İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 22 · 21 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 22

7. Kısım

...

Karanlık, Büyücüler Tapınağı’nı kuşatmıştı. Gökyüzünde beliren yıldızların Su Elislerini temsil ettiklerini biliyordum ve karanlığa karşı daima parlamak için doğuyorlardı. Aydınlığa karşı savaş açan gecenin, gözden kaçırdığı önemli bir konu daha vardı. Karamsarlığını ve kinini örtmek isteyen yıldızlara asla ulaşamazdı. Zaten kazanılan bir zaferin sesini göklere çoktan duyurmuştuk. Göklere ulaştı ama kulaklarını gerçeklere kapatanlara ulaşamadı. Çünkü duymak istemediler ve şahit olmaya asla cesaretleri yoktu.

Hepsi oyunlar peşindeydi. Astantra Krallığı’nı bu şekilde yok ettiler.

Gizlice...

Gözlerim dalgındı ve boynumda hissettiğim dokunuşlar yüzünden lacivert bir çift göz ile karşı karşıya geldim. Beyaz gömleğimin yakasında bulunan ince tül detaylarını düzeltmekle meşguldü. Boynumu çepeçevre saran tüllerin düzgün olduğunu görünce, “Şimdi tamam,” dedi Leda. “Beyaz atlı prens gibi görünüyorsun Ares.”

“Evet. Şu an görünüşünden kıskançlık duymaya başladım,” dedi Ernam. “Tüm gözler üzerinde olacak.”

Leda sırıttı. “Merak etme. Hoşlandığın kıza açılırsan, Ares’e bakmayabilir. Tedirginliğini anlayabiliyorum. Ares çok yakışıklı.”

Ernam unuttuğu konu yüzünden donup kaldı. Kendine gelmek için kafasını silkeledi. “Kahretsin. Bu mevzu fazla uzamadı mı? Şu kız konusunu kapatalım artık.”

“Söylemezsen kapatmam, boşuna uğraşma.”

Bronzdan yapılma aynada kendimle karşılaşınca beyaz pantolonumun üzerinde bulunan beyaz gömleğimin içinde kendimi tuhaf hissettim. Manşetlerde ve yakasında bulunan tüller tenimi rahatsız ediyordu. Ara sıra boynumu kaşındıran tülleri genişletmek için yakamı sağa sola çekiştirmekle meşguldüm. Bir yandan gömleğimin üzerinde bulunan siyah şeritli ceketimin bedenimi sıktığını hissediyordum. “Bu kıyafetler bana göre değil. Beni boğuyorlar,” dedim ceketimin düğmesini aralamaya devam ederek. Leda ve Ernam takımımdan oldukça memnun kalmışlardı. Tavırlarıma bir o kadar da şaşkınlık yaşadıkları için ne yapacaklarını bilemediler. “Şölene bu kıyafet ile katılmasam bir sorun olur mu?”

“Oldu Ares. Tabii ki katılmayabilirsin,” dedi Ernam. Buruşturduğum suratımı görünce bıkkınlıkla nefes verdi. “İstersen Leda için ayarladıkları elbiseyi giyebilirsin. Kırmızı renk gözlerine çok yakışacak. Narin ellerinle eteklerini katlayarak salonda yürürsen gecenin en dikkat çekici veliahttı olabilirsin. Ama şimdiden uyarayım, eğer güzelliğinden dolayı erkekler sana asılırsa kesinlikle seni tanımıyorum oldu mu?”

Kaşlarım çatıldı. “Güzel fikirmiş Ernam. Özellikle seni yanımda kavalyem olarak görmek istiyorum. Bana eşlik eder misin?”

“Ciddi misin?” dedi şaşkınlıkla. “Garip olmaz mı?”

“Yo... Neden garip olsun ki? Senin gibi yakışıklı bir adamı koluma takıp yürümek isterim kırmızı halıda.”

“İyi peki, sen bilirsin. Garip olmaz diyorsan.” Öfkeli yüzüme baktı. “Sen ciddi misin?”

“Tabii ki ciddi değilim!” Elimi alnıma yerleştirip sıkıntıyla nefes verdim. “Garip olmaz mı diye soruyorsun bir de. Leda’nın elbisesini giydiğim gibi seni koluma takıp salonda yürümemi nasıl hayal edebiliyorsun? Üstelik Astantra’nın veliahttı olarak?”

Gözlerini birkaç defa yumdu ve bana baktı. “Oha berbat! Hayal ettim de kesinlikle çok çirkinsin. Seni koluma takamam Ares. Böyle bir şey mümkün olamaz. Üstelik salonun ortasında elbisenin patlama riski de var. Senin kavalyen olacağıma Leda’nın kavalyesi olurum daha iyi.”

“Şuna bak,” dedi sitemle Leda. “Sen bana laf mı dokundurdun?”

Kafasını olumsuz anlamda salladı. “Hayır. Ne alakası var?”

“Dokundurdu Leda,” dedim inadına. “Ernam bize tahammül edemiyormuş. Özellikle de sana.”

“Yok öyle bir şey. Ares sen ne diyorsun? Elbise yüzünden böyle davranıyorsanız, tamam onu ben giyerim,” dedi ciddiyetle.

Hâlâ elbise diyor...

“Tamam, artık odada beni tek bırakabilir misiniz?” diye Leda uyarıda bulundu. “Elbisemi hemen giymek istiyorum çünkü gözünüz kaldığı için başına bir şey gelebilir. Elbiseyi ikinize de kaptırmak gibi bir niyetim yok.”

