Acı ve Sancı
Görünmez olma isteği fantastikten hayallerden ihtiyaca dönüştüğünde, büyümeye başlıyorsun demektir.
Bundan sonra okula onları Yiğit götürecekti. Güneş giderken arabasını bırakıp bunun için ricada bulunmuştu. Kardeşinin otobüsle ya da servisle gitmesini istemiyordu. Çünkü Uzay ya servisi kaçırıyor ya da otobüste uyuyup okul durağında inemiyordu. Ayrıca ne zaman geleceği belli değildi. Belki erken dönerse diye çocukların düzenlerini bozmak istemiyordu.
Yağız Efe abisi ile birlikte okula gitmeyi daha ilk günden sevmedi. Yiğit geç kalmasın diye onu erkenden kaldırıyor ve hazırlanırken sürekli acele etmesini istiyordu.
Yağız Efe'nin büyük disiplin ile gerçekleştirdiği kahvaltı öğününe bile müdahale etmişti. Abisine karşı öfkeyle bakarken yemeyi arada unutuyordu. Bu durumu hiç sevememişti. Güneş en azından o geç kalınca kendi evinde söyleniyordu, kahvaltı masasında değil.
Ufuk her gün ki düzenleri ile evden ailecek çıktılar. Anne ve babası hastaneye giderken Guncik’i kreşe bırakacaklardı. Uyandığını bedenine belli etmemeye çalışarak yavaş hareketler ile Vira’nın(Güneş’in arabası) yanına gitti.
Daha iyi sabahlar demeden Yağız Efe abisine kızgın bakışlar atarak “Ben Güneş Aplayı özledim.” diye söyledi. Abisi bunu duymamazlıktan gelip Uzay geliyor mu diye bakındı. Bu işi fazlasıyla ciddiye alıyordu.
Neyse ki çok beklememişlerdi. Gerçi pekte bekledikleri gibi gelen Uzay olmamıştı. Ablası yoktu ve onun gidişine tepki olarak neye kızıyorsa onu yapmıştı. Saçları yeni uyanmış gibi darma dağınıktı. Gömleğinin üst düğmelerinin açık olması alttaki tişörtünü gösteriyordu. Okul hırkasını ise beline bağlamış ama ayakkabı bağcıklarını başlamamıştı. Bağcıkları ayakkabısının içine tıkıştırmıştı.
Ablası dışarı çıkmadan önce, son bir elden geçirip üstüne çeki düzen verirdi. Gömleğinin tüm düğmeleri ilikli, hırkası üstünde disiplinli bir öğrenci gibi görünürdü. Ama şimdi o görüntüden eser yoktu.
Yağız Efe, gelen arkadaşına seranattan bir türkü açıp seslendirdi. Elini ona doğru uzatıp kötü çocuklara benzeyen arkadaşına fon müziği verdi.
“Bozulmak için var zati kurallar. Yalanlar ve onlara inanlar. Sadece kendini duyanlar.”
Uzay, bu gibi şakalar ve eğlenceler için bugünlük kapalıydı. Dün akşam ablasının gidişi konusu ele alan aile tartışması yaşamıştı. Karşısında bunun hesabını soracak bir ablası olmadığı için, sinirini anne ve babasına yansıttı. Babası onun şımarık olduğunu söyleyince de, bu sefer tartışma konusunun yönü bulanmıştı.
Uzay, cılız bir sesle “Günaydın.” diyerek arabanın arka kapısını açıp oturdu. Ön koltuk kavgasından bir kişi eksilince, ikili rekabete Ufuk ve Yağız Efe kalmıştı.
Tam olayı Teksas Lise’ye bulaştıracakları sırada Yiğit acele ettirdi. Kornaya basıp hızlı olmaları gerektiğini söyledi. Yağız Efe, abisine okulun yıllardır aynı yerde olduğunu ve asla kaçmayacağını daha müsait bir zamanda anlatma kararı aldı. Eğer bu acele etmesi devam ederse özel arabası -ki bu bisikleti oluyor- ile okula gidecekti.
