İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 24 · 13 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 24

2. Kısım

...

Umutsuz olmak istemiyordum ama bulunduğum ortamın sesi olsaydı eğer çaresizliğimi Ares’in kulaklarına çoktan ulaştırmıştı. Güçlerimi taştan duvarların kestiğini bildiğim için çaresizdim ve gözlerim dalgınlaşınca düşüncelere itildim.

Avuçlarımda geçmişim yatıyordu.

Yeniden açığa çıkmak isteyen geçmişim, beni hiçbir zaman bırakmayacaktı.

Astantra Krallığı’nın ihtişamı gözlerime yansıdı. Burası Kral Hetar’dan bize kalan emanetti. Babam emanetini aldığında omuzlarına büyük bir sorumluluk yüklenmişti. Kolay gibi görünüyordu, hatta kötü fikirli insanlar açısından babamın eline fırsatın geçtiğini söylemişlerdi.

Böyle mi olmuştu peki? Babam böyle mi düşünmüştü?

Hayır...

Babam en yakın dostuna hiçbir şekilde ihanet etmemişti ve emanetini korumak için tüm çabasını ortaya koymuştu. Bunlara şahit olurken küçük yaşlardaydım ve gözlerimi hayata babamla açmıştım. Hayatımda sadece onu tanıdım ve onunla yolumu çizdim. Hep gücünü hissettim, ta ki elinden emanetini almak isteyenlere rastlayana kadar...

On sekiz yaşımda Astantra Krallığı’nın prensesi olmadığımı öğrenmiştim. Bizim bu krallıkla işimiz yoktu ve burada neden yaşadığımızı sorgularken tüm geçmişimizin ve geleceğimizin ziyan olduğunu anlamıştım. Gelecek, bizler için zor sınavlardan geçecekti. Oldukça zor olacaktı ve kan dökülecek kadar kaosa sürüklenmemiz kaçınılmazdı.

Çünkü ortada yalan üzerine kurulmuş bir emanet vardı.

Zemheriyi fırsata çeviren karanlık taraf, krallığı içten kaosa sürüklediğinde Kral Hetar’ın ölümünü gerçekleştirmişti. Krallığımıza tehditler üzerinden saldırılar çaresizliğimizi simgelemişti çoğu zaman. Buna engel olamadık, maalesef yapamadık. Bu tecrübesizlikten kaynaklanmadı, aksine krallıkta tahmin edilemeyecek kadar tecrübe edinmiştik. Ama bir veliahttın yerini asla dolduramazdık, onun güçlerine ve doğuştan gelen kanına sahip olamazdık. Astantra Krallığı’nı sadece o idare edebilirdi. Bu yüzden Kral Tansar’ın içten, sinsice oyunlarına ve destekçisi Mersah’ın karanlığından gelen gücü karşısında boyun eğmek zorunda kalmıştık.

Ayağa kalktım. “Nereye?” diye sordu Sidelya.

“Bir şeyler yapmalıyız. Mahzende büyülerime engel olan şey ne olabilir? Sürekli bunu düşünüyorum ama bulamıyorum.”

Sidelya yanıma yaklaşıp gözlerime baktı. “Bunu düşünmemiz kolay olmayabilir. Ne içiriyorlar bilmiyorum ama, zihnimin uyuştuğunu hissediyorum.”

“Maalesef aynı şeyleri hissediyorum. Düşünme yetimi kaybettim. Sadece geçmişim zihnimi kurcalıyor ve meşgul ediyor,” dediğimde gözlerim ellerime kaydı. Avuçlarımda bulunan çizgilerin içine saklanmış gizemler mevcuttu. Bunlar açığa çıkmak için beklerken aklıma karanlık bulutlar yansıdı.

★

Astantra Krallığı’nın balkonundan gökyüzünü izliyordum. Önceden huzur bulduğum mavinin yerini, kara bulutlar sarmıştı. Kral Hetar’ın sistemini devam ettirdiğimiz topraklar Kral Tansar’ın ellerinde parçalandığı için kölelik sistemini getirip tüm çaresizliğimizin sembolü olan saraya hapsetmişti bizleri.

