İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 27 · 16 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 27

ÖLÜMSÜZ DÜŞ

8. BÖLÜM

ÖLÜMSÜZ DÜŞ

•

∞ Bazı düşler kaybolur, bazıları ise gerçekleşir. Biz gerçekleşen kısmındayız. Ama olmamalıydık.

•

₹ Ares

Karmaşık duyguların tek bedende toplanabilmesi karanlık tarafın zihnime bir oyunuydu. Aydınlığa çamur bulaştırıp beni iki farklı ruha büründürdüler. Kurumuş yaprak misali rüzgârın ince, narin dokunuşlarıyla yere doğru salındım. Zamanla parçalanıp toprağa karışmayı beklerken şiddetli bir rüzgâr beni farklı yöne doğru savurdu. Bu yön; iki farklı yola çıkıyordu.

Geçmişime ve geleceğime.

Geçmişim birçok yalanlar barındırıyordu fakat geleceğim daima dürüst olmak adına gerçekleri karşıma çıkarmak için çabalıyordu. Ama acı bir sözü vardı ki... Tuzaklara dikkat etmem için beni uyarıyordu sürekli. Çünkü gerçeklere adım atarken birçok kez sırtımdan hançerlenecektim. İhaneti en dibe kadar tadacaktım.

Dün olduğu gibi.

Büyücüler Tapınağı buna örnekti ve tapınağı korumakla görevli olan muhafızların aslında Kral Tansar’a boyun eğdiklerini görünce ihanetin en büyüğünü yaşayan büyücülere ders niteliğinde olmuştu. Artık büyük bir savaşın ortasındaydık. Dostu ve düşmanı ayırt etmek imkansızdı, çoktan kamufle olmuşlardı sinsice.

Adımlarımı takip eden Bay Janıs ile geniş, kenarlarında sıralı taşların olduğu uzun yolda ilerliyorduk. Ağaçların üzerine konan kuşlar sanki yol boyu bizi gözlemlemek için sabırsızlanmışlardı. Büyücüler Tapınağı’na ilk geldiğimiz ânı karşımda gördüğüm köprü hissettirince amaçlarım zihnime çarptı. Desina’yı burada bulmayı umut etmiştim ve kesinlikle ona ulaşacağımı hissetmiştim.

Ama maalesef olmadı. Başaramadım.

Göğsümde hissettiğim sıkışma yüzünden duraksamak zorunda kaldım. Acıyan kalbime dokunup onu yerinden çıkarmak istedim sanki. Parmaklarımın arasında sıkışan keten gömleğimi çekiştirdiğim saniyeler, uzun dakikalara eşlik ediyordu ve tüm ruhumu, kalbimi benden sökmek istiyordu. Bu hissiyatın nedenini çözemesem de korkularım benimleydi, kötü haberler alacağımı fısıldıyordu. Bunun endişesine kapıldığımda ise sadece aklımda tek bir kadın vardı, tek bir kadın.

Bir şey oldu, kötü bir şey. Yoksa, Desina...

“İyi misin Ares?” diye sordu Bay Janıs. “İsterseniz bugün yola çıkmayın?”

“Burada artık kalamam. Zaman kaybediyorum, oyalanmam büyük bir hata olur benim için.”

“Hâlâ bunun başımıza geldiğine inanamıyorum,” dedi hayretle. Tek elim kalbimdeyken gözlerine baktım. Endişeli gözlerinin birçok şeyi açığa vurma isteği vardı. “Astantra Krallığı ile olan dostluğumuz son buldu. Büyücüler olarak Kral Tansar’ın oluşturduğu ihanetin üzerimizde bıraktığı etkisi çok ağır. Tüm muhafızlarımız soruşturmada ve birçoğu zindanda. Biz bir yalanın içinde yaşamaya devam ediyormuşuz halbuki. Dostluğumuzun süreceğini söylediği gün bize oyun oynuyormuş.”

“Bunun için çok üzgüm. Babamın emanetine sahip çıkamadım. Dostluğunuza sahip çıkamadım. Bunda benim payım olduğunu düşünüyorum ben. Her şeye çok geç kaldım.”

“Tüm bunların seninle bir alakası yok Ares. Karanlığın bizleri yok etme isteği zaten ilelebet. Asıl sorun sensin, yani onların istediği karanlık. Onlara karşı bu şekilde nasıl savaş açabilirdin ki?” Önceden bildiğini belli etmişti artık.

Ne?