“Bence de haklısın,” dedi Ernam. “Hemen Ares almadan giymelisin.” Ernam’ın kolunu kavradığım gibi kapının ardına çekiştirerek çıkardım. Kolunu sert şekilde bırakınca öfkeli gözlerimi başka yöne doğru çevirdim. “Bana çok mu kızdın?”

Yüzüne baktım. Tedirginliğini yansıtınca, “Belli olmuyor mu?” diye sordum.

“Evet, biraz.”

Biraz?

Ellerim boynumdaki tüllere gidince sağa sola çekiştirdim. Gözlerim koridorda dolanan birinci derecedeki öğrencilere kaydı. Özenle hazırlandıkları belli oluyordu. Göz kamaştırıcı kıyafetleriyle şölenin yapılacağı salona doğru merdivenlerden aşağıya iniyorlardı. “Kahretsin,” diye ağzımda geveledim. “Herkes Ares olduğumu öğrendiğinde ne yapacağım? Nasıl bir tepki vereceğim? Kalbimin uyarılarını işitiyorum.”

“Sakin olmalısın. Bu akşamın en çok konuşulanı sen olacaksın biliyorum ama, en azından ânın tadını çıkarabilirsin. Artık Astantra Krallığı’nın veliahttı bu gece evrene duyurulacak.”

Evrene? Biz Büyücüler Tapınağı’ndan Elrois'e anons mu yaptıracağız? Ne diyor bu...

Heyecandan gözlerim tavana kaydı. Tavanda bulunan kabartmalar gözlerime karmaşık görününce derin bir nefes verdim. Rahatlamaya ihtiyacım vardı ama gözlerime yansıyan her bir detay sarmaşıklar gibi birbirine dolanıyordu. Merdivenlerden inen büyücülerin seslerine bile tahammül edemez düzeydeydim. Her şey fazla karmaşıktı!

Bilinmezliğin arasında bilinen biri olursam... Hayatım çok mu çıkmaza sürüklenir? Yoksa düzene mi girer?

“Ne düşünüyorum ben böyle!” diye aniden sesli şekilde söylenince Ernam yerinde sıçradı.

“Aklımı aldın, aklımı. Sakin olmayı denemelisin.” Takımını işaret etti. “Korkudan kıyafetlerime bir şey sızdırmak istemem. Ama ne havalı görünüyorum, öyle değil mi? Siyah ve bordo desenli takımımın içerisinde kendimi veliaht gibi hissettim. Üstelik kollarından fırlamış beyaz tüllü manşetlerine bayıldım.”

Ernam’ı duymamıştım, aklım başka yerdeydi. “Ne düzeni? Kahretsin, herkesi ümitlendirdikten sonra Efrasto Krallığı’na hizmet etme olasılığım var!” Ernam, birinin duymasından endişelendi. Karşıma geçip titrek gözlerini bana yansıttı. “Ne oldu?”

“Biraz daha bağırırsan Ares olarak değil, Efrasto olarak duyurulacaksın. Artık Büyücüler Tapınağı’nda çığlık sesleri de eksik olmaz.”

“Senin açından kolay tabii. Ben bir köleydim köle. Benim bildiğim tek şey kerpiç toplamak ve sırtıma kırbaç yemek. Benim bu içinde bulunduğum kıyafetlerim bana çok yabancı,” dedim ceketimi göstererek.

“Bence sen karanlık ruhundan korkuyorsun.”

Öfkeyle parmaklarımı avucumun arasına alıp sıktım. Doğru söylüyordu. Aslında bu tavırlarım heyecandan değildi. Kolumda taşıdığım nişane yüzünden babamın bıraktığı krallığa layık olamamaktan korkuyordum. Ve bir o kadar da unutmak istemediğim şeyler vardı.

Yani kısa zamanda kalbime yerleşenleri...

“Evet,” diye onu onayladım. “Korkuyorum. Her şeyi unutmaktan korkuyorum. Kardeşimi, sizi ve Desina’yı.”

Omuzuma dokundu. “Umarım, her şeyin üstesinden gelebiliriz. Bir kişiyi daha bu lanet karanlığa teslim etmek istemiyorum. Sen çok değerlisin Ares.”

“Büyük bir çıkmazdayım. Çok büyük, inan ne yapacağım bilmiyorum.” Derin nefes alıp sakinleşmeye çalışıyordum. Gözlerimi sımsıkı yumdum ve birkaç dakika sonra araladım. Ernam’a bakınca, “Ne oldu? Nereye bakıyorsun?” diye sordum. Baktığı yeri merak ettiğim için arkama dönünce Leda’nın kırmızı tüllü ve etek kısımları yerle temas edecek şekilde olan elbiseyi giydiğini fark ettim. Karpuz kollarının buluştuğu v yakalı göğüs dekolteli tasarıma sahipti. Uzun, siyah saçlarını yüksek topuzla buluşturunca akşamın en güzel bayanlar listesine katılabilirdi. Lacivert gözlerini ortaya çıkaran siyah sürme en dikkat çekici kısımdı.

“Eee... Nasıl buldunuz?” diye sordu Leda. “Yoksa çirkin mi olmuşum?”

Kendime gelmek için kafamı iki yana salladım. “Hayır. Aksine çok güzel görünüyorsun. Bence bu akşam en dikkat çekici kadın sensin.”

“Utandırma beni Ares. O kadar da değildir,” dedi gülümseyerek.

Gözlerimi Ernam’a çevirdim. Hâlâ Leda’da duran sabit gözlerini kıpırdatamamıştı. “Ernam, kendine gel.”