“Umarım düşündüğüm gibi olmaz,” diye ağzımdan kelimeler döküldü. “Ne yapacağımı bilmiyorum. Nasıl bir bataklığa düştük biz böyle... Çaresizce köşeye sıkıştık.”

“Her şeyin güzel olacağını biliyorsun Desina,” dedi yanıma yaklaşan bir ses. Yüzünü görünce korkudan balkonun mermerine dokundum. Söylediklerimi duymuştu. “Yapma ama, ben bu kadar korkunç biri miyim Desina? Beni gördüğünde yüzünün hâli hiç hoşuma gitmiyor.”

“Benden ne istiyorsunuz? Sürekli sinsice yanıma uğramanızı doğru bulmuyorum.”

Gülümseyip yüzünü gökyüzünü çevirdi. “Amcam Hetar bana bir şeyler söylemişti. Bunu hatırlayınca geçmişe gittim. Krallığa oğlumu uygun görüyorum. Krallık için daha çok acemisin Tansar.” Gülümseyerek gözlerime baktı. “Bunları rahatça bana söylemişti. Bence saçmaladığının farkına ölünce varmıştır... Ne dersin? Mezardan beni duyuyor mudur? Zavallı amcam beni işitiyor mudur?”

“Kral Hetar’ın hakkında doğru konuşmanı tavsiye ederim,” dedim öfkeyle.

“Ölmüş bir adamın arkasından mı? Saçmalama Desina. Ölmüş bir adamı bana savunamazsın. Ben onun ölmesini ne kadar çok bekledim senin haberin var mı? Bu tahtta oturmak için ne kadar bekledim...”

“Ne yapmış olursan ol, bu krallık Kral Hetar’ın oğlu Ares’indir. Ona aitken, sana uygun görülmeyen bir vazifeyi kanla mı alacaksın? Bu ne kadar doğru olabilir ki?”

“Ares’in nerede olduğunu öğrendim Desina,” dediğinde gözlerim irileşti. “Daha kendini tanımıyor. Hiçbir şeyden haberi yok. Sence Ares bu şekilde Astantra Krallığı’nı yönetebilir mi?”

“Bunların sorumluları sizsiniz! Onu ailesinden koparıp, çaresizce köleliğe iten de siz! Ne için? Biri amcasının sözlerinden dolayı hırslanan aşağılık, diğeri büyülü kılıç yüzünden yok olmanın korkusuna kapılan zavallı bir ruh. Siz gerçekten zavallısınız!”

Yanıma yakınlaştırdığı adımlarından rahatsız oldum. Birkaç adım geri gittim. “Ama Ares’i öldürmemem için bana bir neden daha söylemelisin Desina? Ya da hasta olan baban için?” dedi gülümseyerek. “Bana bir şeyler vermelisin.”

Zor yutkundum. Gözlerim buğulandı. “Pislik...”

“Duyamadım?”

Parmaklarımı avucumun arasına alıp sıktım. “Tamam, Ares bir şekilde saraya gelmiş olacak.”

“Başka?” dedi ima ederek. “Ares’i saraya getirmen benim açımdan değil, Mersah açısından kârlı bir kazanç olur. Sevgili veliahttın nişane seçimini engelledikten sonra, buradan sağ çıkarmam için bir neden daha söylemelisin? Yanılıyor muyum?” Öfkeden ellerimin çevresinde gri ışıklar daire çiziyordu. Büyü yapmaya çalışıyordum ama alaycı gülümsemeleri kulaklarıma dokununca duraksamak zorunda kaldım. “Yani sen de haklısın. Beni burada öldürebilirsin. Ama emin ol, arkamdan iki kişi daha gelecek. On binlerce askerimin benim tarafımda olduklarını sakın unutma. Askerlerim Astantra’ya ait benim gibi bir veliahttı mı, yoksa hiçbir vasfı olmayan emanet üzerine burada olan Büyücü Ronza’yı mı dinlerler? Söylesene, hangisi?”

Gözlerimden akıp giden yaşlara engel olamadım. Elmacık kemiklerime çarparak çenemden aşağıya doğru yol aldı. Çaresiz yaşlarıma, gülümseyen karanlık gözler yansıyınca yüzümü bulutlara doğru çevirdim. Siyah bulutlarda kararlarımın getirileri gizliydi. Hepsini sağa ve sola dağıtarak doğru kararı bulmaya çalışıyordum. Bir tarafta kendi hayatım, diğer tarafta hiç tanımadığım insanın hayatı söz konusuydu. Hatta yüzünü dahi görmediğim biriydi... Onu tanımıyordum.

