
...
Yolumuzun sonu boş bir araziye çıktığında gözlerim etrafta dolanıyordu. Yerlerde önceden rüzgâr tarafından taşınan samanlar bulunuyordu ve yakınlarda atların olabileceğini düşünüyordum. Atlar sadece kurtuluş değildi, kötü niyetli insanları yolumuza çıkaran elçilerde olabilirlerdi. Yavaş ve sakin adımlarla sessizliği dinlerken ayağıma bir şey saplandı. Önceden yere dökülmüş bir sıvı yüzünden ayağımı hareket ettiremiyordum.
“Neler oluyor?” diye sorunca endişeyle gözlerime bakıyordu. “Desina buradan çıkman lazım.”
Elime aldığım aynayı uzattım. “Al şunu ve kaç!”
“Ne? Hayır!”
“Kaç Sidelya! Git buradan! Hem de hemen!” diye bağırdım. Sidelya beni bu şekilde terk etmek istemediği için kafasını olumsuz anlamda sallamasına rağmen tekrar tekrar bağırmamdan dolayı aynayı aldığı gibi geri adım atmak zorunda kaldı. Gözyaşları içerisinde yanımdan koşarak uzaklaşıyordu ve ben kahverengi atların üzerinde pelerinli Gornasno Cadılarının ufukta göründüğünü fark etmiştim. Kaçmak için bacağımı sıvıdan çıkarmaya çabalıyordum fakat uzun, deri postallarımın içine çoktan sızıp ayaklarıma değmişti. “Kahretsin,” dediğimde sesimin cılızlığını işittim. Saç diplerimden sızan ter damlaları artık her şeyin çok geç olduğunu duyuruyordu. Bedenim kaskatı kesilirken gözlerim atlarından inerek yanıma yaklaşan cadılarda sabitlendi. Yüzlerinde zaferin mutluluğunu okudum, hatta duydum. Bu zaferin sonsuza kadar süreceğini düşündükleri için yanılıyorlardı ama şu an ânın tadını çıkarmaları için güzel bir fırsat ellerine geçmişti.
“Zavallı. Elimizden kaçtın ama kurt kapanına takıldın,” dedi ve karşıma doğru çömeldi. Çenemi kavradığında tutmaması için yüzümü sertçe yana kaçırdım. “Yoksa söyleyecek bir şey bulamadın mı?”
Ağzımdan sızan kanın çenemden akıp toprakla buluştuğunu görünce ölümümün yaklaştığını hissettim. “Bu kurduğun kapan da ne? Bana neler oluyor?” dedim cadılara ait Zeor diliyle.
Zifiri yüzünde oluşan tebessümüne karanlık dişlerini de yansıtıp ayağa kalktı. Karanlığı bir varoluş olarak bana kabul ettirmeye çalışmak için boğazını temizlemek adına yere tükürdü.
“Mahzende içirdiğimiz sıvı kanına karışmış. Bu yüzden kan kusuyorsun.”
“Kalbimde çarpıntı var. Gözlerim bulanıklaştı. Artık sizi net göremiyorum.”
“Kendini o kadar akıllı sanıyorsun ki. Sana ne gibi etki sağladığını söylediğimizde şifaya ulaşacağını düşünüyorsun. Yakında felçli kalacaksın, zaten şifayı elde edemezsin.”
Kahretsin. Baldıran otu. Kapanı sağladıkları karışımın içerisinde baldıran otu var. Tenime işlediği için felçli kalacağım.
Arkasına dönüp hızlı adımlarla atına doğru yaklaştığında diğer cadılara beni yerden kaldırmalarını emretti. Omuzlarımdan kavradıkları gibi ayaklarımı yerde sürterek bindirecekleri ata doğru sürüklüyorlardı. Yerle temas eden ayaklarımı hissedemediğim için gözlerime buğulu cam uğradı. Camın ardındaki geleceğim duvarları aşmak için uğraşıyordu ama buna izin vermeyen kirli eller yüzünden sonuma doğru yaklaşıyordum.
Bu sonu baykuş önceden duyurmuştu bana.
Ölüme yaklaştığımı ve hiç acımadan gerçekleşeceğini duyurmuştu.