Şaşkınlıkla ağzım aralandı ama kelimeler dudaklarımın arasında düğümlendi. Derin nefes alıp sakince verdim. “Siz ne zamandan-”

“En başında biliyordum,” dediğinde hayretim daha da arttı.

“Hiçbir şey söylemediniz... Ama neden nişanemin hesabını benden sormadınız? Neden sustunuz ve sadece olacakları görmek istediniz?”

“Doğru,” diye beni onayladığı sırada başını salladı. “Ama Ares Eslorad olduğunu bilmiyordum. Başta Kral Hetar’ın oğlu olduğunu anlasaydım zaten seninle iletişime geçmek isterdim ben. Yusufçuk ısırığı sayesinde Efrasto Krallığı’nın karanlık ruhunu taşıdığını ve hatta onun seslerini işittiğini anlamıştım. Şebboy çiçeğinden etkilenmen ve su havuzunda yangın çıkarman... Bunlardan şüphelenmiştim. Pun, yani Apran buraya yabancı bir isimle girmiş çünkü seninle aynı hedefi taşıyordu. Bunu sayende anlamış oldum.”

“Desina’yı aradığımı nasıl anladınız?”

Gülümsedi. “Desina’yı bulmak için üst derece öğrencilerin dersine aniden girdiğini söyleyenler oldu diyelim. Burada isteğimiz dışında hiçbir sır bulunmaz. Eğitimciler olarak neler olduğunu birbirimize duyurmaktan asla çekinmeyiz ve bu sayede aramızdaki bağı kimse koparamaz.”

Tüm tapınağa bir kadını bulmaya gelen Astantra Krallığı’nın veliahttı olarak akıllara kazınmadığım kalmıştı, bu da oldu.

Ernam’ın, Leda’yı alıp tapınaktan ayrıldıklarını görünce Bay Janıs ile sır olmaktan çıkan konuları kapatmak zorunda kaldık ve bu benim işime gelmişti bir yandan. “Artık buradan ayrılma vaktim geldi,” diye geçiştirmek istedim. “Zor zamanlar oldu ama hepsini atlattık.”

“Bunu almanı istiyorum,” diyerek avuçlarımın arasına kum saatini yerleştirdi.

“Bu nedir?”

“Pun’un benden çaldığı ve senin tekrar bana ulaştırdığın kum saati. Yoksa unuttun mu?”

“Hayır,” diye endişeyle yalan söyledim. “Tabii ki unutmadım.”

“Pun’un sadece amacı Desina’yı bulmak değildi. Bu saati çalmayı da amaçlıyordu.”

Pun olayını tamamen unutmuş olmam büyük bir çıkmaz. Kum saatini ne ara buldum ben? Kahretsin...

“Size yalan söylemeyeceğim Bay Janıs.” Gözlerine baktım. “Gerçi söylemiştim ama itiraf etmek istiyorum.”

Kaşları çatıldı. “Hangi konuda?”

“Ben, Pun konusunu hatırlamıyorum. Diğer ismini duyduğum anıda,” diye kelimeler dilimden zorla ayrıldı. “Karanlık tarafın zihnimi ele geçirmesinin kolaylaştığını görüyorum. Maalesef unutmamın ilk adımını bana bu şekilde gösterdiler. Bunu nasıl...”

“Farkındayım,” dedi ve avuçlarıma yerleştirdiği kum saatine baktı. “Kalbindeki ölüm büyüsünü kum saati sayesinde hızla çözmen gerekiyor. Ne kadar hızlı olursan, unuttuğun şeyler bir o kadar da azalır. Unutmana neden olan maalesef kalbinde bulunan zincirler. Bu zincirler yasak kalbi taşıman için senin duygusuz bir veliaht olmanı hedeflediklerinden kaynaklanıyor.”

“Kum saatinin özelliği nedir?”

“Zincirleri kırmanı gerektirecek objeleri, yolları, canlıları yani her şeyi sana işaret edebilecek güçtedir. Kum saatine güvenebilirsin,” dedi gülümseyerek. “Umarım işini kolaylaştırır.”

Kum saatini sıkıca tuttum. “Buna çok sevindim. Minnettarım Bay Janıs.”

“Ben de Büyücüler Tapınağı’na yaptıkların için minnettarım Ares. Senin sayende içimizdeki hainleri ortaya çıkarabildik.”