Onun bu düşünce zayıflığından yaralanan Ufuk ön koltuğu kaptı. Yağız Efe'de el mecbur arkaya oturup kaybetmeyi içinde sindirdi. Abisi yola çıktıktan hemen sonra radyoyu türküler çalan bir frekansta bıraktı. Ufuk ön koltuğu kazandığına pişman oldu, ağlarcasına arkaya döndü. “Yer değiştirelim.” diye yalvardı.
Ama bunun için artık çok geçti. Yağız Efe intikam almak istiyordu. Bu yüzden orada durup Yiğit ve onun müzik zevki ile cebelleşmeliydi.
Uzay, çantasından kulak üstü kulaklıklarını çıkarıp taktıktan sonra son ses kendi şarkılarını dinlemeye başladı. Sabah sabah anlamadığı müzik türünde kurtulmanın ne iyisiydi.
Camdan dışarı bakıp etrafı seyrederken ablasının gitmesine olan üzüntüsünün içinde derin bir öfkenin belirdiğini sezebiliyordu.
Terk edilmiş hissediyordu, belki bu gidiş ablası için iyi bir durum olabilirdi. Fakat Uzay onun gitmesini kabul etmeyecekti.
Okulun önünde durduklarında otobüsten inen Aslı ve Aslan’a denk geldiler. Ufuk, matematiksel sevgiler beslediği hocasının sabah şeriflerini anarken kankiloştoşkosuna da erken kavuşmuş olacağına mutluydu.
Diğerleri arabadan hızlıca indiklerinde Uzay yavaş hareket ediyordu. Kapısını açıp kendi düşünceleri içinde yürüdü. Herkes onun görüntüsüne ve şekline arkadaşlarından daha fazla şaşkınlık göstermişlerdi.
Uzay, kafasını yere eğmiş giderken yanından geçtiği Aslan, ona zarar vermeden kulaklıklarını çekip aldı. Kulağındaki ses ve sıcaklık giden Uzay, durup kafasını yerden kaldırarak yanındaki hocasına baktı.
Aslan katı bir şekilde “Okula girdiğinin farkına var, çocuk.” diyerek ikaz etti. Belki sözleri sert değildi ama diğer öğrencilerin ortasında bunu belirtmiş olması durumu böyle gösteriyordu.
Uzay’ın zaten içinde öfke vardı, birilerinin bunu harlamasını istemiyordu. Bahçedeki öğrenciler ona bakarken hocasının elinden kulaklığını almak yerine cebinden takılı olduğu telefonu dışarı çıkardı. Telefon Aslan'ın elindeki kulaklığa bağlı kablo sayesinde yere değmedi, havada kaldı.
Telefon ya da kulaklık umurunda değildi. Sadece ona karışılmasını istemiyordu, bir süreliğine görünmez olmayı istiyordu. Diğer öğretmenlerin de bu uyarıyı yapacağını iyi biliyordu. Donuk bakışları ile telefonunu geride bırakıp yürümeye devam etti.
Aslan, arkasını dönüp ona bir şey diyecekken durdu. Uzay yürürken bir yandan da hırkasını belinden çıkarıp giyindi ve gömleğini ilikledi. Karışık saçlarını da hızlı bir şekilde düzeltmek istedi ama bozmaktan başka bir şey yapmayı beceremedi.
Aslı, ağzı açık bir şekilde onun arkasında bakarken “Yine mi Bed Boyculuk oynuyor?” diye sordu. Ufuk kolunu onun omuzuna atıp baktığı yere odaklandı. “Hayır. Bu sefer oynamıyor, resmen dönüşüyor.”
Bu olay konusunda hiç ses çıkarmamış ve yorum yapmamış Yağız Efe’nin sessizliği dikkat çekici olmuştu. Ona dönüp baktıklarında elinde telefon bir paparazzi gibi kayıt aldığını gördüler.
“Ne yapıyorsun?” diye soran Aslı’ya keyif aldığı bir cevap verdi. “Güneş Apla beni ajan yaptı. Uzay’ı kuru fasulye pilava sattım. Ayrıca üçüncü sınıf dedikodu sitemde kullanacağım. Bed Boy’un doğuşu.”