Bunu bildiğim halde adımlarım ona ulaşmaktan çekinmemişti. Mahzenden kurtulmanın eşsiz nefesini solumayı düşünüyordum halbuki, ama adımlarım her zaman karanlık pencereyi bana fısıldamıştı. Artık ona doğru ilerliyordum. Cadılar bedenimi atın üzerine yüz üstü serdiklerinde bacaklarım ve kollarım aşağıya sarktı. Kayan yolda hedeflerine yaklaşıyordum ve sımsıkı yummak zorunda hissetmiştim yorgun gözlerimi. Uzun bir bekleyişin ayak sesleriydi bu atların arasından geçen rüzgâr... Bizi dilediği yöne doğru savuruyordu.
Acımasızdı. Asla merhameti yoktu.
Atların duraksadığını görünce bedenimi kavradıkları gibi aşağıya indirildim. Uzun sıralı ağaçların arasındaydık ve yakınımızda göl de bulunuyordu. Omuzlarımdan çekiştirilip iyice göle doğru yaklaştırıldım. Ayaklarımın altından kayan toprak parçaları göle doğru akıp giderken kendi yansımamı görmemi sağladı. Dağılmış saçlarım, gözlerimin altına çökmüş morluklar ve çatlamış dudaklarım bana verdikleri hastalığın bir parçasıydı. Çenemden aşağıya doğru yayılıp bedenimi çoktan hareketsiz bırakmıştı. Önceden parmak uçlarımda hissettiğim öfke, şimdi sadece gözlerimde yuvalanıp ağlamam için zorluyordu beni. Bakışlarım hüzünlüydü, hatta isyan başlatmak için çırpınıyordu.
İsyanımın en zor yanı seslenemediğim birine aitti. Sesimi duyuramadığım ve ona son kez söyleyemediklerimde gizliydi. Kalbimin en derinlerinde yatanları bilmeden öldüğümü duyacaktı bir gün ve ben sadece onu ölümümle gülümsetecektim.
Çünkü gerçek Desina’yı tanımıyordu. Leke olarak aklına kazınmıştım. Büyük bir leke olarak kalmıştım zihninde.
Elveda Ares... Ve sana yaşattıklarım için gerçekten çok üzgünüm... Gerçekten.
Kollarımı ileriye doğru ittirmeye çalışan cadılar yüzünden gözlerimi sımsıkı yumdum. Göz pınarlarımdan sızan iki damla çoktan benden önce göle ulaşmıştı. Bir ses, beni peşlerinden göndermeyi engelledi. Tekrar gözlerimi aralayıp cadıların yönlendirmesiyle sese doğru dönmek zorunda kaldık.
Bu sesler Sidelya ve Benzar’a aitti.
“Bırakın onu!” diye seslenen Sidelya’yı hiç olmadığı kadar öfkeli gördüm. Üstelik cadıların dilini bildiğini benden saklamasına çok şaşırdım.
“Sen dilimizi biliyor muydun?” diye soran Benzar’ın şaşkınlığı ortadaydı.
“Nasıl oldu bilmiyorum ama, dillerini bu kader aynasını elime aldığım andan itibaren biliyorum.”
Ne? Bu nasıl olur?
Cadılardan biri gülümseyerek birkaç adım onlara yaklaştı. “Bakıyorum zavallı kabile üyesi Sidelya ayağımıza kadar gelmiş. Seni cesaretlendiren şey şu yanındaki düzenbaz cadı mı? Ona uyumamalısın, seni önümüze bir yem gibi atabilir.”
“Beni pek hafife alma. Gözlerine inanamayacağın kadar zeki biri olduğumu sen de biliyorsun,” diye söylenen Benzar’ın bizim tarafımızda olmasına şaşırmadım çünkü onun zaten cadılara olan isyanını biliyordum. Ares’in ismini işittiğinde verdiğim safirden yapılma kolyenin boynunda hâlâ asılı olduğunu görünce biraz olsun rahatlamış bulundum.
Benzar’ın kendinden emin tavırlarına karşı, cadılara şenlik olan bir ortamın arasında kalmıştık. Sırıtmaları tüm ormanın kuşlarını kaçıracak türdendi ve cadıların sesleri kulaklarımızı çiziyordu. “Pekâlâ,” dedi. “Buraya bizi neşelendirip güldürmek için geldiğinizi anladık. Ama şimdi şaklabanlığın bittiyse gidebilirsiniz.”
Kendilerini dikkate almadıklarını sezen Sidelya, “Onu bırakın ve karşılığında kader aynasını geri alın,” dedi. Kader aynasını uzattığını görünce kalbimin deli gibi attığını hissettim. Maalesef söylemek istediklerimi duyuramadım.
Hayır! Hayır, bunu yapma! Aynayı sakın verme!
