
...
Adımlarımızı takip eden cadılar yüzünden önümüzdeki uzun ve bitmeyen koridorda koşmaya devam ediyorduk. Ama maalesef elimdeki meşale zayıf düşüp söndü. Gözlerimiz karanlığa karışınca durmak zorunda kaldık.
“Kahretsin!” dedim öfkeyle.
“Hiçbir şey göremiyorum. Böylece devam edemeyiz.”
Elimin çevresinde yayılan parıltılı ışıltılardan aydınlatma desteği sağlamak için çabalıyordum. Meşale gibi olmasa da yola devam etmemize yardımcı olacaktı. “Buralarda mahzeni geride bırakacağımız bir çıkış olmalı. Neden hâlâ çıkışa yaklaşamıyoruz? Umarım yanlış yönde değilizdir,” diye endişeyle söylendim.
İşaret parmağını ileriye doğru uzattı. “Şu neyin gölgesi Desina? Yoksa yakalandık mı? Gerçekten korkuyorum.”
“Sakin ol. Yakalandığımızı sanmıyorum ama umarım orası çıkıştır. Çıkış değilse... İşte o zaman ensemizi kaptırdık demektir.”
Sidelya’nın karanlıkta gözlerinin oyun oynadığını düşünüyordum ama yaklaşınca bir şeyin olduğu ortadaydı. Elimden yayılan ışıltıyı üzerine doğru tuttum. Yosun renginde kabartmalara sahip eski, küflü bir kapıydı. İki basamağını çıktım ve kapı kulpunu tutup geriye doğru açmak için zorluyordum. Aklıma cadılardan kalan anahtar geldi. Kapı kilidine yerleştirip anahtarı rahatça çevirebildim. Kapıyı sakin şekilde geriye doğru ittirince gözlerim içeriden sızan meşalelerin etkisinde kaldığı için adımlarımı odaya zorla ilerlettim. Bu karanlıktan aydınlığa geçen gözlerimin bir isyan biçimiydi.
Sidelya kapıyı kapattığı gibi tekrar kilitledi. “Sonunda.” Kendince kilitlenen kapının bizi koruyabileceğini düşünüyordu. Bunu sorun etmedim, morale ihtiyacı vardı. “Artık yaklaştık sayılır değil mi?”
“İnanamıyorum,” dedim aniden. Gözlerim yirmiden fazla tabutla karşılaştı. Uzun mermerlerin üzerine yerleştirilmiş tabutlar yüzünden kalbimin uyarılarını işitiyordum. Endişeye kapılmamak için nefesimi uzunca ciğerlerime çektim ve yavaşça bıraktım. Ahşaptan yapılma tabutların içinde bulunan cesetler şaşkınlığımın eseriydi. Üzerleri açık tabutlar kemikleşmiş bedenleri taşıdıkları için odada kötü bir koku hakimdi, bu yüzden rahatsız olmamız kaçınılmazdı. “Burayı ne amaçla kullanıyor bunlar...” Kendi kendime neler döndüğünü sorguluyordum.
“Lanet olsun. Bu odadan hemen gitmeliyiz,” dedi Sidelya.
“Evet de-” Sidelya’yı onaylamıştım ama ileride gördüğüm tabut dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Tabutun içinde bulunan tek çürümemiş beden buydu ve onun kime ait olduğunu anlamaya çalışıyordum. “Kahretsin...”
“Evet de ne?” diye sordu. “Cadılar yaklaşmıştır Desina. Oyalanmamız büyük bir hata olur. Zaten şu lanet olası yerden bıktım.”
“Bu,” diye şaşkınlıkla çıktı ağzımdan. “Bu gözlerimizin önünde boğazını kestikleri kadının bedeni.”
Şaşkınlıkla tabuta baktı. “Bunların amacı ne? Ölüm dairesine kanlarını hapsedip, bedenlerini tabuta koymalarını ve burada tutmalarını gerçekten anlayamıyorum. Aklımı kaçırmak üzereyim.”
“Ben de bilmiyorum ama bu iki boş tabut bize ait Sidelya. Bizim için ayarlamışlar.”
“Neyse ne. Artık gidelim,” dedi geri geri adım atarken. Gözlerindeki endişeyi görünce tabutları ardımızda bıraktığımız gibi karşıda bulunan beş basamaklı merdivene yaklaştık. Merdiven yukarıya doğru ilerleyen taştan koridora geçmemizi sağlamak üzere tasarlanmıştı. Yer altından yer yüzüne ulaşmamız için son aşamadaydık ve çıkışa yaklaştığımızı hissediyorduk.