“Hadi gitmiyor muyuz?” diye yanımıza yaklaşan Ernam, ortamın havasını değiştirdi. “Öğrenci olmaktan bunalmıştım. Az daha sonsuza kadar şebboy kaynatmak zorunda kalacaktım. O neydi öyle... Derslerinizi gözden geçirmeniz gerekiyor Bay Janıs. Öğrencilerinize işlevi yüksek olan dersler ayarlamalısınız. Kusura bakmayın ama bence sizin dersleriniz eğlenceden ibaretti.” Dalga geçiyordu.

Kaşlarını çattı. “Ya da öğrencilerimi gözden geçirmem gerekiyordu, değil mi Sorya ya da Ernam?”

“Siz Ernam diyebilirsiniz. Daha kolayınıza gelir sanki?”

“Aslında bu bir suçtu ve cezasız kalmamalıydı,” dedi tek kaşını kaldırırken. “Derslerimden önce bu konuyla ilgilensem daha iyi olacak sanırım?”

Tehditkâr bakışlar karşısında zor yutkundu. “Ama artık cezasız kaldı... Artık kurtuldum değil mi Bay Janıs? Ya da sizin ikinci isminiz her neyse...” Telaşla kolumu sımsıkı kavradı. “Hadi gidelim Ares... Yoksa ceza alırsam kesinlikle Sorya olarak sonsuza kadar burada eğitim görmek zorunda kalacağım. Şebboy çiçeği kaynattığımda yüzüne sıkarım bilmiş ol. Sakın beni burada bırakayım deme.”

“Sen kimi tehdit ediyorsun,” dedi Leda ve cebine sakladığı parfümü Ernam’ın yüzüne sıktı. Gözlerine girdiğini için acıyla koşturuyordu önümüzde. “Artık bir yanlışını daha görürsem yine sıkarım bilmiş ol Ernam.”

“Ares yaptığını görüyorsun değil mi?” dedi gözlerini ovuştururken. “Eğer bir gün ölürsem, ölüm nedenim Leda’dır bunu böyle bil.”

Bay Janıs’ın yanında çocuksu davranışları yüzünden gerginleşmiştim. “Tamam, sakin olun artık. Saçma atışmalarınızın hiç yeri değil.” Gözlerimi Bay Janıs’a çevirdim. “Kusura bakmayın efendim. Artık ben bunları alıp gitsem iyi olacak. Kendinize iyi bakın. Umarım tekrar karşılaşabiliriz.”

“Senin gitmeni pek istemesem de... Umarım,” dedi hüzünlü bakışlara. “Söylediklerimi sakın unutma ama,” Bir kez daha uyarmak istemişti. “Başlamazsan, karanlık tarafa yakınsın demektir.”

“Umarım söylediklerinizi başarabilirim. Bunu her şeyden çok istiyorum efendim.”

Son göz teması bana yansıtmak istediği duyguları hissettirince adımlarımızı buraya ilk uğradığımız köprüye doğru ilerletiyorduk. Aklımdan birçok sorular geçiyordu ama bazen cevaplara ulaşmak için bazı şeyleri kaybetmem de gerekiyordu. Cevabı olmayan sorular kaybedeceğim şeyleri hayatıma bulaştıracaktı.

Diğer konu: Büyücüler Tapınağı’na gelmek için geçtiğimiz Yahsar ormanı... Ormanın emrine amade olan ağacın, tapınağa sızan muhafızlara zorluk çektirmeden geçmelerine izin verdiğine yemin edebilirdim. Sonuçta Yahsar ormanı Büyücüler Tapınağı’nı korumakla yükümlüydü. Onun izni olmadan kuş dahi uçamazdı. Kesinlikle bu ağaca bir şey olmuştu ve ben bunun ne olduğunu çok merak ediyordum.

Atlara bindiğimiz gibi köprüye geçiş sağladık. Etrafı kolaçan ederek ilerliyordum ve Yahsar ormanını tekrar aşmamın gerekliliğini biliyordum. Ernam arkasına aldığı Leda ile atını yanıma doğru hizaladı. Yürür vaziyetteyken, “Kum saatini sana vermiş,” dedi sevinçle. “Umarım işimize yarar.”

“Umarım.”

“Kral Tansar tekrar Büyücüler Tapınağı’na gelir mi sence? Yoksa-”

“Mümkün değil,” diye lafını böldüm. “Büyücüler ikinci bir ihaneti kabul etmezler. Tacı almak için hayatının en büyük hatasını yaptı. Gizli askerlerini üzerime sürmüştü resmen. Bundan sonra oraya adım atması demek kendi canını tehlikeye atmak demektir.”

“Doğru,” dedi Leda. “Ben de sanmıyorum. İkinci bir aptallık yapmayacaktır.”