Ben Ares’i tanımıyordum.

Gözlerimi sımsıkı yumdum ve derin bir nefes aldım. Tekrar Tansar’ın kötü ruhunu görünce parmaklarım avuçlarımın arasında can çekişti. “Tamam,” dedim aniden. “Ares’e dokunmaman karşılığında seninle mühürlenmeyi kabul ediyorum. Çünkü onun hiçbir şeyden haberi yok. Farkında dahi olmadığı hayatının üzerinden oyunlar çevirdiğimiz için kendimizden utanmamız lazım. Aramızdaki en masum kişi o.”

“Her şeyi duygusallığa çekerek kazanamazsın Desina. Bana bak şimdi,” diyerek ellerini iki yana açtı. “Hem krallığa sahibim hem de sana. Bu şekilde hayatın zaferini tattım. Kaybettiğim bir şey oldu mu?”

“Oldu,” dedim tek kaşım havadayken. “Sen ömrün boyunca aşağılık bir adam olarak, amcana ihanet ettiğin için tanınacaksın. Sen karakterini kaybettin Tansar. Ve... Atmak için var olan kalbini çoktan yitirdin. Sen baştan kaybettin savaşı. Amcana ihanet edip kendini rezil ettin ve bunu bir gün herkes öğrenecek.”

Gülümsedi. “Hetar? O benim amcam falan değil. Mezarda ölü bedeni çürümeye yüz tutmuş bir zavallı.”

“Ben burada zavallı olarak sadece seni görüyorum,” dedim ve adımlarımı karşısına doğru yaklaştırdım. “Mührü Ares’i korumak için kabul etmiş olabilirim ama, seni benden kim koruyacak? Bence sen bunu iyice düşünmelisin. Ne de olsa aklını çalıştırmak için zamanın bol. Tırnaklarımı bedenine geçireceğim günü iple çekiyorum.”

★

Tüm yaşanılanlar zihnime tekrar tekrar yerleşmişti. Bunları zaten unutmam imkansızdı ve ben gerçekten her şeyi nasıl toparlayacağımı bilmiyordum. Bir taraftan babam, bir taraftan sevdiğim adamın hayatı söz konusuydu.

Evet, sevdiğim adam. Ben gerçekten ona çok değer veriyordum.

Gornasno Cadılarının yine mahzene giriş yaptıklarını fark edince dikkatimi üzerlerine topladılar. İnce, uzun asalarını yere değdirerek daire çiziyorlardı. Sihirli ışıltıların oluşturduğu görüntü tüm mahzeni beyaz ışığa hapsetti. Buna maruz kalmamak için mahzendekiler gözlerini yumdular ama ben kapatmadım. Cadılar kendi aralarında daire çizip asalarının uçlarını diğerlerine değdirdiler. Asalarından aldıkları etkileşimler yukarıya doğru yayılan beyaz ışığı görmemi sağlıyordu. Aniden yere yansıyan görsele tüm dikkatimi çekmeyi başardıklarında zor yutkundum. Desen daire şeklindeydi ve üzerinde sahip olduğu çizgilerin tekrar merkezde birleştiği diğer daireye bağlanmıştı. Merkeze இறப்பு, (Ölüm) yansımıştı. Harflerden sızan kanın tüm görseldeki çizgilerden yol aldığını gördüm. Dairenin dışına sızınca cadılar huzurlu görünüyordu.

Cadılardan biri merakla bizlere baktı. Kalabalığın içinde birini arıyordu. Korkudan ne yapmaya çalıştığını anlamakta zorluk çekerken, aradığı kişinin yanına gitti. Birkaç cadının eşliğiyle aramızda bulunan kadın yere çizdikleri daireye zorla götürüldü.

“Benden ne istiyorsunuz!” diye seslenen kadının korkularına karıştım, hatta onunla aynı duyguyu yaşıyordum. Boynuna hançer dayanınca gözyaşları kalbime sızı veriyordu. “Lütfen yapmayın. Yaşamak istiyorum. Bunu bana layık görmeyin!”