Aslan onun bu haline göz devirdi. Uzay’ın bu halinin kötüye gitmesini engellemek istiyordu. Bunun yapmanın kısa yolu olarak ablası ile konuşmanın iyi olacağını düşündü.
Elindeki telefon ve kulaklığı Yağız Efe’ye uzatıp “Şunun ablasının numarasını versenize. Bir bakalım kardeşinin neler yaptığını öğrenince, ne diyecek. Ablasına şikayet edeceğim bu soytarıyı.”
Aslı kaşını kaldırıp abisine baktı. Sözlerindeki uzunluk ve acele tavrı ile sanki bu durumu onların düşünmesine fırsat vermeden halletmek istiyordu. “Ben veririm sonra sana.” dediğinde aklında fitne fücürlü dizilerin jenerik müziği çalıyordu.
Yağız Efe, arkadaşının kulaklığını yerde bulmuşçasına sahiplenip hemen çantasına attı. Telefonunu ona geri verip sanki bugün okula kulaklık ile gelmemiş gibi davranacaktı. Eğer bu konuda ısrar ederse ablasının gidişine çok üzüldüğü için halisünasyonlar gördüğünü belirtecekti.
*
Dersin derin kuyusuna çekilse de hocanın söylediğine kulakları hiç kaymayan Aslı etrafa bakındı. Her gün Uzay’ın ısrarlarına rağmen yanında oturmayan Maya bugün onunlaydı...
Dün gördüklerini diğerlerine anlatmamıştı. Bunun özel bir an olup olmadığını bilmiyordu. Eğer orada aynı şekilde oturan Ufuk ve kendisi olsa bu özel anlam içermezdi.
Onlar arkadaştan daha üst seviyelerden kankiloştoşkolardı. Bu arkadaşlık meselelerinde cinsiyet olmuyordu. Bu yüzden her şey çok kolaydı. Fakat Uzay ve Maya öyle değillerdi.
Uzay ona aşık olduğunu söyledikten sonra dünyadaki en güzel kız olduğunu da belirtirdi. Onu bir kız olarak görüyordu. Arkadaş olsalar cinsiyet meselesi belirtilmezdi.
Başını çevirip yanında oturan Ufuk’a baktı. Bir keresinde “Cinsiyeti için değil karakteri için arkadaş olunur.” demişti. Bunu diğer insanlar, sadece erkeklerle yakın arkadaş olduğu hakkında art niyetli söylemlerde bulunursa üzülmemesi için söylemişti.
Ona bakarken gülümsedi. Ufuk, onun kankiloştoşkosu olduğu için şanslıydı. Tüm düşüncelerinden sıyırır gibi arkadan dürten Yağız Efe, kısık sesle hocaya fark ettirmeden “Neye gülüyorsun? Ben de güleceğim, neye gülüyorsun?” diye sordu.
Sıkıcı derste aklına komik bir şey gelmesini kıskanmıştı. Oysa iki saattir Yağız Efe'de aklına komik şeyler getirmeye çalıştı ama başaramadı. Bu yüzden Aslı’nın aklındaki komik şeye dadanacaktı.
Aslı, hoca tahtada bir şeyler yazmaya başladığında arkasını döndü. Sırıtarak “Söylemeyeceğim, sadece ben güleceğim.”diyerek onu kışkırttı.
Yağız Efe gözlerini kısıp ona kinle baktı. “Zaten güzel gülemiyorsun. Bak ben birinde gördüm.” yanında oturan ve küskün olduğu Karam’dan küçük bir an gözlerini geçirip anlatmaya devam etti. “Dudaklarının hafiften yukarı çekerken dişlerini parlatır gibi göstereceksin. Böyle daha güzel gülebiliyorsun.”
Aslı başını iki yana salladı. “Ben kişnercesine gülmeyi seviyorum.”
Hocayı ve onları sınıf kapısının çalması böldü. Hocanın gir demesini beklemeyip çaldıktan sonra hemen giren kişi beklenmeyen biriydi. Meriç tüm bakışların üzerinde olmasında o kadar alışıktı ki rahat tavrını gerecek hiçbir şey olmadı.
“Hocam, Müdür Bey Aslı Aslanoğlu'nu çağırıyor.”
