
7. BÖLÜM
GORNASNO CADILARI
•
∞ Ölüm, karşımda kanat çırpıyordu. Sessizce tırnaklarını göstereceği vakti bekliyordu. Ve ışığı gördüğüm saniyede... Benim için son yazılacaktı.
•
₹ Desina
Suskun denizin ortasında yüzen yaprak gibiydim bu gece. Deniz simsiyahtı, ay ışığını dahi görmek istemeyen sessizliğine beni de yutmaya çalışıyordu. Kalbim, karanlığa karıştığı gecelere lanet okurken tekrar yaşamın var olduğunu hatırlatan ormanı düşünüyordum hüzünle. Bu ormanın dili, nefesi, hayalleri vardı ama ben o ormanı acımadan yaktım, kül ettim.
Öldürdüm!
Cam kırıkları saplanmış ritimlerim hatalarımı haykırırken aleve verdiğim ormanında ben de küle döndüm, ben de yandım, bataklığa çekildim. Kanlı elleri tuttum ve masum ormanına zehir damlattım. Bu yüzden penceren yeşilliğini kaybetti. Öfke, nefret ve kin dolu bakışlarına neden olduğum için harelerini sonsuza kadar söndürdüm.
Artık gökyüzü bizim için simsiyah bir gezegendi. Kalbim gibi kapkara bir ziyandı.
Olmadı. Aklımdan çıkmıyordu. Yaşattıklarım, yaşadıklarım... Esir tutulduğum mahzende düşünmeye çok zaman harcayınca, gökyüzünün sıcaklığını hissettiğim günlerimi yâd ettim. Ama en önemlisi de birinin geçmişi yakama sarıldı ve onun tatmış olduğu acıları bu mahzende yaşamamı arzuladı. Şimdi ormana neden ay ışığının düşmediğini anlıyordum. Çünkü yaşama tutunmak için meşgulken hayatına tırnaklarını geçirenlerden biri de ben olmuştum. Her şey avluda, onun gözlerini bir dakikalığına görmemle başlamıştı. Zindan görevlisinin eşliğinde Petro’nun kalesinden ayrılıp olacaklardan habersizce pazar alanına doğru sürüklenmişti.
Pazar alanında gözlerim Ares’in üzerindeyken köle tüccarının yanından sakince yanıma yaklaştırılmıştı. Endişelerini hissettiğim o an kalbimin karardığını anlamıştım, gözlerine bakmaya layık bile değildim. Onu kandırıp saraya getirmeye mecbur kalmıştım ama, bunu asla yapmamalıydım. Bileklerine tekrar esareti vurmamalıydım. Bu çok acımasızcaydı... Özgürlüğünü dileyen adamın çaresiz bakışlarını önemsemediğim gün, kalbimin hep bir köşesinde yara olarak kalmaya devam edecekti.
Peki, onu karanlığa teslim ettiğim gün? Bu en acı verici olarak kalacaktı kalbimde.
Taştan duvarın önünde çömelmiş şekilde otururken, “Ne düşünüyorsun?” diye Sidelya merakla sordu. Gözlerimden birkaç yaş aktığını görünce yanıma oturdu. “Desina... Lütfen kendine eziyet etmeyi bırakmalısın.”
“Maalesef elimde değil. Ares’i düşünüyordum.”
“Yine mi gizemli Ares? Kim olduğunu ne zaman bana anlatacaksın? Çok merak ediyorum,” dedi gülümseyerek. Sessizce gözlerine baktım. Beyaz yüzüne dağıtılmış çillere ve gülümseyince çukurlaşan gamzelere sahipti. Cevap vermeyip gözlerimi aşağıya kaçırdım. “Tamam, anlatmak istemiyorsun. Belki de beni tanımadığın içindir.”
“Hayır,” dedim kafamı sallayarak. “Bu kolay anlatabileceğim bir konu değil. Hatalarımdan dolayı çok utanıyorum. Ben iğrenç biriyim.”