Esaret... Sanırım şimdi bu harfleri daha iyi anlıyorum. Özellikle bunu acımasızca yaşamış olan birini...
Koridor sonunda ayaklarımız yeşil çimenlere bastı. Uzun ağaçların karmaşıklığı nereye gideceğimizi saklamıştı. Ürpertici kuş sesleri korkularımıza yenilerini ekleyince gözlerim Sidelya’ya kaydı. Kolunu tutup bilmediğim bir yola doğru çekiştiriyordum. “İyi misin?” diye sordum. “İyi görünmüyorsun. Zor olanı başardık artık gerisi kolay olacaktır.”
“Bu sesler... Biz hangi ormandayız? Gideceğimiz yeri biliyor musun?”
“Hangi ormanda olduğumuzu bilmiyorum. Tek bildiğim şey şu lanet olası mahzenden biraz olsun uzaklaşabilmek. Mahzenin etkisinden çıkabilmemiz zor olacak. Hâlâ kendimi kapalı alanda hissediyorum. Umarım şu baykuş sesleri de başımıza iş açmaz.”
“Nasıl yani?” dedi ürkerek. “Bize ne yapabilirler ki?”
“Büyücülere göre baykuşlar uğursuzdur.”
“Yani?” diye sorunca duraksadım. Gözlerimi gözlerinde sabitledim. “Desina? Uğursuz olmaları bize saldıracaklarını mı gösteriyor?”
“Baykuşlar Gornasno Cadılarının nişaneleridir. Baykuş sesleri büyücülere göre ölümü temsil eder. Yani bu sesleri işitenlerin çevresinde ölümün gerçekleşeceğini bildirir. Bu ne kadar doğru bilmiyorum ama, bana böyle öğretmişlerdi.” Elini avuçlarımın arasına aldım. “Ne olacağını bilmiyorum. Tamamen yok olmayla karşı karşıyayım Sidelya. Eğer ölürsem...”
Elini sertçe geri çekti. “Hayır Desina. İkimiz de bu ormandan birlikte çıkacağız.”
“Ne içirdiklerini bilmiyoruz. Bana bir şey olursa Ares’e bu aynayı iletmen lazım.” Korkulu bakışlarından sonra yanağına dokundum. “Tamam mı? Onu bulup bunu vermen lazım, çok önemli.”
“O sıvıyı ben de içmiştim,” dedi sesi titrerken. “Geride kalanlara ne olduğunu dahi bilmiyoruz. Biz şanslıyız ki o mahzenden çıktık. İlk adımı attık.”
Ah Sidelya.
Buruk bir gülümseme yüzümde belirdi. Ne ile karşılaşacağımızı bilmiyorduk ve zifiri karanlığa rağmen ileriye doğru yürümeye devam ediyorduk. Ormanın ürpertici sesleri eşliğinde ne tarafa gideceğimizi bilmiyordum ama çalılar ayaklarıma bir şeyler fısıldıyordu, sanki yanlış yolda olduğumuzu duyuruyordu. Aksine mahzenden uzaklaşmamızı tekrar bana hatırlatan ay, ileriye doğru yürümemizi işaret etmeye devam ediyordu. Rüzgâr da saçlarımıza sarılınca içimde bir umut yeşermek istedi. Kalbim buna izin vermezken aklıma mahzende gördüğümüz cesetler uğradı. Amaçlarını anlamaya çalışıyordum ama aklıma bir neden gelmiyordu. Belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğim bir konuydu. Ya da en kısa zamanda karşımda olacaktı.
Görüş açımıza ay ışığını barındıran göl yansıyınca adımlarımızı yanına doğru hızlandırdık. Çevresini kapsayan ağaçlar siluetten farksız görünüyordu. Geceyi bir şekilde atlatmak zorunda olduğumuzu bildiğimiz için burada güneşi ağırlamaya karar vermiştik. Sidelya ile yan yana gölün yakınına oturduk. Dizlerimi göğsüme doğru katlayıp gölün parıltılı dalgalarını izlemeye dalgınlaştım. Dalgalar korkularımı açığa vurmak için uğraşıyordu sanki ama ben buna izin vermeyecektim.
Ben bu değilim. Kendi canımla tehdit edilsem de ben bu değilim. Korkuya izin vermek yok.