“Artık baykuşların gereğini yapın. Bu iki ucubeye aldırmadan onu sonsuzluk uykusuna salın!” dedi umursamaz tavırla. Kader aynası artık onlar için bir anlam taşımıyordu. Cadılar için benim ölümüm daha değerliydi. Büyücüleri öldürmek Gornasno Cadılarını ezelden beri mutlu ediyordu.
Öfkeden parmaklarını avuçlarında sıkan Sidelya, “Geberin!” diye bağırdı. Gözlerine öfke işlendiğinden beri yerde gezinen toprak tanelerinin rüzgâr sayesinde taşındığını fark ettim. Cadılar neler olduğunu anlayamadıkları için korkulu gözlerle rüzgârın hortuma dönüştüğünü gördüler. Sidelya avuçlarını aralayınca hortum gökyüzünü delecek şekilde yükselmişti. Şiddetti fazlaydı ve bu yüzden cadıları kendine doğru çekmeye çalışıyordu. Gözlerimize giren toprak taneleri görüşümüzü kısıtlamakla gecikmemişti.
Şaşkınlıkla Sidelya’nın gücüne odaklanmıştım. Kader aynası ellerinde canlanmıştı ve ona güç aşılamıştı. Önce cadılara ait Zeor dilini, sonra rüzgâr elementini... Ama buna sadece Astantra’nın veliahtları sahip olabilirdi. İnanamıyordum. Sidelya, aslında Minas olabilir miydi?
Evet, o Ares’in kız kardeşi Minas! Kader aynası bu yüzden Ares’i göstermişti... Şimdi de saklı olan güçlerini açığa çıkardı.
Hortumu cadıların üzerine doğru ittirince zorlanan bedenleri artık teslim oldu. Teker teker içine giren cadılar son canlarını verdiklerinde, omuzlarımdan kavrayan cadılar her şeye rağmen beni göle doğru sertçe ittiler. Bedenim sırt üstü suya girdi. Suyun ardına geçtim ama gözlerimi kapatmadım. Aksine bedenim derinlere çekilirken dalgalara vuran huzmeler son kez görüş açıma ulaşmıştı. Gölün hareketlerine üzerinde yüzen yosunlar da dahil oldu ve benimle en dibe doğru batmak üzere yola çıktılar.
Baykuşun sesini işittim ama bu kulağıma yer edinmiş olan çınlamaydı. Ölüm sabırsızlıkla vaktini bekliyordu. Şimdi ben o son saniyeye yaklaşmıştım. Son yolculuğuma ağzımdan çıkan baloncuklarla uğurlanıyordum.
...
₹ Sidelya & Minas
Avuçlarımdan yayılan öfke tüm ihtişamlığını sürdürürken cadıların hepsini hortuma çekmeyi başarmıştım. Hortumun hızlanmasını sağlayıp midelerini alt üst ettiğimi hissedebiliyordum. Bir süre devam ettim ve parmaklarımı serbest bıraktım. Gözlerimden akan yaşlarım gücümün tükendiğini hissettirmişti çünkü. Dizlerim yerle buluştuğunda yorgun bedenimi kıpırdatamıyordum. Gözlerim yere serilmiş siyah pelerinlere kaydı.
Yani ölmüş olan leşlere.
Ağaca tutunup hortumun etkisinden kaçmayı başaran Benzar, telaşla yanıma yaklaştı. “Kahretsin, öleceğimi düşünmüştüm.”
“Desina. Desina’yı göle ittiler,” dedim nefes nefese. Kolumu kaldıracak gücü bulamadım.
Benzar göle yaklaştığı gibi Desina’yı bulmak için göz gezdirdi. “Görünmüyor Sidelya! Göl çok derin!”
“Kahretsin! Zamanımız kısıtlı, onu gölden çıkarmalıyız!” dedim. Elimle kendimi desteklediğim gibi ayağa kalkıp Benzar’ın yanına yaklaştım. Elini suya batırdığı için can çekişiyordu ama hedefini gerçekleştirmekten vazgeçmiyordu. “Ne yapıyorsun? Sen karanlık tarafa aitsin, suya değemezsin.”
“Sadece cadıların nişanesini taşıyorum Sidelya,” dediğinde elini içinde gezdirmeye devam ediyordu. Elinden yayılan kırmızı ışıltıları gölün derinlerine ulaştırmayı hedeflemişti. Amacına ulaşınca elini gölden geri çekti. “Şimdi oldu.”
“Ne oldu?”
“Suya Guers sihri işledim. Yani gölde hayat durdu. Tüm canlılar hareketsiz kaldılar. Bu bize zaman kazandırabilir.”