“Peki tacı istemesinin nedeni neydi sence? Bu adam nasıl rahatça Astantra’nın kralı olabiliyor?” diye sorduğumda köprüyü geçtiğimiz gibi toprak yolda ilerliyorduk. “Gerçekten kim bu adam?”

Ernam zor yutkundu. “Kim?”

“Kim olacak, Tansar?”

“Çok da önemli değil Ares.”

Ne söylüyor bu!

Atımın yularını kendime çektiğim an duraksadım. Çekingen gözlerini kaçırdı ama durmak zorunda kaldı. “Ernam... Tekrar yalan duymak istemediğimi sana söylemiştim. Yanılıyor muyum?”

“Evet söylemiştin.”

“O zaman?”

“Bunu Su Elislerine vardığımızda sakince anlatsam?” dediğinde gözlerini aşağıya kaçırdı. “Söz veriyorum, senden bir şey saklamak yok. Sadece göreceğim öfkenin şimdi zamanı değil. Su Elislerine vardığımızda sana yemin ederim söyleyeceğim. Öfkenin gerçekten zamanı değil.”

Öfke?

Kaşlarım çatıldı. “Umarım bir gün Astantra’nın kâhinliğini yapacağın güne lâyık olursun. Çünkü Kral Tansar’ı öldürdüğümde yanımda dürüst ve zeki insanları görmek istiyorum. Özellikle de dürüst insanları...”

“Ne söylesen haklısın,” dedi bakışlarını kaçırarak. “Sana hak veriyorum. Bu konuda yalan söylersem o zaman hemen öldür beni tamam mı?”

“Anlaştık.” Tek kaşım havalanınca yönümü karşıya çevirdim. Atımın yularını salladığım an ilerlemeye devam ediyorduk. Ernam’ın neden anlatmak istemediğini anlayamamıştım ama yalan söylediğini sezdiğimde yollarımız kesin olarak ayrılacaktı. Ben geçmişimi kovalamakla meşgulken bacağıma sarılan ellerden kurtulmak zorundaydım. Çünkü hedeflerime engel olup, geri adım atmamı sağlıyorlardı.

Bu şekilde gerçeklere asla yaklaşamazdım.

Bu şekilde asla intikam alamazdım.

...

Büyücüler Tapınağı’na giriş sağladığımız Yahsar ormanı görüş açımıza girdi. Sarmaşık ağaçların arasında sakince ilerliyorduk ama aklımız buraya geldiğimiz ânı bize hatırlatmak için çırpınıyordu. Ağaçların sessizce yerlerinde beklemelerine karşılık, emrine amade oldukları parıltılı ağaç gözlerimize yansıdı. Üzerinde uçuşan peri tozları şirin görünmesini sağlıyordu fakat gizlendiği yerden çıkarak pençelerini kalbimize geçireceğini zaten biliyorduk. Cebimden sızan ışıltı dikkatimi dağıtınca kum saatimi elime aldım. Camdan yapılmış, gözyaşını anımsatan küreleri çevreleyen metal çerçeve, kum saatini başlatmak için ters dönmüştü. İnce belden diğer cama ulaşan kaya tozlarının parlaklığı gözlerimi başka yöne kaçırmama neden oldu.

“Gözlerim... Bakamıyorum,” dedim acıyla.

“Meğer çözmemiz gereken bir diğer büyümüz tam da yakınımızdaymış,” dedi Ernam. “Efrasto ırkı her noktayı ince ayrıntısına kadar düşünmüş. Bir zinciri belirlerken Büyücüler Tapınağı’nı da hedefe almışlar. Burayı koruyan ağaç, Efrasto ırkına boyun eğmek zorunda kalmış.”

“Su Elislerini kurtarmak için beş başlı yılanı öldürmem gerekiyordu. Peki bu ağaca ne yapmam gerekiyor?”

Ernam, “Attan iner misin Leda?” dediğinde şaşkınlıkla sessizliğimizi sorguladık. Leda ne yapmak istediğini merak edip attan aşağıya indi. Ernam da yere indiği gibi ben de ona uyum sağladım.

“Aklında ne var?” diye seslendim tekrar.

“Ağacı ben hallederim. Siz Leda ile yan yana durun çünkü sarmaşıklar üzerinize salınacaktır. Sanırım kılıcına fazlası ile ihtiyacın olacak ve tabii ki gücüne. Kendinizi kollayın.”

“Kendini tehlikeye atmana gerek yok,” dedim endişeyle. “Ben hallederim.”