“Ne?” dedi sıçrayarak. “Geldik mi? Neredeyiz?”

“Ne gelmesi? Yine kendini kaybettin,” dedim fısıltıyla. “Leda nasıl olmuş bir şeyler söylemelisin. Bari iltifat et.”

“Kahretsin Leda. Varlığından şüpheliyim.”

Dirseğimi koluna çarptım. “Kahretsin mi? Sana güzel bir şeyler söyle demiştim.”

Zor yutkundu. “Kusura bakma. Şey... Çok güzel olmuşsun. İlk defa kırmızıyı bu kadar etkileyici görüyorum. Yani... Ne diyordum ben? Ha! Mükemmel taşımışsın. Kırmızı olduğundan değil aslında, yani sen iyisin,” diye konuşurken kalbinin ritimlerine engel olmak için derin nefesler veriyordu.

İltifat etmek böyle bir şey miydi? Bence biraz berbattı.

“Beğenmene çok sevindim. Siz de çok şıksınız,” dedi gülümseyerek. “Ama bir an önce şu şölen işini halledip buradan çıkmak istiyorum. Büyücüler Tapınağı’nda beni rahatsız eden şeyler var sanki.”

Kaşlarım çatıldı. “Nasıl yani? Bir şey mi oldu?”

“Hayır, öyle değil. Kalbim sıkılıyor, daralıyorum. Sanırım buradan bunaldım.”

“Tamam,” dedi Ernam. “Hadi şunu atlatalım ve hemen buradan gidelim.”

Ne kolay ama!

Kapı arkamızda kalınca yönümüzü merdivenlere doğru çevirdik. Yavaş adımlarla merdivenleri inmekle meşguldüm. Leda ve Ernam arkamdan beni takip ediyorlardı. Birinci kattan tamamen ayrılınca şölenin yapılacağı salona doğru yürüyorduk. Birçok kişinin gözleri üzerimdeydi çünkü beyazlara bürünen tek kişi bendim. Bayan Norya’nın benim için özel ayarlamış olduğu kıyafeti taşıyordum üzerimde. Astantra Krallığı’na ait bir veliaht olduğumu öğrenince zevkle bu konuyla ilgilenmişti.

Uzun ve geniş koridora ayak bastık. Ayaklarımın altında ezilen kırmızı halıda yürüyordum. Geleceğime adım attığımı fısıldıyordu ama, kalbimin bitmek bilmeyen ritimlerini bastıramıyordu. Çünkü geçmişinden korkan, geleceğine karşı tedirgin yürürmüş. Yabancı olduğu duyguları tatmaktan çekinirmiş. Tam da ben böyle hissediyordum. Hayatımın ani değişimlerine karşı tedirginlikle yürüdüğüm yolun sonucunu bilememek en büyük girdaptı benim için.

Duvarlarda gördüğüm altın çerçeveli resimlerin birçok duyguyu barındırdığını hissettim. Resimler daima bir şeyler anlatmak isterdi. Bir kısmı geçmişten gelen acıları, diğer kısmı mutluluğu tattığımız anılarımızı. Düşüncelerimi çerçevede gördüğüm kıpırdanma bölünce olduğum yerde sabit kaldım. Çizim olduğunu sandığım resimler canlanmıştı. Renklerin ahengini, neşeyi ve üzüntüyü tekrar yaşayıp geçmişi günümüze taşıdılar. Tekrar yüzümü şölenin yapılacağı salonun kapısına doğru çevirince derin bir nefes verdim. Salon iki kapılıydı ve iki ayrı yöne doğru açılarak tüm büyücüleri içeriye ağırlıyordu. Adımlarım daha da zayıf düşmüştü yaklaştıkça. Ernam ve Leda bu defa önümden ilerliyorlardı. “Hadi Ares,” dedi Ernam. “Kaplumbağa bile senden daha hızlıdır.” Çatık kaşlarımı fark etti. “Tamam, sen daha hızlısın. Hatta şu an önümden yürüyorsun ama belli etmemek için arkama geçtin.”

“Geç sen dalganı bakalım.”

Leda yanıma doğru yaklaştı. Elini koluma geçirip gülümsedi. “Sanırım kavalyem sen olmalısın? Çok iyi görünüyorsun.”

“Böyle düşünmene sevindim,” dedim gülümseyerek. “Bir an seni Ernam’a kaptırdığım için çok üzülmüştüm.”

Sırıttı. “Ernam âşık olduğu kızı alsın koluna. Yoksa bizim aramızda bir şey olduğunu sanıp Ernam’dan vazgeçer. Böyle olmasını istemem.”

“Doğru, haklısın.” Gülmemek için kendimi zor tutuyordum ama bu konu daha nereye kadar sürecekti bilmiyordum.

Salonun kapısına yaklaşınca içeriye adımlarımızı attık. Kalabalığın ortasında kendimi tekmiş gibi hissetmem zihnimde büyük bir sorundu. Beyaz örtüleri ve şamdanları olan masaların etrafına büyücüler sıralanmışken geniş salonun çevresini kaplayan masalar dışında, salonun orta kısmı eğlence için boş bırakılmıştı. Ayaklarımızın altında bulunan kırmızı halı boş alandan kral tahtına kadar devam ediyordu. Mücevherlerle bezeli olan taht, gümüş basamaklarla çıkılan bir platform üzerinde duruyordu. İki yanında bulunan miğferli askerlerin benim için getirildiklerini anlamam zor değildi.

