İçeriğe geç

Büyücü Kralı

Bölüm 8 · 5 dk okuma

Büyücü Kralı

Bölüm 8

Bölüm 8

“Keşke bu sadece güzel bir kamp gezisi olsaydı.”Bay Neptün uyuduğu sürece savaş meydanına yakınlığımız konusunda endişelenmedim. Onun bilinci kapalıydı, ancak bizi, özellikle beni koruyan büyüleri sürekli etrafımdaydı. Bunu nasıl yapabiliyordu? Asıl merak ettiğim neden bu kadar beni koruyordu? Karanlık gelse bile savaşlar devam etti. Çeşitli büyülerin ışıkları ise gece olmasına engel oluyordu. Etraf hala ışıl ışıldı. Bay Neptün olmadığı için ülkemiz hemen yenilmedi ve sonuna kadar savaşmaya devam ettiler. Ben ise dua ettim.Tüm gece seslerden ve bulunduğumuz durumdan dolayı uyumak imkansızdı. Bu yüzden ben de sadece düşüncelerime boğulmayı seçtim. Bay Neptün kadar güçlü birine ne olmuştu da tekrar karşılaştığımızda bu kadar yaralı ve bitkindi? Onun dışında ülkemizde büyücü kral seviyesinde kimse yoktu. Derince iç çektim ve uyurken hafifçe kirpikleri titreyen adama doğru baktım. Böyle bakınca hiçte ülkenin en güçlüsü ve hain ilan edileni gözükmüyordu. Tamamen kendi halinde bir adamdı. Kim bilir ruhunda ve zihninde neler dönüyordu? Nasıl hayalleri vardı? Belki de söylediği gibi basit bir çoban veya çiftçi olmayı isteyen, sakin ruhu ve hayatı arayan biriydi? Hayat ona bunu vermemiş olması çok acımasızdı. Sabaha karşı savaş sesleri bittiğinde Bay Neptün’ün de gözleri yavaşça açıldı. Birkaç saniye hiçbir şey algılamadan baktı, daha sonra ise yaralarını tutarak doğruldu. “Ne zamandır uyuyorum?”“Çok değil. Bir gün kadar.” Söylediklerimi dinledi ve ellerini iyi kötü sardığım yaralarının üzerini kendi yaptığım ilaçlarla sardığım yerlere getirdi. Her elini koyduğu yerde yeşil ışık yandı ve saniyeler sonra o kısımlar tamamen iyileşti. İşi bittiğinde eli hala yeşil ışıkla yanarken bana doğru uzattı ve yine yanağımı tuttu. Ben bir şey demeden ona bakarken o sadece bir şeye odaklanmış bekliyordu. O bekledikçe vücudumdaki tüm ağrıların gittiğini hissettim. Bana iyileştirme büyüsü yapıyordu. Neden bu kadar zahmete giriyordu ki?“Savaş gerçekleşti mi?” Elini çekerken sorduğunda sakince kafa salladım ve daha rahat hareket eden eklemlerimi kontrol ettim. “Kim kazandı?”“Kimse. Sanırım berabere kaldılar ve iki tarafta geri çekildi.” Savaş sonrası kimse sevinç nidası atmadığı için böyle bir sonuca vardığım için bu şekilde açıkladım. Kafasını salladı ve derince iiç çektikten sonra bizi koruyan kavuktan çıktı. “Sanırım artık ait olduğum hiçbir yer kalmadı.” “Ne demek istiyorsunuz?”“Sorularıma cevap olması için düşman ülkeyle anlaştım ve savaşlarında onlarla değildim. Kendi ülkeme karşı çekinmeden de savaştım. Bu yüzden dolayı iki tarafta bana bir daha güvenmeyecek.” “Hayır... Seni hala kabul edeceklerdir.” Kendim bile söylediğim söze inanmıyordum. Sırtı bana dönüktü bu yüzden cevap vermek için omzundan hafifçe arkaya doğru baktı. “Ben de olsaydım, ben de bana güvenmezdim.” Daha sonra ise zıpladı ve bir ağaç dalı onu tutarak bir anda ortadan kaybolmasını sağladı. Ne yapacağımı bilemeyerek arkasından baktım ve ben de kavuktan çıktım. “Seni bu hale getirenin kim olduğunu sormalı mıyım?”Bay Neptün yarım saat kadar sonra geriye döndüğünde bir sürü av hayvanı getirdi ve onları yaktığı ateşte bizim için pişirmeye başladı. Ben ise bir köşede onu beklerken topladığım birkaç tutam otları düzenliyordum. Bunlar ne olursa olmaz diye yanımda tutmam gereken genel malzemelerdi. Ufak kesiklere, ateşe veya zehre karşı yararlılardı. “Pişti.” Diyerek kuş etini bana uzattı. Ben eti yavaşça yemeye başladığımda kendisi için pişirmeye başladığını gördüm. Önce beni düşünüyordu. Ben ise etten ufak bir parça kopartıp ona uzattım.“Siz yiyin.”“Siz hala yaralısınız.”“Ben iyiyim, Bay Ain.” Emin şekilde söyleyince ısrar etmedim ve uzun süredir aç olan karnımı onun getirdiği etlerle tıka basa doyurmaya başladım. Son lokmamı yediğimde bu kaçıncı hayvandı saymamıştım bile. Bu yediklerimin en lezzetlisi olabilirdi. “Bay Neptün.”