Kaşları çatıldı. “Hayır değilsin. Seni kısa sürede tanıdım ama bana yaklaşımın ve farklı kabileden olmamı önemsememen, çoktan iyi niyetini ortaya dökmüştü. Diğerleri bu konuda fazla acımasızken sen bana hep iyi davrandın Desina. Sınıf ayrımı yapmadın. Beni ben olduğum için önemsedin.”
“Bilmediğin çok şeyler var Sidelya. Duyunca benden kaçarak uzaklaşman büyük bir olasılık. Ben göründüğüm gibi değilim. Ares’in hayatını mahvettim. Özellikle onun bizden daha güzel bir yaşama hakkı varken, ben tekrar ellerinden onu alıp bedenine zehir akıttım.”
Kolumu avuçlarının arasına aldı. Önceden de gördüğü, dirseğimin üst tarafında bulunan mühre daha dikkatli baktı. Mühür kırmızı, kabuklu bir yaraya benziyordu. Şekli belli olmayan ve değişkenlik gösteren parlak bir mühürdü. Tuvale gelişigüzel dağıtılmış boyayı andırıyordu. “Peki, kolunda bulunan bu ize ne demeli? Bunun anlamını söylemedin. Bence Ares ile mühürlü olduğunu işaret ediyor. Yanlış mıyım?”
Maalesef Ares değil... Hayali bile güzel, ama değil...
Derin bir nefes verdim. Kalbimde dolanan yangının tarifi yoktu. Gözlerime tekrar buğulu cam uğramıştı onunla mühürlendiğimi sanınca. “Hayır, o kişi Ares değil. Ben...” dedim ve zor yutkundum. “Astantra Kralı Tansar ile mühürlendim.”
“Ne,” dedi şaşkınlıkla. “Onunla nasıl mühürlenirsin Desina? Acımasız, lanet olası adamın teki o.”
İşaret parmağımı dudaklarıma götürüp, “Sessiz olmalısın. Kimse bunu öğrenmemeli,” diye uyardım.
“Tamam,” diye başını sallayıp üzüntüyle gözlerini yumdu. “Nasıl oldu peki? Onunla isteyerek mühürlenmediğin ortada. Zorla mı gerçekleşti?” Kafamı olumlu anlamda salladım. “Anlamıştım. Zorla olduğunu ve o lanet olası adamın sana zorbalık yaptığını, anlamıştım. Peki, Ares ile bağlantın nedir?”
“Aslında Astantra’nın veliahttı yaşıyor Sidelya. O kadar iyi biri ki. Bir kadına bakarken narin, çekingen ve nazik. Gerçi, bana pek de böyle olmadı. Büyücü dedi, nefretini kustu. Sürekli yanından kovmak istedi. Onun için yalancı bir prenses olarak kaldım.” Ağzımdan çıkanlara ben bile şaşırınca gözlerim irileşti. “Neyse, kahretsin ne anlatıyorum ben böyle... Saçmaladım,” diye kestirip attım.
Sana nazik olması için dürüst olman gerekirdi Desina! Adamın hayatını mahvetmişsin, hâlâ alınganlık gösteriyorsun!
“Yani anlatmak istediğin veliaht Ares oluyor,” dedi gülümseyerek. “Astantra Krallığı adına çok mutlu oldum. Görünüşü nasıl? Anladığım kadarıyla seni etkilemiş olmalı.”
Yanaklarımın kızardığını hissettim. “Hayır, hayır. Böyle bir şey yok. Sadece ona yaşattığım ihanetlerden dolayı bana kaba davranmıştı. Yoksa onun karıncayı bile inciteceğini sanmam.”
Ve hâlâ Sidelya’ya alakasız şeyler söylüyorum...
“Ama seni incitmiş,” dedi. Düşüncelerimi hissetmesinden dolayı şaşkınlıkla gözlerine baktım. “İncinmenin nedenini biliyorum.”
“Ne- Nedir?” diye kekeledim.
“Onu seviyorsun Desina. Bunu anlamamak için aptal olmak gerekiyor. Buraya getirildiğin ilk günden beri altı yüz on yedi kez Ares dedin. Bunun farkında değil misin?”