Kaşlarım çatıldı. “Sana güvenmiyorum!” Birkaç adım üzerine atınca endişeyle bakıyordu. “Neden hâlâ yanımdasın, bunu da anlamış değilim!”
“Sakin ol. Sadece yardım etmek istiyorum.”
“Yardım?” dedim imalı şekilde. “Bir cadıdan ilk defa yardım alıyorum. Genellikle öldürmek için var olduğunuzu inkâr edemezsin değil mi?”
“Tabii ki edemem. Böyle bir şeyin inkârı olmaz ama, görüyorsun ki ben senin yanındayım? Neden cadılara katılmadım ve seni ellerinden kaçarken bulduğumda Desina için buraya gelmemizin gerekli olduğunu söyledim?”
“Bu bir şeyi kanıtlamaz,” dedim ve adımlarımı yanına yaklaştırdım. Yüz yüze geldiğimizde yansımamı göz bebeklerine hapsetti. “Eğer bir yanlışın olursa... Ya da göle bıraktığın o Guers sihri sahte olursa... Yemin ederim seni öldürürüm. Sana yemin ederim ki bunu yaparım.”
Gülümsedi. “Tamam. Öldürmek için gözlerini mi kullanmak istersin, yoksa her şeyi parçalayan hortumunu mu? Tercih meselesi ise gözlerinin daha öldürücü olduğunu düşünüyorum. Çok öfkeli bakıyorsun, sakin ol.”
“Söylediklerimi anlamana sevindim.” Bakışlarından ayrıldığım gibi Benzar’ı arkamda bırakıp ileriye doğru yürüyordum.
“Nereye!” diye seslendi. “Ne yapacağımızı tartışmadık! Hey!” Yanıma yaklaşmak için koşuştururken nefes nefese kaldığında kolumu sımsıkı kavradı. “Kime diyorum?”
“Ares,” dedim telaşla. “Bize yardım edebilecek tek kişi o. Eğer başına bir şey gelirse, bu kader aynasını Ares’e ulaştırmamı söylemişti.”
“Nerede olduğunu biliyor musun? Ya da tahminin var mı?”
“Hayır, yok. Sadece Astantra Krallığı’nın veliahttı olduğunu ve Desina’nın ona âşık olduğunu biliyorum.”
“Ne? Astantra Krallığı’nın veliahttı mı? Tansar olduğunu sanıyordum. Cadılar bu konuda bana yalan mı söylemişler yani?” dedi kaşlarını çatarak. “Yok, yemin ederim bunların soyunu ben kendi ellerimle bitireceğim.”
“Aslında Ares Kral Hetar’ın oğlu. Yani Ares’in o krallıkta olması gerekiyordu ama buna engel oldukları için her şey karışmış.”
“Şimdi de benim kafam çok karıştı. Her neyse, atımı ileriye bırakmıştım. Hemen Ares’i bulmak için yola çıkalım. Guers sonsuza kadar sürecek bir sihir değil sonuçta,” dedi ve önümden hızlıca yürümeye başladı. Benzar’a güvenmiyordum ama onu takip etmekten başka da çarem yoktu. Desina için bunu göze alıp karanlığın yetiştirdiği adamın peşinden yolu geride bırakarak ilerliyordum. Kalbim gölde bırakmak zorunda kaldığımız Desina’da kalırken mahzenden birlikte kurtulduğumuzu düşünüyordum. Beni o ucubelerin içerisinden çekip, almıştı. Ona can borcum vardı ve elimden gelenin en iyisini yapıp Ares’i bulmak istiyordum. Ama sonucun ne olacağını kestiremiyordum.
Desina, Ares’e ihanet etmişti. Ya onu affetmemişse? Ya onu bulamazsam...
Benzar, ağaca bağladığı yuları çözüp ata binmem için elini bana doğru uzattı. Gözlerim endişeyle uzattığı elinde gelgit yaşadı. “Hadi ama Sidelya. Zaman kaybetmemeliyiz. Tek şansımız Ares. Göle atlamak isterdim ama nişanem buna izin vermez. Derinlere inene kadar son nefesimi vermiş olurum.”