“Lütfen bana artık sadece Neptün de.”“Peki, Neptün. Bir şey sorabilir miyim?” Bana doğru baktı. Bir yandan ince ve uzun parmakları ile hayvanın kemiği etrafındaki eti ayıklıyordu. Benim aksime çok yavaş yiyordu.“Ne soracaksın, Ain?”“Seni bu hale getiren kimdi?” Sorduğum soruyla beraber parmaklarının durması bir oldu. Muhtemelen ne söylemesi gerektiğini düşünüyordu. Lütfen, Neptün. Dürüst ol.“Kendim yaptım.”“Anlamadım.”“Söylediğim gibi kendim yaptım.”“Nasıl? Ama?”“Ülkemizde kimlik kopyalayan bir büyücü olduğunu biliyor muydun?” Sorduğu soru ile ne diyeceğimi bilemedim. Bu tarz yetenek çok özeldi ve bu belki de milyarda bir ihtimalle doğardı. Bu yüzden ülkeler birbirinden bu tarz yetenekleri kaçırırlardı bile. Büyücülük dünyasında üç güç vardı ve bu güçlerden en az birine sahipsen diğer ülkelere korku verebilirdin. Bu güçler o kadar özeldi ki, o kişileri kaçırmaya çalışırlardı. Bu güçler ne miydi?Kimlik kopyalama büyücüleri. Bu büyücüler karşısındaki kişiye dönüşür ve onun seviyesine yakın büyü yeteneklerini kullanabilirdi. Bu tür büyüye sahip kişilerin kimliği bilinmediği içinde ekstra bir yeteneği varsa onu bilmeyen rakibini yenebilirdi.Yetenek çalma büyücüleri. Bu tür büyüye sahip kişiler ise rakibinin tüm büyü gücünü onlar çalardı ve karşısındaki kişi bir daha büyü kullanamazdı. Tek problemi vardı; büyüsünü yiyeceği kişi kendisinden güçlü olursa onun büyüsü ile patlayabilirdi.Kader çarkı büyücüleri. Bu tür büyüye sahip kişiler ise kader ve bu sayede geleceği değiştirebilirlerdi. “Bu imkansız, değil mi? Varsa bile şimdiye kadar bilinmez miydi?”“Diğer ülkelerden saklamak istemiş olabilirler. Sonuçta aramızda ajanlar geziyor.” Söylediklerine hak vererek kafa salladım. Neptün, karnını doyurduğu zaman avucun ateşe doğru tutup içinden su çıkartıp onu söndürdü. Ardından ise ayağa kalktığında elini bana doğru uzattı. Onun elini tuttum ve ben de kalktım.“Seni ait olduğun yere götüreyim. Bana yardım ettiğin için teşekkür ederim.”“Sonra ne yapacaksın?” Soruma gülümsedi ve ormanın arkasında kalan dağa doğru uzun uzun baktı.“Sanırım yine dağlara döneceğim.” Duyduğum cevapla elimi tutan elini sertçe ben kavradım. “Olmaz. Seninle geleceğim.” Bunu beklememiş olmalı ki, şaşırdı. “Dağlar tehlikeli. Bir sürü mistik ruh yaşıyor. Ya seni koruyamazsam?”“Korursun.”“Burada daha güvende olursun.” Kafamı inatla sağa sola salladım ve parmak uçlarıma kadar çıkıp onun yanaklarını kavradığım gibi dudaklarına yapıştım. Birkaç saniye sonra ayrıldığımızda ise şaşırmış şekilde bakıyordu.“Bunu neden yaptın?”“Çünkü seni düşünmeden edemiyorum. Eğer beni burada bırakıp, o dağlara gidersem fiziksel olarak güvende olabilirim ama kalbim güvende olmaz. Seni merak etmeden geçiremeyeceğim bir günüm olmaz ve sonunda hasta olurum.” Sözlerim sanki bir kitaptan fırlama gibi edebiydi, ama şikayetçi değildim. Sözlerime gülümsedi ve yanağımı yeniden okşadı. Bunu yapması çok hoşuma gidiyordu.“O halde seninle burada kalacağım.”“Ama burası senin için şu anda güvenli değil.”“Sorun değil, ikimiz için güvenli hale getireceğim.” “Nasıl?” Güldü ve parmağını şıklattığı an bambaşka bedene dönüştü. Simsiyah kısa saçları, geniş omuzları ve gri renkli gözleri olan esmer tenli bir adama dönüştü. Onun kılık değiştirdiğini gördüğümde ise aklıma anımız geldi. “Bir saniye... Bizim kılıklarımızı değiştirmen için beni öpmene ihtiyacın yoktu, değil mi?” Söylediğimle birlikte sadece sırıttı ve ikimizin de oturması için bir dal bize doğru yaklaşıp bacaklarımızın altına yerleşti. “Haydi, merkeze gidelim.”“Konuyu kapatma!” O sadece gülüyordu ve ben ise ona vurmamak için kendimi zor tutuyordum. “Ya!” Sinirle bağırdığımda bizi taşıyan daldan ince bir tane filizlendi ve önümde bir çiçek oluştu. Onu kopartıp bana doğru uzattı. “Evet, o an seni öpmeme gerek yoktu.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.