Altı yüz on yedi? Bu şaka olmalı.
“Saymış olamazsın Sidelya. Benimle dalga mı geçiyorsun? Sürekli Ares mi dedim yani?” diye sordum şaşkınlıkla. Kafasını olumlu anlamda salladı. “Tamam, belki sürekli Ares demiş olabilirim. Çünkü Ares’e yaşattıklarımdan dolayı çok pişmanım. Ares’i hayal kırıklığına uğrattım. Üstelik Ares ile handa kaldığımız günleri unutamıyorum. Öfkeli bakışlarında kendi yansımamı görünce, Ares’in beni hiçbir zaman affetmeyeceğini anlamış oldum. Ares öyle sıradan biri de değil. Kahretsin ki, Ares’in bakılmayacak tarafı da yok. Gösterişli ve çekici! İnan, şu an başka bir kadınla Ares’i yan yana görürsem ne yaparım bilmiyorum. Anladın mı beni Sidelya? Bilmiyorum. Onu deli gibi kıskanıyorum ben. Onu asla kimseyle paylaşamam.”
“Altı yüz yirmi altı,” dedi ciddiyetle.
“Ne?”
“Altı yüz yirmi altı diyorum. Ares kafanı fazlasıyla meşgul ediyor.”
Elimi alnıma yerleştirdim. “Kahretsin. Bana neler oluyor böyle?”
“Neler olduğunu biliyorsun,” dedi gülümseyerek. “Ama ihanetin ne olursa olsun, kendini affettirmelisin. Yoksa kalbinin şakası yok Desina. Sana savaş açmış durumda.”
Gözlerimi şaşkınlıkla üzerinden çektiğim gibi karşıya dalgın bir şekilde bakıyordum. Sidelya haklıydı. Ares kalbimi ele geçirdiği için düşüncelerimi kontrol edemiyordum, sürekli aklımda o vardı. Ben çoktan gözlerine esir olarak yaşamaya devam ederken, hislerimin farkına varamamıştım. Bunun ne zaman gerçekleştiğini dahi hatırlamıyordum.
Ben ona ne zaman bu kadar bağlandım?
“Ares... Güzel isimmiş,” dedi yabancı bir ses. Sidelya ile telaşla ayağa kalktık. Sesin sahibi buraya geldiğimden beri bana düşmanıymışım gibi bakmaya devam eden Benzar’a aitti. Siyah arkaya doğru taranmış saçlarının arasında kalan karamsar yüzünü saklamaya çalışıyordu. Gri, yeşil karışımı irislerinin arkasında dolanan gizemini asla yansıtmıyordu. “Hadi ama... Duydum sizi. Ares’i sevdiğini neden saklıyorsun?”
Telaşla karşısına geçtim. “Lütfen biraz sessiz ol. Hem, neden her yerden çıkmak zorundasın? Benden ne istiyorsun?”
“Ben bir cadıyım unuttun mu? Fısıltıların kulağıma doğru gelmekten hiç çekinmedi,” dedi muzip gülümsemeyle.
“Benimle dalga geçme! Burada hepimiz güçlerimizi yitirdik. Kimi kandırıyorsun? Sen önce seni mahzene kapatan cadılarla hesabını gör.” Kaşları çatılınca alaycı bakışlarımla karşılaştı. “Evet... Dinliyorum Benzar? Yoksa acıtan bir mazi mi?”
“Ben kendi isteğimle onlara isyan ettim. Bunu bilmen yeterli. Yani kimse beni kovmadı. Ama senden duyduğum bilgiler sayesinde tekrar aralarına alabilirler, ne dersin?”
Boynumdan sarkan safirden kolyeyi çekip zincirini kopardım. Benzar’ın eline tutuşturunca parmaklarını kapatıp öfkeyle sıktım. “Bence bu bilgiler tekrar cadıların arasına katılman için yetersiz. Ama bu kolye cadıların hafızasını silmene yardımcı olabilir. Ötme konusunu bir kez daha düşün ve Ares’den kimseye bahsetme. Özellikle de mühürden.”