“Artık güzel günlerin yaklaştığını görüyorum,” dedi Ernam. Gözlerimi ona çevirdim. “Kral Hetar hayatta olsaydı seninle gurur duyardı. Onu göremesem de senin kâhinliğini yapmak için sabırsızım.”

Kâhinlik? Ne demek olduğunu bilmiyor bence.

Leda, yakınımızda bulunan masayı işaret etti. “Şuraya geçelim. Bay Janıs eşliğinde gelecek olan eğitimcileri beklememiz gerekiyor. Umarım her şey yolunda gider.” Gösterdiği masanın çevresine sırayla dizildik. Salonun tavanlarından sarkan avizelere gözüm çarpınca mumların tekrardan talazlandıklarını gördüm. Duvarlara yansıyan hareketli gölgeleri tedirginliğimi yeniden arttırmıştı.

-Son kez Ares olarak anılacağın geceye veda etmelisin.

“Emredersin,” diye sessizce mırıldandım.

Masanın üzerinde bulunan içeceklere dokunmak istemedim. Bu gece bilincimin açık olmasına ihtiyacım vardı. Bedenimde bulunan tehdide karşı sarhoş kalmam büyük bir hata olabilirdi. Bunu yapmamalıydım. Mumların talazlanmaları bana uyarıcı gibi görünüp tekrar karanlık ruhumu duyurmak istemişti zaten. Onun esaretine kapılmamak ve bedenimde taşıdığım nişaneyi belli etmemek için Büyücüler Tapınağı’nın son gecesini sakince tamamlamalıydık.

“Güzelmiş,” dedi Ernam. Yanımızdan geçen hizmetçiden tekrar şarap almaya niyetliyken kolunu sımsıkı kavradım. “Ne oldu Ares?”

Hizmetçi yanımızdan ayrılınca Ernam ile göz teması kurdum. “Daha fazla içmemelisin. Zaten bir bardağı sarhoş etti.”

“Neden?” dedi hıçkırarak. "Yapma ama Ares. Bu gece senin gecen. Eğlenmeyeceksek burada ne işimiz var?”

“Bence iyice sarhoş olsun,” dedi Leda. “Sevdiği kızı böylece öğrenmiş olurum. Hâlâ benden saklıyor.”

“Buraya gelmemiş. Sanırım şölene katılmayacak. Daha sonra söylerim sana,” dedi ve zor yutkundu. Konuyu değiştirmek için bana baktı. “Bugün ne gibi tehdit olabilir ki? Rahatlamalısın.”

“Mumları görmüyor musun? Aklını çalıştır.”

Gözlerini tavanlarda gezdirdi. “Yuh! Bunlar yine coşmuş. Bu geceyi bitirebilirsek iyi.”

“Pun yüzünden şu mumlardan daha fazla korkmaya başladım,” diye ekledi Leda. “Ya, bu gece yanımızda olsaydı? İyi ki onu yakalattın Ares.” Ne söylediğini anlamadığım için Leda’ya dikkatlice baktım. Gözlerimi tepkisiz şekilde üzerinde gezdirince ne olduğuna anlam veremedi. “Bir şey mi oldu? Neden öyle bakıyorsun?”

“Söylediklerinden bir şey anlamadım. Pun kimdi Leda? Ben kimi yakalatmışım?” Tedirginlikle Ernam ve Leda birbirlerine baktılar. İçime doğru salınan endişenin tüm uzuvlarımda gezintiye çıktığını hissettim. Bakışları korkularıma bir yenisini daha eklerken ben kalbimin hızla attığını biliyordum. Ellerimi masada kenetleyip gizemli gözlerden cevap bekliyordum hâlâ ama, sessiz çığlıkları vardı buğulu gözlerinde. “Bir şeyi unuttum, değil mi?” dedim endişeyle. Gözlerimi sımsıkı yumdum. “Lütfen söyleyin, susmayın. Neyi unuttum?”

“Tamam, sakin olalım,” dedi Ernam aralamış olduğum gözlerime odaklanınca. “Önemsiz birini unutmuş olabilirsin. Huna topraklarında Apran adında bir sahtekârla karşılaşmıştın ve bez çantandan büyülü kitabı almıştı. Büyücüler Tapınağı’nda sahte isimle Pun olarak kendini bize tanıtmıştı. Çok da önemli konu değildi yani.”

Önemli değil mi? Unutmaya başladım, bunun neresi önemli değil?

“Ama bu sabah yaşanan bir konuydu,” dedi hüzünle Leda. “Peki kum saati? Onu hatırlıyor musun?”

“Kum saati... Hayır, hatırlamıyorum.”

Kısa sürede yaşadığım olayı hemen unutmam, tehlikenin büyüklüğünü bir kez daha hatırlatıyordu. Yostor Periler Şatosu’nda Mersah’dan, kalkanım ve Desina’nın aşkı sayesinde kurtulmuş olabilirdim. Peki ya şimdi? Kalkanım yok olmuştu ve Desina’yı kaybetmiştim. Bu yüzden amaçlarına ulaşmayı hedefleyen Karanlığın Varislerine kapı sonuna kadar açılmıştı. Artık aydınlığı yok etmek üzere bana doğru yürüyorlardı. Ayak bileklerinde prangalar yoktu, hepsini sakince ve kusursuz planlarıyla çözmüşlerdi. Tek bir engelleri kalmıştı. Onlara layık olan yasak bir kalbi taşımıyor olmam... Eğer bir bedende karanlık ruh varsa aşka sahip olamazdın.

-Aşkın önüne geçemedik ama onu unutturmak için çabalıyoruz.