“Durun!” diye seslendim cadıların Zeor diliyle. Birkaç adım yanlarına ilerleyip herkesin gözlerini üzerime çektim. “Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz! Planlarınız önce kırmızı zehri içirip sonra da boynumuzu vurmak mıydı?” Kadını bıraktığı gibi yüzünün karanlığına eklenen iki çatık kaşıyla yanıma doğru yaklaştı. Sarı gözlerinde okuduğum öfkeye korkusuzca bakmaya devam edip gözlerimi dahi kırpmadan dişlerimi sıktım. “Eziyetlerinizden korkacağımı sanma! Daha sizinle iletişime geçemeyen insanlara bunları yapmanız doğru değil. Dertlerini, sıkıntılarını dahi sizinle paylaşamıyorlar.”

“Bundan bize ne? Ayrıca sakın bizden korkma. Sadece sıranı bekle,” dedi ima ederek. Tekrar kadının dizlerini yerleştirdiği daireye doğru ilerliyordu. Ellerimden hiçbir şeyin gelmediği noktadaydım. Sadece kadına yapacakları ölüme dalgınlaştım. Gözyaşlarım, kadının yaşayacaklarına tepkisini göstermekle gecikmedi. Kendini serbest bırakmak yerine göz pınarlarımda donmayı tercih etti.

Mahzenin sessizliğine eklenen çığlıklar bir anda kesildi. Kadının boynunda gördüğümüz derin yarık yüzünden kanımın donduğunu hissettim. Kıpırdayamıyordum, parmağımı hareket dahi ettiremiyordum. Kalbimden yayılan isyanı ağzımdan çıkarmak istedim ama başaramadım. Gözlerimin önündeki katliama dur diyemedim.

Bu olamaz. Gördüklerim kâbustan ibaret. Göğüs kafesimden gelen bu korku da ne?

Ölen kadından sızan kanın rengi yeşile döndü. Bedeninden geriye kalan tek şey bu kandı ve cadıların çizdikleri daireye sızmıştı. Hapsolan kanın ardından gülüşmeler yankılanınca önümde sırtı bana dönük olan cadının belinden hançerini alıp boynuna dayadım. Boynunu geriye doğru çektikçe diğer cadıların göz hapsine maruz kalmakla gecikmedim.

“Bırak onu!” diye seslenen cadıların öfkelerini görmezden gelmeye çalışsam da kalbim buna izin vermiyordu. Ama burunlarından soludukları öfkeye ve kalbimin endişelerine rağmen avuçlarımda olan cadıyı bırakmaya asla niyetim yoktu.

“Beni bırakın! O zaman sevgili dostunuza kavuşabilirsiniz! Yoksa...” Boynuna hançeri yerleştirdiğim cadıdan kulaklarıma sırıtmalar dokununca öfkelendim. “Gülme! Ben gayet ciddiyim!”

“Sen ahmaksın! Beni öldüremezsin. Bunu sen de biliyorsun.”

Yavaş adımlarla yanıma yaklaşmaya çalışan Sidelya’yı fark ettim. “Sakın yaklaşma.”

“Desina yapma. Seni yaşatmazlar,” dedi endişeyle. “Lütfen sakince elindeki hançeri bırak. O lanet olası cadıyı öldürünce eline bir şey geçmez.”

“Belki de geçer?”

Cadının dudaklarının arasından yayılan siyah dumanlar yüzünden hançeri tuttuğum elimin katılaştığını hissediyordum. Hareket ettiremeyince ellerimin arasından kaçan cadı karşıma geçip katılaşmış elime büyüyü işlemeye devam ediyordu. Üzerinde yanıkların oluştuğunu görüp acıyla dizlerimi yere değdirdim. Elimin üzerinde oluşan yanıklar koluma doğru yayılmaya devam edince dişlerimin arasından acıyla iniltiler çıkıyordu.

“Bence sen bu acıdan kurtulmaya bak. Ayrıca teşekkür ederiz. Sıradaki idam mahkumunu belirlememize yardımcı oldun.”