Avuçlarında bulunan kolye Benzar’ın elinde mor yakuta dönüştü. Kolyeyi tutan bakır, örümcek şeklinde bacaklarını yakuta sarıp onu korumaya aldı. Benzar gördüklerine hayretle bakarken, kolyeyi önceden kamufle ettiğimi anlamış oldu.
“Bunu saklayabildiğine inanamıyorum. Sen nesin böyle?” dedi şaşkınlıkla.
“Sen fazla acemisin. Mantıklı düşün, ben gerçek mücevherlerle gezen bir büyücüye mi benziyorum? Hepsinin birçok sırrı var.”
“Güzelliğinin altında neler yatıyormuş,” dediğinde gözlerinde ışık belirdi. “Pekâlâ... Ağzımı kapattım Desina. Ben asla bir şey duymadım. Cadılara tekrar katılma düşüncesini de zihnimde tartışmak istiyorum.” Gülümseyerek arkasına dönüp yanımızdan uzaklaştı.
Sidelya telaşla yanıma geldi. “Ya konuşursa? Benzar’ı cadılar yetiştirmiş. Ona asla güven olmaz. Üstelik kolyeyi de verdin.”
“Merak etme Sidelya. O kolye başkasının eline geçse dahi bana hizmet eder. Sence böyle bir hatayı yapar mıyım? Benzar duyduklarını birazdan unutmuş olur, sakın endişelenme. Hatta o kolyeyi ne için verdiğimi dahi hatırlayamaz.”
“Sana inanamıyorum,” dedi şaşkınlıkla. Hâlâ olanların etkisinde kalıp yüzüme bakmaya devam ediyordu. “Ares senin bu yüzünü biliyor mu? Yani kurnaz olduğunu?”
“Biliyor, hem de fazlası ile biliyor. Ama onu hiç tanımadan girdiğim bu ateşten onunla çıkacağım. Onu kimseye yem etmem.”
Gözlerim mahzenin duvarlarında dalgınlıkla gezinmeye başlayınca mumların talazlanmalarına şahit oldum. Mahzeni dolduran kalabalığın üzerinde gezinen siyah gölgeler eşliğiyle bir ses işittim. Mahzene uğramak isteyenler vardı. Gözlerim yere serilmiş gölgelere takılı kalınca kalbimin ritimlerini durduramadım, fazla hızlanmıştı. Gözlerime uğrayan siyah kıyafetli Gornasno Cadılarının çehrelerinde oluşan zaferi gözlerime çarpmakla gecikmedi. Ellerinde taşıdıkları mumlarla mahzeni sarıya hapsettiler. Kalabalık oluşumuz onları mutlu ediyordu çünkü mahzende tahmin edilemeyecek kadar esir bulunuyordu. Birçoğu yüz yıllardır savaş verdikleri büyücüler olsa da diğer kısmı farklı kabilelerden kaçırdıkları masum insanlardı. Uzun bir süre ailelerinden uzakta yaşamak zorunda kalmışlardı. Taştan mahzenin en zor kısmı ise her gün Gornasno Cadılarının verdikleri zehri tatmak zorunda oluşumuzdu.
İşte, yine başlıyoruz.
Uzun, siyah tırnaklı cadıların başları omuz hizama geliyordu ve hepsi birbirlerine benziyordu. Tenleri kömür karasını anımsatırken, irisleri ay çiçeği rengindeydi. Başlarını, alınlarına kadar örttükleri pelerinlerinin içerisinde görünüşleri korkutucuydu. Çehrelerinde gizemli sırlar yatıyordu ama bir büyücü olarak onlara karşı elimden hiçbir şey gelmiyordu. Çünkü bu mahzende güçlerimi yitirmiştim. Mahzen avuçlarımda yatan büyülerimi mühürlemişti.