Sırıttı. “Gizemin sesine doğru yürümek, benim de hakkım. Bu sesleri işitenlerin en büyük sırrı sadece ona uyum sağlayıp hedefe doğru yürümektir.” Beni dinlemeyip ağaca doğru yürümeye başladı. “Hadi kendinizi kollayın!”

Bazen kâhinliği tutuyor, söylediklerinden bir şey anlamıyorum.

Leda ile atların yularlarını tuttuğumuz an, bizden uzakta olan zeytin ağacına sıkıca bağladık. “Bu kâhin ne yapmaya çalışıyor Ares?” diye sordu. “Ağaca gittikçe yaklaşıyor.”

“Bilmiyorum. Tek bildiğim şey Ernam’a pek güven olmadığı. Bu yüzden biz yine de kendi önlemimizi almayı ihmâl etmeyelim.”

“Hâlâ yaptıklarından dolayı ona güvenemiyorsun değil mi? Her ne kadar affettim desen de kalbinin köşesinde yara oluşuyor?”

“Maalesef doğru,” dedim sıkıntıyla. “Başkaları yüzünden bana ihanet etmiş olsalar dahi, bunu atlatmam kolay olmayacaktır. Güven kolay kazanılan bir şey değildir.”

“Seni anlıyorum,” dedi ve omuzuma dokundu. “Ama bir gün onlara tam anlamıyla güven duyacaksın. Özellikle Desina’ya.”

“Umarım. Çünkü o benim âşık olduğum kadın. Ona güvenmek istiyorum.” Elime kılıcımı aldığım gibi atların yanından uzaklaştık. Leda’nın eline de kılıç vermeyi ihmâl etmeyip Ernam’ın yaklaşmakta olduğu ağacın elli adım gerisinde olacakları bekliyorduk. Tüm sarmaşık ağaçlar toprağı sallayınca peri tozlarına sahip olan ağacın emir verdiğini anlamıştık yine. Bu emir her şeyden önemliydi. Canımızı almak istiyordu ve bunu gerçekleştirmek için sinsice Ernam’ın yaklaşmasını bekliyordu. Ernam’ın ayaklarının altından akıp giden toprağın kıpırdadığını görmem, endişelenip kılıcıma daha da sarılmama neden oldu. Üzerinde bulunan tozlar tüm ormana karıştı, hatta göz gözü görmeyecek kadar havayı kapladı. Ernam elini ağacın kabuğuna değdirip gözlerini yumunca bize doğru salınan sarmaşıkları fark ettim ve Leda’ya baktım.

“Sana tüm kalbimle güveniyorum Leda.”

“Biliyorum, çünkü ben de sana güveniyorum,” dediğinde gülümsedi.

Sırt sırta dayandığımızda yaklaşan sarmaşıklar kılıçlarımızın darbelerinde parçalara ayrılıyordu. Ağacın emirlerini uyguladıkları gibi yeniden üzerimize salınıp bizi yok etme amacıyla hızlanmışlardı. Leda’nın darbelerine hayran kaldığım için gülümsedim ve önümdeki sarmaşığı parçalayıp gözlerimi Ernam’a çevirdim. Eli hâlâ ağacın gövdesindeydi. Gözlerini sımsıkı yummuştu, ağzından dökülen karmaşık kelimeleri sesli şekilde söylüyordu. Her kelimelerinden sonra ağacın öfkesi daha da şiddetlenirken çevresinde mor renkte dumanlar oluşmuştu. Dumanlar ağacın çiçeklerini kurutup toz hâlinde rüzgâra kapılmıştı.

Bize salınan sarmaşıkların sayıları artarken içimde gezinen hissi uygulamak istedim. Kılıcımı dikey şeklinde toprağa saplayınca bizi saran ateşten çember, korumasına aldı. Leda yorgunlukla bileklerini serbest bıraktı bunu görünce. Çember rahat bir nefes almamızı sağlamıştı çünkü bize yaklaşan sarmaşıklar alevlerin etkisine kapılıyordu.

“Sanırım yeni kalkanını keşfettin Ares,” diye söylendi Leda nefes nefese kalmış şekilde.

Gözlerine baktım. “Öyle oldu. Ama ben sıradaki koruyucularımın ne olacağını gerçekten merak ediyorum. Aklım buna takıldı.”

“Zincirin çözümünden sonra başımıza gelecek olan bela sarmaşıklar ise, sanırım koruyucuların da gökyüzünde süzülen kanatlı yaratıklar.”

“Ne?”

“Geliyorlar,” dedi işaret parmağını gökyüzüne tutarak. “Muhteşem görünüyorlar Ares.”