Kafamı olumlu anlamda sallayıp elini tuttum. Etek uçlarımı toplayıp tek ayağımı üzengiye yerleştirdim. Benzar’ın desteği ile atın üzerine oturdum ama arkama geçmesi gerginliğimi ikiye katlamıştı. Yuları çekiştirip yola koyulmuştuk, maalesef benim aklım çocukluktan kalma travmalarımdaydı. Ellerim titrediğinde geçmişim boynumu sarmaladı hatta boğmak için uğraşıyordu. Gözlerimin önüne uğrayan karanlık tüm gerçekliğiyle karşımda canlanmak istedi. Buna engel olmak istedim ama başaramadım.
★
“Sidelya! Seni lanet olası, neredesin!”
“Sidelya!” diye tekrar bağırdığında elim ayağıma dolandı. Üst kattan korkuyla aşağıya doğru inerken merdivenden ayağım kayıp sertçe aşağıya doğru yuvarlandım. Bileğimin burkulmasına rağmen merdivenlerin tutamağından destek alarak ayağa kalktım. “Seni sakar!” Yanıma gelen üvey babam saçlarımı avuçlarının arasına aldı. “Nefret ediyorum senden! Ne zaman bu sakarlıklarına son vereceksin, ne zaman!”
“Ama-”
“Kes sesini!” diye saçlarımdan geriye doğru iteleyince tekrar dengemi kaybederek yere düştüm. “Aklını başına al Sidelya! Yaşının küçüklüğü umurumda değil! Seni başıma saran o lanet karanlık ırkın hiç olmamasını dilerdim! Senin değerin o gece birkaç altına eş değerdi, hepsi bu kadar! Senden kurtulmak için o geceye lanet okuyorum ama sayende boğazımızdan birkaç lokma geçmişti.”
“Sizlerin elinizde olmaktansa ölmeyi tercih ederdim,” deyince yüzüme tokat attı.
“Seni nankör! Biz olmasaydık sokaklarda leşini köpekler yiyordu! Ya da ırkın tasmasında dolanıyordun!”
Üvey annem sesleri işitip dış kapıyı araladı ve öfkeyle içeriye girdi. “Neler oluyor burada? Lanet olası Sidelya! Yine ne yaptın da kızdırdın adamı!”
“Ben bir şey yap-”
“Sus! Senin evlenme vaktin çoktan gelmiş. Birini buldum, bu evden bir an önce defol git, uğursuz! Seni hayatımızda istemiyoruz!”
“Ne? Ne evlenmesi!” dedim şaşkınlıkla. Burkulan bileğime rağmen ayağa kalktım. “İstemiyorum. Ben kimseyi istemiyorum.”
“Ne demek istemiyorum?” dedi üvey babam. “Hem de hemen olacak bu iş. Ne verirlerse kabulümüz, yeter ki bu evden git! Lanetli ucube!”
★
Gözlerimden birkaç damla yaş çenemden akıp yol aldı. Bana uygun görülen hayatımın yükü çok ağırdı. Omuzlarımda taşımak zorunda kaldığım acıları keşke hiç yaşamasaydım ve benim de diğer insanlar gibi normal bir hayatım olsaydı. Ben bunlardan çok uzaktım ama tek tesellim kızımdı.
Seni seviyorum Pera. Umarım karşılaşırız küçük meleğim.
Benzar’ın eli elimle temas edince olduğum yerde endişeyle sıçradım. Ani tepkilerim yüzünden şaşkındı. “Özür dilerim. Yuları sallarken istemeden çarptım.” Yüzümü ona doğru çevirdiğimde yakınlaşan gözlerimiz içime endişe getirdi. Kaçmak için tekrar yola baktım ama tuhaflığımı sezmişti. “Bak cadılar yüzünden benden tedirginsen-”
“Hayır,” dedim aniden. “Anlatamadığım şeyler var ve bu yüzden travmalarla yaşamak zorunda kalan biriyim. Seninle hiçbir alakası yok.”
“Peki. Senin adına üzüldüğümü bilmeni isterim.”
“İlk önce nereye bakmalıyız, ne düşünüyorsun?” diye ortamın havası değiştirmek istedim. “Asıl hedefimize dönmeliyiz.”
Atı yürür vaziyetine geçince yuları kendine doğru çekiştirip durdurdu. “Bilmiyorum. İşimiz gerçekten çok zor. Karşımıza birinin çıkmasını diliyorum çünkü sormadan Ares’in yerini bulmamız imkânsız.”
Sıkıntıyla nefes verdim. “Desina’ya can borcum var. Lütfen ona bir şey olmasın. Zihnimde sürekli duyduğumuz o baykuş sesleri yankılanıyor. Seslerin nedenini anlamıştı ve ölümünün yaklaştığını söylüyordu.”