Gornasno Cadıları acizliğimin karşısında sırıtmalarına devam ederek mahzeni boşaltma kararı aldılar. Diğer tutukluların bileklerine geçirdikleri görünmeyen, mühürlü zincirlerle birlikte mahzeni terk ettiler. Sidelya’yı almadıkları için endişelendim. “Neden yaptın bunu?” diye söylendim. Bir taraftan acıyla kolumu tutuyordum. “Cadıların içinde beni korumamalıydın. Onlara lanet okumamalıydın. Diğer tutsaklarla gitmeliydin.”

Yanıma doğru çömeldi. “Değişen bir şey olacak mıydı? Elbet sıra bana da gelecekti Desina. Ölüm sırası bu mahzende hepimize gelecek.”

“Hayır, gelmeyecek,” diyerek yerden kalktım. Kolumdan sızan kana aldırış etmeden eteğimin gizli cebine yerleştirdiğim altın işlemeli anahtarı Sidelya’ya gösterdim. “Buradan çıkacağız.”

“O da ne... Onu nasıl aldın Desina? Bunu öğrenirlerse...”

“Öğrendiklerinde biz buradan çıkmış olacağız,” dedim gülümseyerek. “Desina’nın oyunlarına hoş geldin.”

Sidelya şaşkınlıkla çevirdiğim oyunu kavramaya çalışıyordu. Cadının boynuna dayadığım hançer sayesinde pelerinin cebinden aldığım anahtarın etkisinden bir süre çıkamayacağı kesindi. Avuçlarımın arasında olan özgürlük, sadece ilk adım olarak bana yeniden cesaret verirken aklımdan geçen birçok planın işleyişini düşünmekle meşguldüm. Adımlarımı Gornasno Cadılarının mahzene ayak bastıkları çıkışa doğru hızlandırdım.

“Desina,” diye seslenince arkama döndüm. “Buraya önceden getirildiğimde mahzenin arka tarafında yazılar fark etmiştim. Bu yazılar belki hedefimizi değiştirebilir.”

Gülümsedim. “Güzel. Bak bunu çok sevdim. Ama öncelikle cadıların geldikleri noktaya hediye bırakmalıyım.”

“Hediye mi?” Sidelya anlam veremediği için beni takip ederken çıkışa doğru yaklaştım ama sesler olduğum yerde sabit kalmama neden oldu. Göz gözü görmeyecek şekilde olan mahzenin koridoru bana korkuyu hissettirmemişti, aksine duyduğum sese karşılık avuçlarımda dolanan güce yeniden sahip olmuştum. Aldığım anahtar cadıların mahzen içerisinde büyü yapmalarını sağlıyordu. Bu yüzden ellerimden sızan ışıltı karanlık mahzeni biraz olsun aydınlatmıştı ama cadıları mahzenin çıkışında görmem daha fazla ilerlememe engel olmuştu. “Neden duraksadık?” diye sordu.

“Mahzenin çıkışına bu kadar yaklaşmamız yeterli.” Elimi mahzenin duvarına yerleştirince irislerim mor renge büründü. Parmaklarımdan sızan eşsiz ışıltı taşların arasına geçiş sağladığında ise ortaya yeşil sarmaşıklar oluşturdum ve tüm mahzenin çıkışına duvar örerek cadıların girişine engel oldum. “Şimdi tamam. Artık dediğin noktaya gidebiliriz. Eminim mahzenin başka çıkışı vardır.”

“Nasıl bu kadar eminsin?” dedi hayretle.

Adımlarımı geldiğimiz noktaya hızlandırırken beni takip ediyordu. “Cadılar her zaman işlerini sağlama alırlar,” dedim tek kaşım havalanırken. “Tek çıkışı olan bir yeri mesken tutmaları mantıklı olmazdı. İşte bu yüzden karanlık tarafın oyunlarını önceden çözmemiz ve planlarına göre hareket etmemiz en doğrusu. Güçlerden önce mantık ve akıl gerekir Sidelya. Güçler sadece mantığı resme döker.”

“Keşke diğer tutsaklar için elimizden bir şey gelseydi. Sayılarının fazlalığı yüzünden bir şey yapamıyoruz ve ayrıca cadının koluna verdiği zarar çok büyük görünüyor.”