Gözlerimize yansıyan kanatlı yaratıkların bize doğru yaklaştıklarını gördükçe yakından neye benzediklerini seçmemiz kolaylaşmıştı. Koruyucularım Astantra’ya ait Taua ejderhalarıydı. Onlarla ilgili birçok hikayeler okumuştum. Uzun dikenli, kızılımsı kanatlarına konmuş sarı alımlı çizgilere, iri zırhlı gövdeye ve yüzüne resmedilmiş iki dev siyah bilye görünümlü gözlere sahiptiler. Uzun tırnaklarıyla kayalıklara kondukları anda, tüm sarmaşıklara ateş püskürtmekle gecikmemişlerdi. Cehennemi andıran sıcaklığın ortasında kalmıştık. Ateş çemberine artık ihtiyacım kalmadığı için avuçlarımı sıkıca kapattığımda sönmüştü.

Ernam’ın yorgunluktan dizlerinin üzerine çöktüğünü fark edince sönmeye başlayan alevlerin arasından yanına ulaşmak için koşturduk. Yanına yaklaşıp karşısına çömeldim. “İyi misin?” Ses vermeyince gözlerim Leda’ya gidip geldi. “Ernam! Her şey son buldu. Kendine gel.”

“Ölüyorum sandım,” dedi kelimeleri yutarak. “Ama ağacı büyüden arındırdım. Artık Büyücüler Tapınağı tekrar güvende. Tabii en önemlisi ölüm büyüsünün bir zinciri daha yok oldu.”

Gülümsedim. “Evet, bunu sen başardın.”

“Hayır, biz başardık.”

Elimi uzatıp kalkmasına destek oldum. Yanında olduğumuz ağaca gözlerimizi çevirdiğimizde ne hâle geldiğini görmüş olduk. Büyüden arındığı için yenilenmiş gibi görünüyordu. Peri tozlarını rüzgarla buluştururken, dallarının sakince hareketlendiğini bize hissettiriyordu. Tüm sarmaşık ağaçların yeniden yeşillenmesini emretmişti. Çevresine yaklaşan birçok Mavi Morfo Kelebekleri ağaç dallarında açan renkli çiçeklere konduklarında dalgınlaştım. Küçük yaşlarda Minas ile yaşadığımız bir anımız gözlerimin önünde canlanmak istiyordu çünkü.

★

“Koş Minas!” diye seslendiğimde ayağı takılıp dizlerinin üzerine düştü. Arkama döndüğüm gibi yanına hızlanıp yerden kalmasını sağladım. “Acele etmeliyiz. Peşimizdeler.”

“Tamam abi.”

Hızlıca elini tutup kaldırdığımda tekrar ileriye doğru koşmaya devam ediyorduk. Kalabalık insanların pazarda erzak alımını fırsata çevirmek istemiştim ardımızdaki adamları atlatmak için. Önümdeki mavi kelebeğin camı olmayan harabe eve girdiğini görmem, peşine düşmemi işaret etmişti sanki. Bizi kovalayan adamların göz hapsinden kaçmak için kelebeğin girdiği eve giriş sağlamak aklıma gelen tek çözümdü. Delinmiş ve çürümüş kapının bizi koruyacağını sandığım için sımsıkı kapattım. Minas’ın duvarla, orta boylu ahşaptan yapılma dolabın arasına saklandığını görünce hemen yanına gidip ben de gizlenmek için çömeldim.

“Bunlar bizden ne istiyorlar abi? Ben tezgâhlarına zarar vermek istememiştim. Bilerek çarpmadım.”

“Tezgâhına çarptığımız kişiler değildi Minas. Bizi kovalayanları ben de tanımıyorum,” dedim başını okşayarak. “Onların gitmelerini beklemekten başka çaremiz yok.”

“Çok korkuyorum.”

Başını göğsüme yasladım. Kollarımın arasına aldığımda, “Ben yanındayım. Seni koruyacağıma söz veriyorum,” diye söylendim. “Seni her zaman koruyacağım tamam mı?”

“Beni koruyacağını biliyorum abi.” Sıkıca sarılmıştı. “Sen beni hep korursun.”

Önümüzü kapatan dolabın üzerine konan mavi kelebeği tekrar görünce şaşkınlığım arttı. Harabe eve gelmemizi söyleyen oydu ve şimdi bizi gözetliyor gibiydi. Kanatlarının kenarlarını belirgin eden siyah şeritler, kadife görünümlü maviyi içine hapsetmişti. Her kanat çırpışında iki rengin karışımı karanlığı ve gökyüzünü çağrıştırıyordu bana.

