldım. Ağzımda lokmalar büyürken kulaklarıma ses uğramıştı yine. Neden sadece seslendiğine anlam veremesem de yol boyunca susmuştu. Tek kelime dahi etmeden yakamı bırakmış gibiydi. Tekrar sesini işitmem isteksizce endişelenmeme neden olmuştu.
-Ölümsüz düş nedir bilir misin?
Elimdeki kaşığı bırakıp tuhaf davranışlar sergiliyordum bir yandan. Herkesin dikkatini çekmekle gecikmedim. Leda ve Ernam sesler duyduğumu anladılar fakat, Roya ve Rina karanlık ruh taşıdığımı bilmedikleri için tavırlarıma anlam veremediler. Bu yüzden sakin kalmaya çalışıp tekrar elime kaşığımı aldım. Herkesin karanlık ruhumu öğrenmesini istemiyordum.
Çünkü kimseye güvenmiyordum.
-Ölümsüz düş...
-Ölümsüz düş nedir bilir misin?
Tekrarlanan soru zihnimde yuvalanmıştı. Beynimin hücreleri cevabı bulmak için çaba sarf ediyordu fakat, bunu anlamam imkansızdı. Kalbimin ritimlerine söz geçiremediğimi anlayınca üzerime daha da gelmek için ısrar etmek istiyordu. Seslerden rahatsız olduğumun zevkine varmak hoşuna gidiyordu.
-Bu gece seni ölümsüz düş karşılayacak.
“Ares?” diye seslenen Ernam ile göz göze geldim. “Sana bir şey sormam gerekiyor. Ama özel. Benimle gelir misin?”
“Tamam.”
Ayağa kalktığım gibi ona uyum sağlayıp dışarıya çıktım. Kapının önünde gecenin karanlığı yatıyordu ve tüm bu sessizliğin ürpertici bir nedeni olmalıydı.
“Neler oluyor?” diye sordu. “Yemekte iyi görünmüyordun. Bir şeyler mi duydun?”
“Ölümsüz düş ne demek?”
Kaşları çatıldı. “Efrasto tarafından düş göreceksin. Anlamı bu.”
“Neden bunu önceden belirtti? Neler planlıyor?”
“Bilmiyorum,” dedi sıkıntıyla. Yanıma yaklaşıp kolumda bulunan nişaneye baktı. “Kırmızı. Hâlâ kırmızı.”
“Büyüyü çözdüğümüz için bize iyice düşman oldular. Sanırım oyunları daha da çıkmaz bir hâl alacak Ernam.”
“Bence ne yapacaklarını şaşırdılar. Kazanmaya çok yakınız.”
“Rina’ya dikkat etmelisin. Gözlerini dört aç,” dedim endişeyle.
Şaşkınlıkla gözlerime baktı. “Rina ne alaka şimdi? Bay Janıs bizimle gelmesini istemişti sadece.”
“Su Elislerine ileteceğimiz kutu önemli olabilir. Bu yüzden dikkat etmeliyiz. Belki de seslerin anlamı budur.”
“Tamam ama ben yeniden kutuyu kontrol etmiştim, kilitliydi,” dedi şaşkınlıkla. “Roya için ön yargıda bulunmuştum, şimdi de sen Rina için aynı şeyi yapıyorsun.”
“Roya zararsız bir koruyucu dememiş miydin? Rina önemli bir kutu taşıyor Ernam. Bu yüzden peşimize düşebilirler,” dedim ve hızlı adımlarla eve giriş sağladım. Yemeklerini yedikten sonra uyumak için minderlere oturdukları gibi başlarını duvara yaslamayı tercih etmişlerdi. Tüm gece soluksuz ve rahat bir uyku diliyordum. Ama Rina hiçbir şey demeden yanıma oturunca ne yapmaya çalıştığını anlayamadım.
Gözlerini yüzümde uzun bir süre gezdirdi. “Biraz korkuyorum. Sadece sana yakın uyumak istedim, hepsi bu. Rahatsız olduysan gidebilirim?”
“Hayır olmam ama-” Devamını getiremeden başını omuzuma yasladı. Kolumu sımsıkı kavrayıp sarıldı ve uyumak için gözlerini yumdu. Gözlerim Leda ve Ernam’a kayınca gülümsediklerini fark ettim. Aldırış etmemek için gözlerimi yumup uykuya dalmaya çalışıyordum.
Aklım kokusunu aldığım Rina’da kalmışken zor dalacağım bir uyku beni bekliyordu.