Sözünün, söyleyeninde kanıt oranı vardır. Bunu söyleyen Meriç olunca Hoca güvenmeyip kanıt ister gibi doğruluğunu tarttı. “Niye sen söylüyorsun bunu? Nöbetçi öğrenci misin?”
Meriç kafasını iki yana salladı. “Hayır. Yanındaydım, nöbetçi öğrencinin de işi vardı diye beni gönderdi.”
Sözlerine büyük etki eden rahat tavrı vardı. Yalan söyleyenlerin girdikleri küçük telaş ve stres yoktu.
Hoca, yine de emin olmadı. “Aslı, git bakalım.” dedikten sonra sınıfa dönüp “Biriniz de gitsin. En son çağırdığı kişi ile kavga eden öğrenciler tanıyorum.” diyerek Meriç’e laf dokundurdu.
Bunun geçmişte olması yine tekrarlanacağına inandırıyordu. Diğer arkadaşları hocanın seçmesi için ellerini kaldırırken Uzay, direk ayağa kalktı. “Hocam lavaboya da gitmem gerekiyor.” dedi.
O zamana kadar yüzündeki ifadeleri değişmeyen Meriç, onlarla gelecek olanın Uzay olması ile kaşlarını çattı. Sınıftan çıktıklarında koridorda biraz ilerlediklerinde Uzay durdu.
“Müdür niye çağırsın?” diye sordu. Aslı’da çok merak ediyordu ama ikisinin arasında herhangi bir gerilim olmasından öyle korkuyordu ki konuşmuyordu bile. En son kavgalarında tam ortalarında duruyordu.
Meriç’te durup karşısına dikildi. “Şimdi sınıfa geri dönüp hocaya Aslı’yı gerçekten müdür çağırmış diyorsun. Bende seni dövmeyi bir gün sonraya erteliyorum.”
Uzay, geniş göz kapaklarının ortasında hissiz duran kahverengi gözlerini ondan ayırmadı. Kavga çıkmasını istemiyordu. Kimse ona karışmasın isterken o da birine karışmak istemiyordu. Görünmez olma isteği hâlâ bakiydi.
Aslı, çaktırmadan ikisinin arasında girmeye çalıştı ama o kadar yakın duruyorlardı ki ister istemez onları itti. Sevimli gözükmeye çalışarak gülümseyip dikkati üzerlerine aldı. Söyleyecek bir şeyleri olsun isterdi ama aklına hiçbir şey gelmiyordu.
“Ağustosta ikinci sezonun çekimine başlayacaklarmış.” diyerek takip ettiği dizi hakkında yersiz bir bilgi verdi. Oğlanların ikisi de neyden bahsettiğini anlamayınca yüzlerini buruşturdular.
Meriç, kafasını sallayıp düşünceleri dağıttıktan sonra onu ortalarından çekmek için omuzlarına dokundu. Hafifçe sağına çekip “Bekle ufaklık, sana döneceğim.” dedi.
Aslı onun ellerini çektikten sonra bile avucunun sıcaklığını omuzlarında hissettiği için öylece kalmıştı. Meriç karşısındaki oğlana döndü. Meydan okur gibi “Ne yapman gerektiğini anladın mı?” diye sordu.
Uzay başını sallayıp onayladı. Bu kadar kolay kabul etmesi düşündürücüydü. Onun sınıfa geri döneceğini düşünen Meriç, tam tersi merdivenlere gittiğini görünce kaşlarını çattı. Uzay onu umursamadan sınıf yerine bahçeye gitmek istedi. Derse katılmak istemiyordu. Eğer anne babası ile kavga etmemiş olsaydı evde kalır okula gelmezdi. Okula gelse de ders dinlememek için eline gelen fırsatı kullanacaktı.
Aslı, onun gidişini izlerken Meriç’e “Müdür beni çağırmadı. Kim çağırıyor?” diye sordu. Onun odağını değiştirmek için kendine çeviren Meriç söyleyeceği şeye itiraz etmesinde çekiniyordu.
Genelde karşısındaki kızın neye ne tepki vereceğini önceden kestiremiyordu. Yutkunduktan sonra “Müdür çağırmadı. Ben dersi ekeceğim sende bana katıl istedim.” dedi.