“Aynayı neden Ares’e ulaştırmam gerekiyor?” diye sorunca dalgın düşüncelerimden çekip aldı beni. “Yani sana ait olduğunu söylemiştin. Ares’e verince ne değişecek?”
“Sanırım tekrar aynı noktadayız.”
“Evet,” dedi sıkıntıyla nefes vererek. “Aynı noktadayız. Anlatmadığın ve benden sakladığın kişideyiz.”
“Ayna benim için çok değerli. Büyücüler Tapınağı’nda babama layık görülen bir hediyeymiş. Yani bu aynanın eşi ve benzeri yok. Bizim için çok kıymetli.” Yalan söylemiştim.
“Ama geleceği göstermesi çok kötü Desina. Kim geleceğini görmek ister ki? Babanın başına gelecekleri görmen seni mutsuz etmişti,” dedi hüzünle.
Kaşlarım havalandı. “Eminim senin de gelecekten bilmek istediğin çok şeyler vardır. Yanılıyor muyum?” Gözlerini üzerimden kaçırıp göle çevirdi. “Tahmin etmiştim. Sen de bir şeyleri açığa çıkarmak istiyorsun. Sidelya? Peki sen neden kendinden hiç bahsetmedin? Sadece Velora kabilesinden olduğunu söylemiştin.”
“Benim hayat hikâyem pek parlak değil. Kederli ve acınası bir hayatım oldu. Çok battım, hem de en derinlere. Elini uzatan olmadı, beni kurtarmak isteyen olmadı. Tek başıma hayat mücadelesi vermeye çalıştım. En sonunda da cadıların eline düştüm. Öleceğimi düşünürken seninle buradayım işte.”
“Ailen var mı? Baban? Annen?” diye sorunca buğulu gözlerini bana doğru çevirdi. “Umarım seni üzecek bir şey yapmadım?”
“Hayır,” dediğinde kalbinin sızladığını hissettim. “Onları çoktan kaybettiğimi söylemişlerdi. Velora kabilesinde fakir bir aileye evlatlık verildim. Onların elinde büyüdüm. On yedi yaşlarımda benden kurtulmak istediler. İstemediğim bir adama altın karşılığında sattılar. İzdivaç sonucu bir kızım oldu.”
“Gerçekten çok üzüldüm,” diye kelimeler ağzımdan zorla çıktı. “Yaşadıkların çok ağır.”
“Artık düşündüğün kadar ağır değil. Hepsine alıştım ama unutmadım. Asla da unutmayacağım. Bana yapılanlar unutulacak şeyler değiller.”
“Peki kızın nerede?” diye sordum şaşkınlıkla. “Umarım biliyorsundur.”
“Benden koparıldığı gece tüm kabile ağlamalarıma şahit olmuştu. Bunu evliliğe zorlandığım adam yapmıştı. Kızımdan beni zorla ayırmıştı. Kahretsin kendi öz babası ona hiç acımadı Desina. Ellerimden zorla almıştı, zorla...”
Derin nefes verdim. “Gerçekten tüm bu olanlara inanamıyorum. Ne söyleyeceğimi dahi bilmiyorum. Bu kadar gizemli bir mazi ile karşılaşacağımı düşünmüyordum açıkçası.” Yanağımdan süzülen yaşı sildim bir yandan.
“Seni üzmekten başka bir şey yapmıyorum. Sanırım bunları anlatmamam gerekiyordu.”
“Hayır,” dedim elini tutarak. “Aksine paylaştığın için çok mutluyum. Umarım kızın yaşıyordur. Umarım onu bulabilirsin.”
Kafasını olumsuz anlamda salladı. Gözyaşlarını tutamadığı için kendimi çok çaresiz hissettim. Elimden onun için yapabileceğim bir şey gelmiyordu. Kızının yaşadığını dilemek isterdi ama o tüm umutlarını yitirmiş bir anneydi. Mahzenden birlikte kaçtığımız kadının hayatını öğrenince kendi hayatımı tekrar gözden geçiriyordum. Her zaman daha üstün acıyla karşılaşan insanlar vardı ve acılar bizlere mücadele etme direnci veriyordu. Yeni şeyler öğrenirken daha fazla acı çekmemiz kaçınılmazdı çünkü güçlenmek için bunları yaşamamız gerekiyordu.
Sessizliğin hâkim olduğu karanlıkta rüzgârı dinlemekle meşguldük. Rüzgâr çetindi, bize bir şeyler söylemek isterken gözlerim uzaklara daldı, hatta onu duymazlıktan gelmek istedim. Söyledikleri, geceyi korumakla görevli olan zebanileri anımsatınca kalbimin ritimlerini bastıramıyordum. Çünkü karanlığın en zor yanıydı bu söyledikleri.