Düşüncelerimin arasında salonun giriş kapısı aralandı. Bay Janıs ve Bayan Norya eşliğinde salona giriş yapan nöbetçilerin birçok değerli eşyaları taşıdıklarını gördüm. Bayan Norya’nın elinde altın kaplamalı sandık bunuyordu. Muhafızlar bu sandıkta neyin bulunduğunu bildikleri için, tüm salonun dört bir yanını korumak üzere sıralanmışlardı. Salonun iki ucunda bulunan ve yüz yüze bakan serçe figürlü heykellerin gözlerindeki mor renkteki ışığın anlamını sezemedim. İçeriye girmeleri ile birlikte bunlar gerçekleşirken gözlerim Bay Janıs’a kaydı.

“Buraya neden toplandığımızı biliyorsunuz,” dedi gülümseyerek. “Astantra Krallığı’nın veliahttı olan Ares için toplandık ve aydınlığa hizmet edenler için bulunduğu fedakârlıklarının karşılığını vermek istedik. Kral Hetar’ın, Astantra için kurtuluş olduğunu biliyorduk.” Babamın ismini işitince gözlerimden sızan iki yaşın çığlıklarını işitir gibi oldum. Kalbime ulaşmasına engel olmaya çalışsam da başaramadım. Çoktan yuvalanmıştı. Söküp atmam ise kanla olacak bir şeydi. “Bu yüzden birçok tehditlere maruz kaldı,” diyerek sözlerine devam etti. “Efrasto Krallığı’nı yok etmek üzere çok çaba sarf etti ve en sonunda baş edemediği konular yüzünden krallığı devretmek zorunda kaldı. Ailesi ile normal yaşama dönüp krallığından uzaklaştı.”

Bu yüzden çocukluğumdan krallığa ait bir şey hatırlamıyordum demek ki. Babam zaten tehditler yüzünden krallığı arkadaşı Ronza’ya emanet olarak bırakmış.

“Ama ailesini korumayı tercih etse de Efrasto Krallığı’na karşı planlarından asla vazgeçmedi. Büyülü kılıç onun için tek çözüm yoluydu. Bunu öğrendiklerinde Efrasto Krallığı, Kral Hetar’ın peşini bırakmadı ve alevler ailesinin son nefesine karıştı.”

Şimdi de tek hedefleri benim.

“Son aldığımız mucize ile hayatın o kadar da kötü olmadığını büyücüler olarak bir kez daha tattık. Tüm insanlara eziyet eden karanlık tarafın yok olması için elimizden geleni yapmak istiyoruz ve aramızda parlamaya devam eden Ares’i size takdim etmek istiyorum,” deyince tüm büyücüler veliahttın salonda olduğunu anladılar. Bay Janıs’ın merakta bırakan konuşması herkesin aralarında fısıltılara neden olmuştu.

-Bunun sonucu ne olacak peki? Astantra’nın veliahttı Efrasto Krallığı’na katılan bir zavallı! Ne yazık...

“Bazen sana katılıyorum,” dedim gözlerim Bay Janıs’da kalmışken. “Liderinizi ilk gördüğüm yerde öldüremediğim için çok pişmanım. Bu yüzden bazı şeylere geç kalmış olabilirim. Bunu gerçekleştirseydim eğer senin şu çekilmez derecede olan bariton sesinden yılmazdım. Bence beni bırakıp opera düşünmelisin? Bu sesle iyi iş çıkarırsın.” Ağzımdan çıkanlara ben bile inanamadım ve söylediklerimi birinin duyabileceği korkusuyla etrafıma bakmak istedim. Keşke bakmaz olaydım! Leda ve Ernam da dahil yakınımızda bulunan gözleri üzerime çekmeyi başarmıştım. Maalesef söylediklerimi duymuşlardı.

“Sesimin kötü olduğunu biliyordum,” dedi Bay Janıs. Tüm gözler üzerimdeyken zor yutkundum.

“Ben de bu akşamı rezil edecek olanın ben olduğumu düşünüyordum,” diye Ernam fısıldadı bana laf dokundurmak için.

“Eline fırsat geçti değil mi kâhin?” Ernam gülümsediği sırada adımlarımı Bay Janıs’a doğru hızlandırdım. Göz göze gelince gülümsedim. “Hayır size dememiştim. Her neyse...”

“Ama söylediklerin doğru Ares, sesimin kötü olduğunu kabul ediyorum,” dedi ısrarca. Tüm büyücüler artık kim olduğumu öğrenmişlerdi. Şaşkınlığın üzerine Ares diye ağızlarından ismimi sayıklayanlar bile oldu. “Artık bu özel geceye başlamalıyız.” Bayan Norya’nın elinde bulunan sandığı aralayınca gözlerime büyük ve parıldayan bir taç yansıdı. Üzerinde bulunan kabartmaların yanı sıra, parıldayan altından işlemeler bulunuyordu. “Kral Hetar,” dedi gururla. Tacı sandıktan eline alıp bana doğru uzattı. “Ona ait olan tacı sana takdim etmekten onur duyarız. Umarım yoluna çıkan engelleri aşmanda yardımcı olur.” Ellerimi yavaşça taca doğru uzattım. Avuçlarımın arasına alınca yaşadığım duygunun tarifi yoktu ama gözyaşlarımın birçok nedeni vardı. Bizi korumak istediği hâlde kendi canını tehlikeye atan babamın tacına layık olabilmeyi diliyordum sürekli. Tacın gördüğü savaşlar, iyi insanların refaha kavuşması içindi ve köleliğe, eziyetlere dur demek içindi. Konuşabilseydi şayet babamın adına acılarını duyurmuştu çoktan.