“Ben iyiyim, beni merak etme. Ayrıca belki yolumuz geride kalan esirlere de çıkar?” Sidelya’nın dediği duvara iyice yaklaştım. “Bakalım burada ne varmış...” dedim ve elimi üzerine yerleştirdim. İrislerim tekrar mora dönünce duvarın ardını görmek için zihnime uyarılarda bulundum ama başaramayıp geri adım atmak zorunda kaldım. Verdiği acı çekilmez boyuttaydı.

“Ne oldu? Yoksa geçit yok muymuş? Kesinlikle cadılar sarmaşıkları fark ettiklerinde bizi hemen öldüreceklerdir.”

“Sakin olmalısın. O sarmaşıkları aşmaları bize zaman kazandıracaktır. Sadece...”

“Sadece? Neler oluyor?”

“Cadıdan aldığım anahtar ile mahzenin mührünü tamamen çözdüğümü sanmıştım. Anahtar sayesinde güçlerimin sadece yarısına ulaştığım için duvarın ardını göremedim.” Elimi tekrar yerleştirip duvarı geriye doğru ittirmek için çabalarken alnımdan sızan terin mühür yüzünden olduğu ortadaydı. Tüm çabalarımı tekrar tekrar ortaya dökünce duvarda kıpırdanma oldu. “Açıldı. Umarım doğru yoldayızdır.”

“Umarım Desina.”

Duvar geriye doğru aralanınca bize iki ayrı yol ayrımını gösterdi. Hiçbir aydınlatmaya sahip olmadığı için duvarda asılı olan meşaleyi elime alıp karanlığa doğru uzattım. Meşalenin vurduğu noktalarda çürümeye yüz tutmuş kısımlar ve örümcek ağlarının sıralandığı girintiler mevcuttu. Ortada kalan açılı duvarın üzerindeki harflere tekrar baktığımda kelimelerin dizilimine anlam veremedim.

“Hadi ama Desina! Şunu çözmek zorundasın,” diye ağzımdan kelimeler çıktı ve kendimle olan savaşa adım attım. Üzerinde yazılan harfler Gornasno Cadılarına aitti ama bilerek harflerin yerleri değiştirilmişti. “Bunu yapabilirim...”

“Üzerinde ne yazıyor?” diye sordu.

“Los rataf rankağınlı dileefenneri metzih dere. Ğas rataf cedesa yamekıtin lancıbaşdırgı,” dedim ama harfler bir anlam oluşturmuyordu. “Şu an cadıların dilini anlayan birine bunu söyleseydim bana aptalmışım gibi bakardı. Harflerin karmaşıklığı yüzünden beynimde yanmalar var. Sadece birinci kelimemiz விட்டு. Yani anlamı sol.”

“Ama bu sol taraftan gideceğimiz anlamına gelmiyor öyle mi?”

“Tabii ki gelmiyor. Tamamen bunun anlamını çözmem lazım. Yoksa canımızın üzerinden kumar oynayacak kadar aklımı kaçırmadım,” dediğimde parmaklarım harflerin üzerinde geziniyordu bir yandan. Harflerin karmaşıklığını sıraya dizmeye çalışıyordum. Bir ses kulağıma dokununca gözlerimi endişeyle arkama çevirdim.

“Bu olamaz,” dedi.

“Cadılar sarmaşıkları fark etmiş olmalı. Vücutlarına dolanan sarmaşıklar yüzünden acıyla bağırmaya başladılar.”

“Kahretsin. Bence hemen rastgele bir tarafı seçelim.”

“Hayır, bu riski alamam.” Gözlerim telaşla son kez harflerde dolaştı. Son iki karmaşık kelimeyi yan yana getirmeyi başarınca yüzümde gülümseme hakimiyet kazandı. "Sol taraf karanlığın efendilerine hizmet eder. Sağ taraf sadece kıyametin başlangıcıdır," diye ağzımdan kelimeler dökülüverdi. “Sonunda çözdüm. İşte şimdi sol taraftan gidebiliriz.”

Adımlarımızı karanlık koridora doğru hızlandırdık. Meşalenin görüş açımızı aydınlatması rahat ilerlememizi sağlıyordu fakat cadıların sarmaşıkları fark etmeleri ayak bileklerimize korkuyla dolanmıştı. Aklımız geldiğimiz noktada kalırken koridor sonunda gezinen siyah böcekler bize doğru yaklaşmaya başladı.