Düşman ve ölüm.
“Ne kadar garip,” diyerek sessizliği bozdu Sidelya. “Sen zorla bir adamla mühürleniyorsun ve ben de biriyle evliliğe zorlanıyorum. Sence kadınlara yapılanlar adalet mi? Ya da sevmediğin bir adamdan çocuk doğurmak adalet mi?”
Şaşkınlıkla ay ışığını barındıran göz bebeklerine baktım. “Adalet değil. İnsan sevdiği kişiyle evlilik ister ve bu çok doğaldır. Ama... Sevilmeyen bir adamdan olan çocuklar bu konuya dahil edilmemelidir.”
“Neden?” dedi kaşlarını çatıp. “Belki de bana o lanet adamı hatırlattığı için kızımı görmek dahi istemiyorumdur? Bu olamaz mı?” Ellerini dizlerine yerleştirince öfkeyle sıktı. “Hem, ben ona iyi bir anne olamadım. Ona iyi bakamadım Desina. Yaşıyor ise beni sevmesini bekleyemem.”
“Seni anlıyorum desem, yalan söylemiş olurum. Yaşadıkların sana bunları hissettiriyor ve bunların zamanla iyileşeceğini de umut etmek istiyorum,” dedim ve elini avuçlarımın arasına aldım. “Benim kısa sürede tanıdığım Sidelya kesinlikle bu değildi. Sen o mahzenden çıkmak için çabalayan kadınsın. Yaşamak için çabalayan kadınsın. Eminim bunun en büyük nedeni kızını bulma isteğindi.”
“Evet,” dedi sıkıntılıyla. “Doğru. Bunun içindi.”
“Korkularını anlıyorum. Kızınla aranda her ne geçtiyse düzeltmek senin elinde. Hem o, yaşanılanları unutmuştur ve seni bekliyordur. Küçük bir kalbin yapabileceği başka bir şey yoktur.” Eteğimin astar cebine sakladığım aynayı elime aldım. “Sabah bu aynada...”
“Hayır,” diyerek ayağa kalktı. “Sakın aynada kızımı bulabileceğimi söyleme Desina. Henüz buna hazır değilim.”
“Sen ne zaman istersen. Seni bunun için zorlayamam.”
“Teşekkür ederim,” dedi ve tekrar yanıma oturdu. “Sen çok anlayışlı bir büyücüsün. Peki büyücüler hep böyle midir, yani hep senin gibi iyiler mi?”
“Sanırım, büyük bölümü böyle ama her ırklarda olduğu gibi bizim de aramızda çürük elmalarımız mevcut.”
“Anladım,” dedi gülümseyerek. Başını karşıya doğru çevirince ona uyum sağladım. Tüm gece havanın aydınlanmasını bekleyecektik. Sonrası daha zordu çünkü bulunduğumuz ormanı tanımıyordum. Nereye gideceğimizi bilmiyordum.
Tek bildiğim şey baykuşların sesiydi...
Onun kulaklarıma söylemek istedikleri...
Bunun gerçek olmamasını diliyordum ama öğrendiklerim tekrar yakama yapışıyordu.
...
Tanyeri ağarınca gölden hızlıca uzaklaştık. Gözlerim farklı boyutlardaki ağaçlarda dolanıyordu bir yandan. Pembe, kadife taç yapraklarına uzanan yeşil çanaklar zehirli görünüyordu ve bilinen bir ağaç olmadıklarını Sidelya da fark etmişti. “Bu ağaçlar çok garip,” dedi. Gözlerini bana çevirince duraksadım. “Ne oldu, neden durduk? Umarım kötü bir şey görmemesindir.”
“Sen de işittiğim sesi duydun mu?”
“Hayır, ben bir şey duymadım.” Endişeli gözlerimi fark edince baktığım ağaçlara göz gezdirdi. “Bir şey yok. Sakin olmalısın.”
Kahretsin. Bu ses de neydi böyle?
Tekrar harekete geçtiğimizde bilmediğimiz yola devam ediyorduk. Yolda gizemli şeylerin olduğunu hissedebiliyordum ve takip edildiğimizi anlamıştım. Evet, maalesef takip ediliyorduk ama çevreme her baktığımda kimseyi göremiyordum. Kulaklarıma uğrayan sesler bu yüzden çekilmez boyuttaydı ve peşimizde olan kişiyi göremediğim için belli etmek istemedim daha fazla Sidelya’yı telaşlandırmamak adına.