“Gitmişler!” diye yabancı bir ses işitince kalp ritimlerim hızlandı. “Nereye kayboldular!” Bizi bulamadıkları için uzaklaşarak gidiyorlardı.

“Gelmiyorlar Minas. Gelmiyorlar, sakin ol. Gözlerini kapatmana gerek yok.”

“Ben sakinim abi ama gözlerini kapatan sensin?” dedi sırıtarak.

Aniden gözlerimi araladım. Minas’ın bana bakacağını tahmin etmemiştim. “Gözüme toz kaçmıştı. Baksana burası çok kirli, gözümü kapatmam normal yani, değil mi Minas?”

“Gözüne korku kaçmış da olabilir ama?”

Kaşlarım çatıldı. “Ben korkmam. Hem sen nereden öğreniyorsun bunları? Yoksa...”

“Hayır,” dedi kafasını sallayarak. “Loy ile kesinlikle arkadaşlık yapmıyoruz.” Tepkisiz şekilde gözlerine bakmaya devam ettim. Endişeye kapıldığını hissedince gülmemek için kendimi tutuyordum. “Sen Loy’dan bahsetmiyordun sanırım?”

Kafamı olumlu anlamda salladım. “Kesinlikle aklımdan geçmemişti.”

“Kesinlikle?”

“Evet, kesinlikle.”

“Artık buradan gidebiliriz,” dedi gözlerini kaçırarak. Konuyu değiştirdiğini sanıyordu.

Ayağa kalktığımda dolaba konan kelebeğin gittiğini fark ettim. Gözlerim onu bir süre aradı ama ondan geriye hiçbir izine rastlayamadım.

★

Kendime geldiğimde dalmış olduğum geçmişin pençesinden kurtuldum. Gözlerimin buğulandığını hissettim. “Sana verdiğim sözü tutamadım Minas. Seni koruyamadım,” diye ağzımdan kelimeler sessizce benden uzaklaşıp gitmişti. “Tutamadım sözümü, seni koruyamadım lütfen beni affet. Lütfen.” Gözyaşlarımı görmemeleri için ardıma dönüp siliyordum bir yandan.

“Ares?” diye seslenen Ernam’a baktım. “Hadi Su Elislerine gidelim artık.”

Kafamı olumlu anlamda sallayıp atlara doğru yürüyorduk. Karşımda bulunan ejderhaların görevlerini tamamladıklarını anlamıştık ve bizi terk edeceklerini hissettik. Devasa kanatlarını kaldırdılar ve gökyüzünde bulunan bulutların arasına gizlenerek kayboldular.

“İkiye bir,” dedi Leda.

Ernam şaşkınlıkla baktı. “Ne? Anlamadım?”

“Büyücüler Tapınağı’nda bire bir diyordun ya hani? Büyüyü çözdüğün için öne geçtin. Sanırım kâhin olalı bir fare tuttun Ernam.”

Kahretsin yine başlıyorlar...

“Tabii ki, sen beni ne sandın Leda? Bakıyorum galibiyetim seni rahatsız etmiş.”

“Yok rahatsız etmedi, sadece biz şapşal Ernam’a alışkınız. Böyle bilgili bir kâhine dönüşünce kendimi garip hissettim. Sanki yabancı biriyle yolculuğa çıkmış gibiyim,” dedi alaycı bir dille.

“Pes, yemin ederim pes ediyorum. Yok ne galibiyeti, ben zaten çoktan sana yenilmişim,” dediğinde sesinden kulaklarıma buz gibi bir esinti yerleşti.

Aramıza tekrar hoş geldin şapşal kâhin...

“Bana yenilen tek sen değilsin Ernam.”

“Ne? Başka kim sana yenilmiş!” diye öfkelenince saçmaladığını fark ettim. Bu yüzden kaşlarımı sakin olması için havalandırıp kafamı olumsuz anlamda sallıyordum. Gözlerini tekrar Leda’ya çevirdi. “Yani... Şey...”

Kaşlarını çattı. “Sen neden bu kadar büyük bir tepki verdin ki şimdi? Benden bir şey mi saklıyorsun?”

“Hayır, sadece... Her neyse ben saçmaladım işte. Sen anlatmaya devam et.”

“Sarmaşıklardan bahsediyordum.”