Aslı, kaşını kaldırıp onu suçlayarak baktı. Bu yaptığı doğru değildi ve azarlasa ve kızsa haklıydı. “Ders neydi?” diye sordu. Meriç bunun ne gibi bir önemini olacağını bilmiyordu. “Edebiyat.” dedi omuzlarını kaldırarak.
Aslı bunu duyunca anında yüzü eski haline geldi. Dertleşircesine “Biliyor musun bende hep edebiyat dersinden kaçmak istemişimdir.” diyerek söze girdi. Başladığı konuşmanın uzun süreceğini hisseden Meriç onun bileğinden tutup yürüdü.
Elinden tutmaya çekiniyordu. Bu da Aslı’nın belirsiz tepkilerinden dolayıydı. En güzeli bileğinden tutup arkasından çekmekti. Etrafa bakıp herhangi bir hocayla karşılaşmamaya dikkat ederken Aslı hâlâ daha konuşuyor, edebiyattan dert yanıyordu.
Sonunda kimseye yakalanmadan okulun arkasına doğru gittiler. Köşeyi dönüp kazan dairesi tarafına geldiklerinde onlardan önce orayı sahiplenen birini buldular. Okul kameralarının kör noktası olan, aynı zamanda hocaların hiç uğramadığı yer artık Uzay’ın da keşifleri arasındaydı.
Meriç, başını hafif omzuna doğru yaslayıp “Senin burada ne işin var?” diyerek sordu. Onlarla burada karşılaşmak Uzay’ı da hoşnut etmemişti. Buna sadece Aslı iyi niyetle bakıyordu. Koşup arkadaşının yanına oturdu. Onun gibi sırtını duvara verip ayaklarını öne uzattı.
“Biliyor musun, Müdür beni çağırmamış? Part time kötü çocuk Meriç yalan söylemiş.” Sonra dönüp ayakta dikilen Meriç’e seslendi. “Gelip otursana. Zaten kavga edeceksiniz, daha sonra edersiniz.” ısrarla elini yanındaki yere vurup onu çağırdı. Meriç isteksizce gitti oturdu. Bir yolunu bulup Uzay’ı kovacaktı her nasıl olsa diye yerleşti.
Aslı yanındaki oğlanlara sırayla baktıktan sonra merakla sordu. “Sizin derdiniz ne?” Bu ucu acık soruya cevap verilmesi için çerçevelenmesi gerekliydi.
“Yani niye böylesiniz? Uzay, neden ablan gittiği için bu haldesin? Part time kötü çocuk Meriç, senin ablan da mı gitti?”
İkisi de gururlarından dolayı cevap vermek istediler. Bakışların kaçırdılar ama Meriç hemen Aslı'ya döndü. Fırsatını bulmuş gibi davrandı.
“Biri hayatından gidince sen nasıl olurdun Aslı? Diyelim ki ailenden bir gitti ne yapardın? Mesela baban, sizi terk edip gitti?”
Aslı bu soruyla olduğu yerde kaldı. Bunu düşünmek istemiyordu. Gözlerini içlerinden bir şey koparmak isteyen Meriç’in gözlerinden ayıramadı. Olduğu yerde hareketlenmek ister gibi kıprandığında eli sağındaki Uzay’ın elinin üzerine değdi.
Bu dokunuş ile gözlerini kaçırdı ve Uzay'a döndü. Onun gözlerinde koparmak yerine toparlamak isteği vardı. Onun elini tutan Uzay, güven vermek için gözlerini kısa süreliğine kapatıp açtı. Güven sinyalini almak güzeldi ama Aslı'nı uyuma isteğini kovmaya yetmemişti.
Aslı “Uyumak istiyorum.” diye mırıldandığında sesine bulaşan hafif mahmurluk işitenleri bile uyutmaya hazırdı.
Meriç derin bir nefes alıp hayal kırıklığı ile “Hadi uyuyalım.” dedi. Üçü de başını duvara yaslayıp gözlerini kapattılar. Orada hatta her şartta uykunun kucağına düşebilecek olan Aslı’yı bu sefer tutan Uzay’ın eliydi.