Zaten baykuş seslerinden ürperiyordu, bunu da sürekli açık edemezdim ama bu nereye kadar devam edecekti bilmiyordum. Peşimizde olan ses bizi neden takip ediyordu anlayamamıştım.
“Desina?”
“Ne oldu?” diye sorunca duraksadığını fark ettim. Durgun bakışlarla yanıma yaklaştı. “Telaşlandırma beni. İyi misin?”
Gülümser gibi oldu. “Sen haklıydın.”
“Hangi konuda?” Merakla anlatmasını bekliyordum.
“Kızım konusunda, onu bulmak istiyorum. Eğer işe yarayacaksa aynaya bakmak istiyorum,” dedi ciddiyetle. “Tabii izin verirsen.”
Gülümseyip aynayı alması için uzattım. Tabii ki bakabilirsin. Umarım güzel sonuçlanır. Kızını sevdiğini biliyordum.” Zaten kızını bulmayı çok istiyordu ama cesareti yoktu. Geçmişte yaşadığı olaylar zihninde geçmeyecek yaralara sahip olmasını sağladığı için gözlerine geleceğin korkusunu hapsetmişti. Onu serbest bırakması gerekiyordu ve kendine yol çizmesi yeni başlangıçlara yürümesini sağlayacaktı bu ilk adımı.
Aynada kendi yansımasını görünce endişeyle beklemeye koyuldu. Kader aynasının gerçekleri yansıttığı gibi, ölümü de acımasızca duyuracağını biliyordum. Kızından iyi haberlerin görülmesine ihtiyacı vardı ve onu nefes alırken görebilmesini diliyordum.
“Bu da kim?” diye sordu şaşkınlıkla. Gözlerini çaresizce bana çevirdi. “Bu güzel yüzlü adam da kim Desina? Kader aynası bana tanımadığım birini gösteriyor.” Tekrar bakıyordu gördüğü adama.
Yanına doğru hızlanıp aynada görülen adama bakmak istedim. Kalbime, gözlerime söz geçiremediğim an olduğum yerde sendeledim. Kahverengi saçlı ve yeşil gözlü adam Sidelya’nın kaderiyle bağlantılıydı. “Bu- Bu nasıl...”
“Sen onu tanıyor musun?” diye sordu. “Kızımla ne bağlantısı olabilir? Sakın, ileride bu adamla...”
“Ne? Ne alakası var!” diye öfkeyle çıkıştım.
“Sakin ol. Ben ne dedim ki şimdi? Benim bu hayatta kızımı bulmaktan başka bir şeyi istemediğimi biliyorsun.”
“Evet biliyorum. Sadece... Her neyse ben o adamı tanımıyorum,” dedim net bir şekilde. “Ayrıca aynada sorun olmalı.” Elinden aldığım gibi tekrar eteğime sakladım. “Hadi yolumuza devam edelim.”
Ne yapmaya çalıştığımı anlayamadığı için beni takip etmeye devam ediyordu. Öfkeden ne düşüneceğimi şaşırmıştım çünkü Ares Sidelya’nın kaderinde görünmüştü. Bu imkansızdı. Hiç tanımadığım bir kadını kurtarıp kendi ellerimle yönümüzü bulmaya çalışıyordum. Bu yol Ares’e çıkıyordu. En zoru ise bunu ben sağlıyordum.
Umarım düşündüğüm gibi değildir. Tüm bunlar yalandan ibaret olsun...
Yeter, bu saçmalığı kes Desina!
Ormanın en sessiz hâli tekrar karşımızda canlanırken üzerimize kristal gibi damlayan yağmuru hissediyorduk. Islattığı toprak bizlere yolculuğumuzda zorluk getirecekti. Etek uçlarım çoktan toza, çamura bulaşmıştı. Önceden duyduğum sesi tekrar işitip nefes alışlarım hızlanınca Sidelya’nın durmasını işaret ettim. Ağaçların arasına baktım ama görünürde bir şey yoktu. Havanın aydınlık olmasına rağmen karşımda bulunan ağaca baykuşun konduğunu görünce tedirginliğim arttı.
“Sesin sahibini öğrendik,” dedi Sidelya. “Bizi takip ettiğini düşünmeye başladım.”
“Zaten takip ediyordu.” Ama başka bir şey daha olmalıydı.