“Bize geliyorlar!” diye endişelenen Sidelya’nın arkama geçmesini sağladım.

Avuçlarımdan aldığım gücü böcekleri öldürmek için bıraktığımda toza karıştılar. Geriye külleri kalınca arkalarından bıraktıkları parıltılar tüm odayı aydınlatmıştı. Etrafımızda uçuşan parlak tozlar odanın gizemini görmemizi sağlıyordu bir yandan. Cadıların böcekleri aydınlatma olarak kullandıklarını anlamış oldum. Böcekler sadece birer objeydi ve cadıların sol koridor için oluşturmuş oldukları gizemli aydınlatmalarıydı. Havada dağılan ışıltılar sönmeden odada bulunan raflara gözlerim dalgınlaştı.

“Koridora geçmeyecek miyiz? Buradan çıkmamız lazım,” diye söylenen Sidelya’nın endişesini anlayabiliyordum.

“Sadece benden aldıkları değerli eşyamı arıyorum. Umarım buradadır.” Ellerim teker teker tozlu rafların ve kitapların arasında dolaşmakla meşguldü.

Sidelya bana yardım etmek istediği için kitapları kurcalıyordu. “Peki ne aramam gerekiyor? Burada sadece kitaplar var.”

“Kader aynası. Onu bulmam lazım.”

“Ne? Bu ne saçma bir ayna.”

Parmaklarımın arasından yayılan gizemli sözlerin kitaplara ulaşmasını sağladıkça ileriye doğru yürüyordum. “Saçma? Onun değerini tahmin bile edemezsin.” Ellerimin arasında hissettiğim etkileşim sayesinde kitabı bulabildim. “Sonunda.” Sidelya sadece kitap gördüğünü sanıyordu ama kitabın sandık şeklinde aralandığını görünce karanlık oyunların çetin olduğunu anladı. Avuçlarımın arasına aldığım gümüşten el aynasında yansımamı gördüm. Arkası desenli kabartmalarla donatılmıştı ama beni içine hapseden tarafı bulanıktı.

Aynada birçok siluet belirince gözlerim buğulandı. Biri hastalandığı için yatakta canı ile cebelleşiyordu ve yanında onun tedavisini sağlamak için uğraşan şifacılar vardı. Siluetleri tamamen renklere karışınca, yüzlerini net şekilde görebildim. Kim olduklarını tanımadığım şifacıların hasta olan babamın başında beklemeleri kalbime korkuyu aşıladı. Kalbimin birçok parçaya bölündüğünü hatırlatınca yanaklarımdan süzülen yaşlar çeneme doğru yol aldı.

“Neden ağlıyorsun? Desina korkutma beni.”

Gözlerimi yavaşça Sidelya’ya kaldırdım. “Babam. Aynada babamı gördüm. Kader aynası hastalığının ilerlediğini gösterdi. Üstelik başucunda tanımadığım insanları gördüm. Ona kötü davranıyorlardı.”

“İnanamıyorum. Ne diyeceğimi inan ki bilmiyorum.”

“İşte bu yüzden karanlığa karıştım Sidelya,” dedim boğuk sesle. “Beni bunlara mecbur bıraktılar, beni kullandılar.”

“Hadi! İlerdeler! Kaçırmayın!” Yabancı sesin bağırtılarını işittik.

Cadıların sesleri yüzünden aynayı aldığım gibi koridora geçiş sağladık. Hızlı adımlarla son çıkışa doğru koşuşturuyorduk ama aklım kader aynasının gösterdiklerinde takılı kalmıştı. Çaresizdim fakat bunu kalbime belli etmemek için direnmek zorundaydım. Gerçek bir Astantra Krallığı’na ait bir prenses değildim ama, ben Estarya topraklarında yetişen Büyücü Ronza’nın kızı Desina’ydım.

Estarya, bizim için başlangıç olabilirdi. Ama Astantra Krallığı son da olmayacaktı.

Ares için tüm çabalarımızla direnmeye devam edecektik.

Çünkü intikam ve aşk bunu gerektirirdi.

.

.

.

.

Bölüm sonu

1 yorum