“Bunları düşünme artık. Onu kurtaracağımıza yemin ederim, bunu yapacağım,” dedi ve gözlerini sımsıkı yumdu. Ne yapmaya çalıştığını anlayamadım. Parmak uçlarında beliren simli toz tanelerinin rüzgâra kapılarak yanımızdan uzaklaştığı görünce şaşkınlığım artmıştı.
“Bu da neydi?”
Gözlerini araladığında yüzünde zafer gülümsemesi mevcuttu. “Ares’i bulması için gönderdiğim toz yağmuru. Kral Hetar’ın oğlu Ares demem yeterli oldu. Bakalım bizim gizli kahramanımız neredeymiş? Biraz zaman alabilir ama onun yerini bana ileteceğinden emin olabilirsin. Cadıların bu yeteneğimi ellerimden aldıklarını düşünmüştüm ama başaramamışlar.”
“Neden bunu yapıyorsun?” diye şaşkınlıkla sordum. “Bu yardımının asıl nedenini hâlâ bilmiyorum?”
“Gornasno Cadıları. Onlardan nefret ediyorum ve ölmeleri için sizin yanınızda olmak istiyorum.”
“Tek nedeni bu mu?” diye sorduğumda göz göze geldik. Gri ve yeşil karışımı irislerinde öfke gizliydi. İntikamı için yaşama tutunan ama bir o kadar da gözlerini kaplayan sırlı bir perdeydi. “Neden böyle bakıyorsun?”
Gözlerini üzerimden kaçırıp boynunda asılı olan kolyeye dokundu. “Desina şapşal bir büyücü olduğunu biliyor muydu?” dedi gülümseyerek. Öfkeli bakışlarımdan dolayı gülümsemesi son buldu. “Tamam, kızma. Sadece dalga geçiyordum. Ama iyi numaraydı. Desina ve sen fazla akıllısınız.”
“Kolyeyi verme amacını nasıl anladın?”
“Çünkü bu kolyeden bende de vardı. Ama tanıdığım bir kolye olmasaydı emin ol, oyununuza düşmüştüm. Hem Ares’i bu kadar saklamayı istemesi çok ilginç. Bu kız cidden çılgın.”
Gülümsedim. “Çünkü ona çok aşık ve onu herkesten korumayı istiyor. Desina ile tanışmadan önce aşka inanmıyordum. Gerçi hâlâ aşka sıcak olduğum da söylenemez.”
“Ne büyük bir tesadüf ama. Aşka inanmayanın sadece ben olduğumu düşünürdüm. Tabii Efrastolar da dahil.”
“Bir ortak noktamızın olmasına çok sevindim. Aşka inanmamaya devam ediyorum. Bu bana çok yabancı ve hiçbir zaman tatmak istemediğim bir duygu gibi hissettiriyor. Birine bağlanmak istiyorsam da bu kızım olmalı.” Kızımdan her bahsettiğimde kalbim sıcacık oluyordu.
“Kızın mı var?” diye şaşkınlıkla sordu. “Özür dilerim. Şaşkınlığımı gizleyemedim çünkü yaşın...”
“Merak etme. Buna tek şaşıran sen değilsin.”
Karşıdan gelen parıltıyı gördüğümüzde konuşmamız kesildi. Ares’e ulaşmasını sağladığı cisim Benzar’ın avucunda toplanıp üç boyutlu hologram şeklinde bize sunuldu.
Bir tapınağa benziyordu.
“Nerede olduğunu bulduk Sidelya. Ares Büyücüler Tapınağı’nda,” dedi gülümseyerek.
“Hemen oraya gidelim,” diye sevincimi içimde tutamadım. “Umarım geç kalmayız.”
“Bana güven.”
Benzar’ın yuları kavramasıyla yola devam etmemiz bir oldu. Uzun ve sıralı ağaçları aşarak Ares’e ulaşmak için acele ediyorduk. Gökyüzünden süzülen umut ışığı kalbimizde yeniden yeşerecek tohumları hissettiriyordu bir yandan. Desina’yı kurtarabilmemizin hayalini kuruyordum. Bunun kaç gün süreceğini bilmiyordum ama ümit yitirmek yoktu, bunu bana kızım Pera öğretmişti. Yaşadığını dahi bilmediğim kızım, yeniden beni hayata bağlamıştı.
Çünkü sevgi bunun için vardı. Kalbine bağlanan birine kavuşmak için vardı.
Tabii aşk hariç... Aşk olmasa da olurdu.
.
.
.
.
Not: Görseldeki Benzar.