“Minnettarım efendim.”

“Bu tacı hissetmişsindir,” dedi buğulu gözlerle. Şaşkınlıkla gözlerimi irileştirdim. “Elbet sesini işitmişsindir. Sahibini çağırmak için seninle konuşmuştur. Serçeler bunun kanıtı.” Serçeler deyince gözlerim heykellere kaydı. Gözlerinde yanan mor ışığın yerini beyaz ışık almıştı. “Beyaz ışık tacın sana ait olduğunu savunuyor.” Bay Janıs böyle söyleyince tekrar elimde parıldayan taca baktım. Aklıma köleliğimde ilk işittiğim sesler yankılandı. On üç yaşlarımdan beri duyduğum sesler Kalk! Kalk ve sana ait olanı al Ares cümleleriydi. Kalbimin derinlerinden gelen özgürlük anahtarı gibi hissetmiştim ama emin olamamıştım. Sonra cümleler karanlığa karıştı ve beni babamın tacından uzaklaştırdı. Çoğu şeyi kaçırdım, çoğu şeyi atladım. Bunlardan en önemlisi aklımla kalbim arasında gezinen korkularımdı. Buna da teslim olursam, işte o zaman kaybedebilirdim. “Ares,” dedi tekrar. Dalmış olduğum düşüncelerimden çekip aldı beni. Tacı elimden alıp başıma sakince yerleştirdi. “Tahtına oturma vaktin geldi. Burası Astantra Krallığı değil ama, en azından layık olduğun ölümsüz gücünü imgelememiz en doğrusu.”

Kafamı olumlu anlamda salladım. “Elbette. Sizleri kıracak değilim.” Arkamda kalan kral tahtına yavaşça yüzümü çevirdim. Ayaklarımın altından akıp giden kırmızı halının tamamlayıcısı gibi görünüyordu. Adımlarımı ona doğru atınca görseline yabancı olduğum duruşu tekrar yakama yapıştı. Böyle şeylere çok yabancıydım ve çaresizdim. Kişiliğime uzaktı ama bir o kadar da geçmişimin gerçeklerini bana duyurmak istiyordu. Babamdan kalma tacımla ona daha da yakınlaşırken kalbimin ritimlerini bastıramadım. Merdivenleri tek tek çıkıp son kez göz teması kurduğum kral tahtına kimseyi kırmamak üzere oturdum.

Yabancıydım. Geçmişime ve geleceğime çok yabancıydım. Kral tahtında böyle hissedeceğimi hiç tahmin etmezdim.

Şölen sakinleri, tahta oturduğumdan beri gözlerini üzerimden ayıramadı. Beyazlara büründüğüm kıyafetlerimin tamamlayıcısı olan tahtın yüksekliğini her ne kadar da garip görsem de belli etmemeye çalışıyordum. Desina’nın hayatıma girdiği andan beri değişime uğramam ve onun eğitim gördüğü yerde tahta geçmem kaderimin bir işaretiydi.

Aniden kulağıma dokunan lir eşliğinde çalgıcılar salona giriş yaptılar. Çalgının eşsiz huzuru tüm salonda yankılandığı gibi dans için erkekler partnerlerini seçmek üzere harekete geçtiler ve partnerleri ile müziğin ritmine kapıldılar. Ernam’ın, Leda’ya olan bakışlarını görünce gülümsememe engel olamadım. Belini yavaşça aşağıya eğip Leda’ya elini uzattı. Nazik teklifinin kabul edilişini görünce mutlu oldum. Bir eli belindeyken diğer elini nazikçe tutup dans etmeye başladılar.

-Saçma bir durumdasın.

“Galiba,” dedim bıkkınlıkla. “Bu arada kalkan konusunda kazandığını sanıyorsun. Ama bununla bitmeyeceğini de tahmin ettiğini düşünüyorum. Nişane konusunda anlaşmamızı fırsata çevirdin.”

Gözlerim kalabalığın arasından yanıma doğru yaklaşmakta olan bir kadına çarptı. Ayak bileklerine kadar uzun, gül kurusu renginde elbisesini nazikçe yürürken kaldırıyordu. Omuzlarına dalgalı, kumral saçları ahenkle salınmıştı. Basamakları tek tek çıkıp platforma ulaşınca şaşkınlıkla ne yapmaya çalıştığını anlamak istedim. Elbisesinin eteklerini tuttu ve hafifçe eğilip selam verdi. “Sizi selamlıyorum Kral Ares. Bana eşlik eder misiniz? Kabul ederseniz, beni çok mutlu etmiş olursunuz.”

“Tabii, olur,” dedim kırmamak için. Elini kavradığım gibi platformun merdivenlerinden aşağıya indirdi. Dans eden büyücülerin arasına karıştık. Önce ne yapacağımı bilemedim ama durumu toparlamak için bayanın beline dokundum ve diğer elini tutup yavaşça dansa uyum sağlamaya başladım. Bedenim ileri ve geri hareket ettikçe gözlerini üzerimden ayırmayan bayan ile göz teması kurdum. “Adınız nedir?”

Gülümsedi. “İsmim Rina. Bay Janıs’ın dersinde Pun’un yanında oturan arkadaşıydım. Gerçi size olan gizemli bakışlarımı fark etmiştiniz. Bu durumdan çok utanıyorum ama size karşı da koyamıyorum.”

Yine mi Pun, kahretsin hatırlamıyorum ki ben. Ayrıca bu kadını da hatırlamıyorum.