Gözlerimden sızan yaşlara engel olamadım çünkü baykuş tekrar ölümü hatırlatmakla meşguldü. Tekrar... Tekrar ölüm karşımda kanat çırpıyordu. Sessizce tırnaklarını göstereceği vakti bekliyordu. Ve ışığı gördüğüm saniye de... Benim için son yazılacaktı.
Bu son şimdi miydi?
Baykuş bunu bana iletmek mi istiyordu?
İşittiğimiz çalı sesleri eşliğinde ağaçların ardından yere yansıyan gölgeler bize doğru yaklaşmaktaydı. Vücutlarının birçoğu çürümüş olan iskeletlerin ayaklanmaları gözlerimize korkuyu yansıttı. Sayılarının çokluğu yüzünden adımlarımız geriye doğru sendeledi. Önlerinden yürüyen kadını gördüğümde mahzende gözlerimizi korkutan ölümü hatırladım. Boynu kesilip ölüm çemberine kanı hapsedilmişti bu kadının, karşımızda öldürülmüştü.
“Bunlar...” dedim zorla yutkunarak. “Tabutlara yerleştirilmiş bedenler.”
“Bunlar ölmemişler miydi?”
Öfkeden çenem gerildi. “Ölmüşlerdi.” Ellerimi çevreleyen kara bulutların hazırlığındaydım. Gözlerimi ele geçiren mor irislerin parladığını hissedip yaklaşan ölülere büyü yolladım. Ellerimden sızdığı gibi bedenlerinin içinden geçip yere yığılmalarını sağladı. Ellerimi iki yana açtım ve son kez ölümcül kelimelerimi fısıldayarak toplu kıyameti gerçekleştirmek için toprağı yerinden oynattım. Çukura düşen ölülerin gömülmelerini sağladığımda tehlike son bulmuştu. Tekrar toprak ile üzerlerini örtüp sert bir tabaka hâline getirdim. Gömüldükleri yere ilerlediğim gibi çömeldim. Avuç içimi toprağın yüzeyinde gezdirdiğimde ise üzerinde yeşil ot bitmeye devam ediyordu. Ayağa kalkıp gerimde kalan Sidelya’ya baktım. “Böyle daha iyi. Bu diyarı kirletmek isteyenlere inat, her yer yeşil ve renkli çiçeklerle donatılmalı. Karanlığa karışmış kirli ellere ait olmamalı. Bu gezegen kan sevenlerin değil, nefes verenlerin olmalı,” diye söylenirken gözlerim gökyüzüne kaydı. “Maviye en çok yeşil yakışır ya da parlaklığı ile dile gelmek isteyen Güneş’e. Evrene gerçek yıldızın kim olduğunu göstermek için alev alır, her zaman karanlığı deler.”
Endişeli adımlarla yanıma yaklaşan Sidelya, “Baykuşların sesleri...” diyebildi.
“Hayır,” diye baskıladım. “O bana ölümü hatırlatsa da ben ona inat son nefesimi savaşarak vermeyi diliyorum. Seslerini duymazlıktan gel.”
Kalbinin ritimlerine rağmen bileklerindeki gücüne sarılmalısın. Bunu yapmalısın.
Kaldığımız yerden devam ettiğimiz uzun yolculuğumuzda ormanı arkamızda bıraktığımızı gösteren toprak yola geçiş sağladık. Yolun nereye çıktığını bilmiyorduk ama devam etmekten başka çaremiz yoktu. Aklıma takılan en çelimsiz kelime ise haydut oldu. Evet, benim için çelimsizlerdi ama sayılarının çokluğu yüzünden Sidelya’yı koruyamamaktan çekiniyordum.
Umarım karşımıza çıkmazlar.
Nefes nefese, “Başka bir aileye verilmeden önce hafızanda geçmişe dair bir şeyler kaldı mı?” diye sordum.
“Sadece ormanda bir erkek çocuğuyla kaybolduğum günümü hatırlıyorum. Çok korkmuştum ve beni korumak için elinden geleni yapıyordu. Çok net değil ama onun kardeşim olabilme olasılığı yüksek.”
“Önce kızını, sonra da kardeşini bulduğunu hayal et,” dedim gülümseyerek. “Bu mucizeye şahit olmak istiyorum.”
Gözlerinin içi parladı. Kalbinden kopardığı nefesi sevinçle özgürlüğe verdi. “Umarım Desina. Umarım... Bende çok istiyorum.”
.
.
.
.
Not: Görseldeki Sidelya.