Bir cadıyla göz göze gelince yüzümü başka yöne kaçırdım fakat, bana yaklaşmasına engel olamadım. Yere değen etek kısımları mahzenin tozunu arkasında bırakınca karşımda duraksadı. Gözlerine odaklanmak zorunda kaldım. Göz bebeklerinde öfkeyi okuyordum, kan dökmek için sabırsızdı ama bir o kadar da amaçları için bekliyordu.
“Mahzende eğleniyor musun? Rahatın nasıl?” dedi gülümseyerek. Dillerini anladığımı bildikleri için benimle olan iletişimleri kesiksizdi. Büyücüler, Gornasno Cadılarının dilini ezelden beridir yıllar harcayarak eğitimlerle öğrenirlerdi.
“Sence? Eğleniyor gibi görünüyor muyum?” dedim tek kaşım havadayken.
Gülümsedi. Elindeki şişeyi bana doğru uzattı. “Al. Bunu içme vaktin geldi.”
Gözlerim önce Sidelya’ya kaydı sonra diğer insanlara. Hepsi cadıların uzattıkları kırmızı iksirleri mecbur kaldıkları için içmek zorunda kaldılar ve ben buraya geldiğim günden beri bu sıvıyla besleniyordum. İçeriğinde ne olduğunu bilmiyordum ama, başıma bela açacağını hissetmek zor değildi. Belki de günden güne bedenlerimizi zayıf düşürüp bizleri ölüme hazırlıyordu. Yavaşça ve sinsice gerçekleşecek ölümlerimizin bir nedeni olmalıydı ve yüzyıllardır cadılarla bitmeyen savaşımızın alevini yeniden körükleyeceklerdi. Bu yüzden planlarını çok merak ediyordum.
“Neyi bekliyorsun?” diye sordu kaşlarını çatıp.
Tedirginlikle elindeki camdan şişeyi aldım. İçtiğimden emin olmak için gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Şişenin başını dudaklarıma yerleştirdiğim gibi kırmızı iksiri içmek zorunda kaldım. Ağzımda oluşan yanma hissi çekilmez düzeyde devam ederken iki dudağımın arasından sızan gri dumanları görünce gülümseyip yanımdan uzaklaştı. Ağzımda oluşan yanma, boğazımdan sonra mideme ulaşınca kıpırdanmalar yüzünden duvarın dibine çömeldim ve Sidelya’nın da aynı acıyı çektiğini fark ettim.
“Her gün bunu veriyorlar. Bu lanet olası şey de ne?” diye sordu öfkeyle.
Alnımdan sızan ter damlalarını elimin tersiyle sildim. “Bilmiyorum. Sanırım acı çekerek ölmemizi arzuluyorlar. Kötü tarafın zevklerinden biridir ama ben bunların neden başıma geldiğini biliyorum.”
“Yine mi Ares?” dedi midesini tutarak. “Tamam artık, ne olduysa oldu. Cadıların, büyücüleri ne zaman rahat bıraktıklarını gördün? Cadılar varoluşlarından beri böyleler. Eziyet, kan, kaos...” Gözlerime dikkatlice baktı. “Ama Kral Tansar ile mühürlü olmana rağmen sana eziyet etmeleri de çok mantıksız. Tansar karanlığa çalışmıyor muydu?”
“Gornasno Cadıları mühürlü olduğumuzu bilerek buna devam ediyorsa, Tansar karanlık tarafın kuklası olmuş demektir. Arkasından oyunlar dönüyordur. Tansar’ın bunu anlamasını bekleyemem çünkü onda akıl denen şey yok. Eminim ki, beni Ares’in yanında bulmayı ümit ediyordur. Ya da Büyücüler Tapınağı’nda.”
Peki Ares beni bulmak istiyor mudur? Neden istesin ki? Gözünde yalancı bir büyücüyüm. Oyunlar oynayan ve sinsice gülümseyen bir büyücü.
“Umarım bir mucize olur,” dedi buğulu gözlerle. “Yoksa işimiz gerçekten bitti.”
“Umarım.”
Gerçekten her şey biter. Her şey.
.
.
.
.