“Öyle mi?” dedim gülümser gibi yaparak. “Kusura bakma, ne diyeceğimi bilemedim.”

Şuna kısacası hatırlamıyorum desene.

“Pun ile aramda bir şey yoktu ve sizin aniden onun duygularını eğitimde açık etmenizle bana karşı ilgisini anlamış oldum. Ama ben ona karşı bir şey hissetmiyordum.” Şaşkınlıkla gözlerim kısıldı. Bunu yapmış olduğuma inanamadım. “Aslında ben sizi ilk gördüğüm andan beri...” Kaçamak gözlerle Ernam’a ve Leda’ya baktım. Bilmediğim bir konudan beni kurtarmalarını arzu ediyordum. “Kralım... Sizi kıracak bir şey mi söyledim?” Garip davranışlarımı anlamıştı.

“Hayır, böyle düşünürseniz çok üzülürüm. Sadece bugün fazla gerginim.”

“Sizi anlıyorum,” dedi gülümseyerek. “Yeni hayatınıza alışmak zor olmalı.”

“Evet, gerçekten tahmin edilemeyecek kadar zor.”

“Ama hemen adapte olduğunuzu da söylemeden edemem. Bu arada çok hoş görünüyorsunuz. Hayatımda gördüğüm en güzel yüze sahip olan erkek olabilirsiniz,” dediğinde gözleri yüzümün her noktasında dolanmıştı.

Koluma dokunan başka bir el yüzünden ondan ayrılmak zorunda kaldım. “Ares’i çalıyorum,” dedi Leda. Ne olduğunu anlamadan Rina’nın öfkeli bakışlarından uzaklaşıp Leda ile dans etmeye başladım. “Yetiştim mi? Bakışlarından dolayı rahatsız olduğunu anladım.”

“Rina’nın anlattıklarına göre unutmaya devam ediyorum Leda,” dedim buğulu gözlerle. “Ne yapacağımı bilemedim. Söylediklerini anlamış gibi yaptım. Ayrıca onun bana karşı olan ilgisini daha önceden anladığımı söyledi bana.”

“Evet, doğruyu söylemiş. Maalesef elimden hiçbir şey gelmiyor. Umarım en kısa zamanda bir çözüm yolu bulabiliriz. Yoksa her şeyi unutmaya devam edeceksin.”

“Ernam nerede?” diye sordum merakla.

“Sarhoşluğu başına dert açtı. Ağzından saçma şeyler kaçırdı ama ben pek anlamadım. Seni ilk gördüğümde hissettiğim duygular gibi şeylerdi. Sonra yüzünü yıkamak için yanımdan kaçarak gitti.”

Ah Ernam...

Melodi kesilince herkesin dansı son buldu. Bu normal bir son bulma değildi. Gözlerimi salonun kapısına doğru çevirdim. Bize doğru yaklaşan seslerden belanın geldiğini anlamış oldum. Büyücüler Tapınağı’na ait muhafızlar gelen kişiyi karşılamak için kırmızı halının hizasına sırayla dizildiler. Bay Janıs telaşla yanıma doğru yaklaştı. Gözlerinde tedirginlik yatıyordu.

“Neler oluyor, Nedir bu hâliniz?" diye sordum.

Zor yutkundu. “Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Astantra Krallığı’ndan ziyaretçilerimiz var. Üstelik seni görmek için gelmişler.”

“Kim?” diye sorduğumda kapı iki yana açıldı. Muhafızların eşliğiyle içeriye giren adamı tanıyamadım ama kim olduğunu tahmin edebildim. Onu görünce kaşlarım oldukça çatıldı, göğsümde hissettiğim öfke avuçlarımın arasında sıktığım parmaklarıma doğru yerleşti.

“Burada kimler varmış?” dedi Kral Tansar ve alaycı gülümsemesiyle tam karşımda duraksadı. Siyah, uzun saçlı ve esmer bir adamdı. “Burada veliaht kutlaması varken beni davet etmemek ne kadar doğru? Bu sizlere hiç ama hiç yakışmadı.”

“Ne istiyorsun?” Ernam’ın, Leda’yı alıp sessizce buradan uzaklaştıklarını fark edince rahat bir nefes verdim. Kral Tansar kesinlikle Ernam’ı görmemeliydi. Yoksa burası kaos ortamına dönüşürdü.

Belki de hâlâ olma ihtimâli yüksekti...

“Sadece ihtişamımı hissetmen için gelmiştim buraya. Beni görmeye hakkın var,” dedi kibirle dolu bakışlarla.

Dudağımın tek tarafı kıvrıldı. “İhtişam? Bunu bana tarif edebilir misin?” Kollarımı birbirine kenetledim. Rahat tavırlarımdan dolayı öfkeyle bakıyordu. “Bence ihtişam ait olmadığın bir tahta zorla oturmak değildir. Bence sevgisine sahip olmadığın bir kadını zorunlulukla ve tehditlerle kendine mühürlemek de ihtişam değildir. İhtişamın anlamını bir kez daha düşünmeni tavsiye ederim. Buna ihtiyacın olacak.” Bay Janıs, aramızda bir şeyin çıkacağını ve Kral Tansar’ın zarar verme olasılığını düşününce telaşa kapıldı. Babamın büyücülerle oluşturduğu bağlarını şu an koparmak ile karşı karşıya kalmıştım. Astantra Krallığı ve büyücüler dosttu ama kendimi zor tutuyordum lanet adamın karşısında.