...
“Kızıl gökyüzü tüm gizemini avuçladı ve senin için aşkın sonunu çağırdı,” diye söyleyen Mersah avuçlarında sevdiğim kadını tutuyordu. Desina’yı kurtarmak istedim ama ayağıma dolanan prangaların ucunu kel ve iri cüsseli Han Muhafızları tutuyordu. Üstün gövdelerinde bulunan kanlı kılıç nişaneleri karanlığın üstünlüğünü göstermek için duruyordu ve korkusuz bakışların önünde gözlerimden sızan kanlar yere damlıyordu. Kılıç nişanesinin isteği olmuştu, karanlık taraf kazanmıştı.
“Desina’yı hemen bırak!” diye bağırmam onlar için önemsiz, cılız bir sesten ibaretti. Ölümüne şahit olacak gözlerimden kurtulmak isterdim ama bunu izlememi zevkle bekliyorlardı.
“Ölümsüz düş nedir bilir misin Ares?”
“Bilmiyorum!”
“Ölümsüz düş nedir bilir misin Ares?” dedi tekrar.
“Sana bilmiyorum dedim, bilmiyorum!”
“Gördüğümüz düşlerin birçoğu kaybolur. Ama bu gece gördüğün düş ölümsüz olacak. Yani uyandığında gördüklerin hayatına karışmış olacak ve sen buna şahit olurken ben zaferin tadını çıkarıyor olacağım.”
Desina’nın boynunu tutup acımasızca sıkıyordu ve ben buna çaresizce bakıyordum. Gözlerimin önünde nefes alamıyordu, boğuluyordu. Dilime vurulan mühür yüzünden seslenemedim. Dizlerimin üzerine çöktüğüm toprakta çırpınmakla yetiniyordum. İleriye doğru sürünüyordum fakat Han Muhafızları beni geriye doğru çekiştiriyorlardı. Desina’nın yüzü mosmor olmuştu artık, nefes alamayınca çırpınmaları kâfi kalmıştı.
Artık yaşamıyordu, ölmüştü.
“Ares!” diye bağırtı işitince uykumdan sıçrayarak uyandım. Rina korkulu gözlerle yüzüme dokunuyordu. “Sadece kâbus görüyordun. Umarım iyisindir.”
Leda bir bardak dolusu suyu bana doğru uzattı. “İçmelisin, iyi gelecektir.” Tepkisiz şekilde suyu aldım, birkaç yudumdan sonra geri verdim çünkü su ruhumu rahatsız ediyordu. “Her şey kâbustu. Hepsi geçti, sakin ol.”
“Geçmedi,” diye kelimeler dudaklarımdan zorla döküldü. “Bu kâbus gerçekti.”
“Nasıl yani?”
Ayağa hızlıca kalktım. Harabe evin dışına çıktığım gibi atıma doğru hızla yürüyordum. Güneşin etrafı yeni yeni aydınlatmasına aldırış etmedim, bu yüzden fevri davranışlarımdan dolayı erkenden yola çıkacaktık. Atıma binecekken Rina kolumu kavradı. “Sakin ol Ares. Neden acele ediyorsun? Sadece gördüğün geçici bir düştü.”
Gözlerimi gözlerinde sabitledim. Adımlarımı üzerine atınca kıpırdamamıştı.“Kolumu bırak. Sakin olamıyorum. Sakin olmam artık imkânsız, anlıyor musun beni? Ne isti-” diyemeden dudaklarıyla sesimi kesti. Sertçe yerleştirdiği dudaklarının tutkusunu hissettiğim için ne yapacağımı bilemedim. Şaşkınlığımı üzerimden atınca geri adım attım. “Sen...”
“Evet, seni öptüm. Bundan hiçbir zaman pişman olmayacağım. Çünkü seni seviyorum Ares. İlk gördüğüm andan beri seviyorum,” dedi buğulu gözlerle. Ağzımdan kelimeler çıkamadı, aksine gözlerim şaşkınlığımı zaten ona iletiyordu. Ne yapacağımı bilemezken, aynı şaşkınlığı Ernam ve Leda da yaşıyordu. Büyük bir çıkmaza sürüklenmiştim.
Büyük bir çıkmazdı.
Kahretsin. Bu kadarını tahmin etmiyordum.
.
.
.
.
Yeni karakterimiz Roya, bir koruyucudur. 300 yaşına kadar yaşayabilen Tetora Herpleri olağanüstü güçlere sahiptirler.