Konuyu değiştirmek için, “Evet, Leda muazzam bir savaşçı çıktı,” diye atıldım. “Sarmaşıklara savurduğu kılıcı resmen parlamıştı. Sanırım bu kız geçmişini hatırladığında bize savaş açacak.”

“Hayır ne savaş açması. Korkutma beni, ben böyle biri olmak istemiyorum.” Çok üzülmüştü.

“Şaka yapıyordum,” dedim gülümseyerek.

“Gerçekten çok başarılısın.” Ernam hâlâ kendinde değildi. Leda, atlara doğru ilerlerken iyice yanıma yaklaştı. “Az daha her şeyi batırıyordum Ares. Kıskanç bir adama dönüşme yolundayım. Bu da aşkın evresinde var mı?”

“Maalesef var. Ama bir gün gerçekten Leda’ya açılmalısın. Kendini hazır hissettiğin an aşkını itiraf et ve kurtul.”

“Ne? Bunu yapamam,” dedi endişeyle. “Hem geçmişini hatırlamıyor. Bir gün hatırladığında ya beni reddederse?”

“Başka birinin Leda’yı ellerinden almasını mı istiyorsun? Buna katlanamazsın. Sadece aşkını itiraf edeceksin. Gerisi artık ona kalmış. Eğer sevginin karşılığı yoksa, en azından denemiştim dersin. Sonra pişman olmaktan iyidir.”

“Seni şimdi daha iyi anlıyorum,” dedi hüzünlü bakışlarla. “Desina o lanet adamın mührünü-”

Susması için kafamı salladım. “Lütfen sus. Şu konuyu sakın açma.”

Cevap vermesini beklemeden atlara ilerliyordum. Atlara biner binmez bir ses gitmemize engel oldu. “Durun!” Gözlerimi tapınaktan geldiğimiz noktaya çevirdiğimde hayretim ve merakım daha çok artmıştı. Büyücüler Tapınağı’ndan gelenin Rina olduğunu anlayınca atlardan inmek zorunda kaldık. Rina da atından inip yanıma yaklaştı. “Ben de sizinle geliyorum. Beni Bay Janıs gönderdi.” Elime uzattığı not kağıdını alınca gözlerim harflerde geziniyordu.

Ares, Rina’nın Su Elisleri Tresya’ya bir mesaj iletmesi gerekiyor. Bu yüzden seninle gelmesini kabul edersen çok memnun olurum.

Baş Büyücüler Eğitmeni Janıs Oarvis.

“Gelebilir miyim?” diye sordu tekrar. “Umarım size yolda yük olmam.”

“Hayır, böyle düşünmene gerek yok. Sadece ne iletmen gerekiyor, onu görmek istiyorum,” dedim merakla.

Yünden yapılma çantasından aldığı ahşap kutuyu uzattı. “Bunu vermem gerekiyor. İçinde ne olduğunu ben de bilmiyorum. Sanırım kilitli.”

“Üzerinde Bay Janıs’ın damgası var,” dedim kutuyu inceleyerek. Tekrar çantasına yerleştirmesi için uzattım. “Tamam, hemen yola çıkmalıyız.”

Atlarımıza bindiğimiz gibi uzun yolculuğumuza ilk adımlarımızı attık. Önce ormanda lanetten arınan ağacı arkamızda bıraktık sonra yusufçuğun kolumu ısırdığı gölü de sakince geçtik. Ama Rina’nın aramıza katılmasını isteyen Bay Janıs’ın, Tresya’ya ne gibi bir mesajı olacağını merak ediyordum yol boyunca. Bu mesaj Su Elislerinin geleceği ile ilgili olabilirdi ya da Büyücüler Tapınağı ile ilgili.

Peki Rina?

İsmimin Ares olarak tapınak tarafından duyurulmasına eşlik ettiği gecede bana karşı olan bakışları kalbimde sıkıntı hissettiriyordu. Kişiliği hakkında en ufak bilgi sahibi değildim ve gözlerinde benim için anlamsız olan duygular vardı. Bu duyguların bende karşılığı olmadığı için onu üzmekten korktuğumun bilincindeydim. Çünkü benim kalbim tek kişiye aitti. Her ne kadar aramıza ihanetler girse de Desina’nın masum olduğunu biliyordum.

Her ne kadar bedenimde karanlığa ait iz taşısam da kalbinin berraklığını hissediyordum. Bu yüzden ikinci şansı verdiğim kadını hayatımda istiyordum.

Sadece onu ve bir çift bal rengi gözlerini istiyordum.

Sonsuza kadar...

.

.

.

.

Not: Görseldeki Rina.

Bölüm sonu

2 yorum