Adımlarını iyice yakınlaştırdı. “Ruhlar benim yerime işini hallederler,” dedi fısıltıyla. “Tüm söylediklerini şimdilik göz ardı ediyorum.”

Kulağına yaklaştım. “Benim niyetim çok başka. Göz ardı etmeyeceğim çok şey var. Bir bakmışsın Efrasto olarak canını alıyorum.” Kulağından uzaklaşıp göz teması kurdum. “Aklına kazı bunları. Benimle yaşayacağın kaosa hazır ol.”

“Öyle mi?”

“Öyle.”

Geri adım attı. İmalı bakışlarından sonra arkasına döndüğü gibi çıkış kapısına doğru yürüyordu. “Buradan gidiyoruz. Başındaki tacı istiyorum!” diye seslendi muhafızlarına. Kendi geri çekiliyordu ama beklenmedik bir şey oldu. Büyücüler Tapınağı’na ait muhafızlar kılıçlarını bana doğru çekmişti. Beklemediğimiz karşılık yüzünden Bay Janıs elime kılıç verip tüm büyücülerin buradan ayrılmaları için uyarılarda bulunmaya başladı. Üzerime doğru yürüyen muhafızların niyetlerini çoktan anlamıştım.

Bu Büyücüler Tapınağı’na yapılan bir ihanetti!

On muhafız çevremi kuşattığında canımı almak için sabırsız görünüyorlardı. Babamdan kalan tacı almak için emirlerini yerine getireceklerdi ve miğferlerinin altında yatan ikinci yüzlerini belli etmişlerdi. Öfkeden gözlerime işlenen karanlığı gördüklerinde tedirgin olmakla gecikmediler. Arkalarından dirilen siyah gölgeleri fark edince gülümsedim. Muhafızlara yaklaştıklarını fırsata çevirip ilk karşılaştığım adama kılıcımı savuruyordum. Muhafız geriye doğru yığılınca kılıcımı göğsüne sapladım. Diğer muhafızlar siyah gölgelerle meşguldü. Bir yandan bana korkuyla bakan adama yaklaşıyordum. Çelik zırhından kılıcımı geçiremediğimi fırsat bilip yüzüme vurdu ve beni yere serdi. Üzerime dikey şeklinde kılıcını saplamayı düşündü ama avucumdan yayılan alevi çoktan bacaklarına dolamıştım. Ayakları alev alınca telaşa kapıldı. Ayağa kalkıp son nefesini almak için boynunu kestim.

“Bu da ne?” dedim önümden geçen oka şaşırarak. Gözlerim uzaktan bana yardım etmeye çalışan Ernam’a kaydı.

Bu şapşal beni vurmazsa iyi. Sarhoş hâliyle ok fırlatıyor!

Muhafızların yarısı siyah gölgelerin elinde can verirken kalan muhafızların üzerine doğru yürüyordum. İkisi kaçmak için arkalarına bakmadan burayı terk etti ama biri başarısızlığının karşılığı olarak üzerime koşuyordu. Kılıcımı üzerine savurdum ve tek hamlede tedirginliğini fırsat bilip bacağına sapladım. Son olarak göğsüne yarık açtım. Önce diz kapakları yere değdi sonra da son nefesini vermek üzere bedeni yere yığıldı. Gözlerimi, yere yığılan leşlerden çekip boş salona baktım. Siyah gölgeler alanı terk etmişlerdi.

“Hiç bitmeyecek sandım,” dedi Ernam yanıma gelerek. “Oku isabet ettiremedim. Az daha bir tanesi sana denk geliyordu. Bu konuda çok beceriksiz çıktım.”

“Sadece Ares mi?” dedi Leda. “Az daha siyah gölgeleri bize doğru çekecektin. Onlara ok atmak da neyin nesi? Sarhoş kâhin.”

Sırıttı. “Bununla kalsa iyi. Miğferli askerin kalçasına atınca-” Aniden ağzını kapattı.

Ne zaman büyümeyi düşünüyorsun Ernam...” dedim kaşlarımı çatarak.

“Ben hâlimden memnunum.” Bir yandan hıçkırmaya devam ediyordu.

Salona giren Bay Janıs gülen gözlerle yanımıza yaklaştı. “Başardın. Onların sonunu getirdin.” Karşıma geçip omuzlarımı ellerinin arasına aldı. “Sana minnettarız.”

“Artık Büyücüler Tapınağı güvenli değil Bay Janıs. Tüm askerler Kral Tansar için çalışıyormuş. İhanet ettiler.”

“Bu yüzden Pun içeriye rahat sızmıştı,” dedi Leda. “Kalan muhafızları sürgün etmelisiniz.”

“Haklısınız,” diye onayladı bizi. “Bu konuyla bizzat ilgileneceğim.” Adımlarını salon kapısına doğru atıp bir an önce tehlikeyi durdurmak için harekete geçti.

“Efrasto ırkının güçlerine sahip oluyorsun,” dedi Ernam. “Bunun olması imkansızdı.”

“Karanlığın bana neden yardım ettiği sence de belli değil miydi?”

“Ne demek bu?” dedi şaşkınlıkla.

“Efrasto Krallığı Tansar’ı da kullanıyor. Yani düşmanlarımızın arasında oyunlar dönüyor. Aralarındaki kinlerini fırsata çevirmemin zamanı geldi.”

Ama oyunlarının arasında unuttukları bir şey daha vardı. Karşılarında olan kişi bendim, yani Astantra Krallığı’nın veliahttı Ares.

Ateşe hükmeden Ares.

.

.

.

.

Bölüm sonu

5 yorum