İçeriğe geç

Burası Lise

Bölüm 36 · 10 dk okuma

Burası Lise

Bölüm 36

Geride Bırakılmış

Geride Bırakılmış

"Her şey bu kadar zor olmak zorunda mı?"

Derin bir nefes aldı... Bazen nefes almak, ciğerlerine dünyayı kabul ettirmek gibi gelirdi. Yaşadığını ve içine nüfuz eden havanın nereye ait olduğunu anlayan ciğerler direnmeyi bırakıp, yaşamaya adapte olurlardı. Bazen nefes almak böyle bir şey olurdu...

Ablasının odasına vardı ve kapıyı çaldı. İçeriden herhangi bir ses gelmedi. Fakat orada olduğunu biliyordu.

Kapıyı yavaşça araladı ve odayı taradı. Ablası hiçbir yerde görünmüyordu. Kapıyı kapatıp gidecekken bir mırıltı duydu. Cılız ve güçsüz bir sesti.

Gitmekten vaz geçip odanın içerisine ilerledi. Ablasını yatağın yanına yere uzanmış ve tavanı seyrederken buldu. Şalının üzerine kapüşünonu geçirmiş ve onların üstünden kulak üstü kulaklık takarak müzik dinliyordu.

Uzay bu garip görüntü karşısında yüzünü buruşturdu. Onun sorunlarla baş etme yöntemi bu değildi. Her zaman dik durup ormanını terk etmeyen bir aslan gibi kükrerdi.

Şimdiyse alakasız kıyafetler içinde odasının zeminine uzanmış tavanı seyrediyordu. Kulağından çok dışarıya sızan müziğin boğuk ve cılız sesi garip geliyordu.

Güneş yanı başından dikilen kardeşini fark ettiğinde başını hafifçe ona çevirdi. İki kardeş bir süre birbirine baktı. Söyleyecek ya da yapacak bir şeyleri yoktu. Uzay’ın onu gülümsetmek için yapacağı şakrabanlığın hepsi yok olup uçmuştu.

Güneş, tekrar yüzünü bakıştığı tavana çevirdiğinde Uzay, ablasına katılmak istedi. Onun yanına uzanıp boş ve tek renk beyaz tavanı gözleriyle araştırdı. Neye bakabilir ya da bundan ne anlam çıkarabilirdi bilmiyordu.

Güneş, derin bir nefes alıp konuşma cesaretini kendinde buldu. “Ben senin yaşındayken her şeyi kendi içimde yaşardım. Pek bir arkadaşım yoktu.” Hatırladığı anılarla, yüzüne acı bir gülümseme yerleşti.

“Kimse zaten beni sevmezdi, ama ben sanki onlarla arkadaş olmak istemiyormuş gibi davranırdım. Beni sevmediklerini kabullenmek yerine, benim onları sevmediğim yalanına sarılmıştım. Hâlbuki okulda, popüler ve sevilen kızı olmayı hayal ederdim.”

İşaret parmağını tavana doğru kaldırdı. “Geceleri uyumadan önce bu tavanı seyrederdim. İnsanların beni sevdiği ve popüler iyi bir kız olduğumu hayal ederdim.”

Uzay bunları duyunca tuhaf hissetti. Ablasının asla böyle şeyleri düşünecek bir kız olmadığını sanıyordu. Oysa her ne kadar farklı biri olduğunu düşünsede o da diğer yaşıtları gibi aynıymış. Şu zaman ki Uzay ile benziyormuş.

“Şimdi insanlar seni seviyor ve ülke çapında popüler bir yazarsın.”

Güneş yüzünü kardeşine döndü, kardeşi de ona... Bir bakıma doğruydu bu. Uzay merakla sordu. “Hayalini gerçekleştirmek bu kadar kolay mı abla?”

Güneş, derin bir nefes aldıktan sonra dilini şaklattı. “Hayaller zordur. Çünkü tam olarak nasıl olması gerektiğine sen bile karar vermemişsindir. Ama hedefler öyle değil. Onlara ulaşmayı adım adım tasarlarsın. Hedeflere ulaşmak kolaydır, yapmak gereken tek şey çalışmak.”

Uzay söylenildiği kadar kolay olmasa da hedefin, hayalden daha keskin yapısı olduğunu anlamıştı. Ama hâlâ daha “Hayaller?” diyerek arzuladığı cevapların peşine düştü.

“Onlar zordur. Çünkü en önce kendini ve sonra ne istediğini bilmen gerekir.”

Uzay daha ilk adımdan yolda kalmış gibi hissetti. Daha ilk şarttan hayalde sınıfta kalmıştı bile. “İnsanın kendini bilmesi çok zor. Beni biri anlatmadıkça, kendimi fark edemiyorum. Sen nasıl yaptın?”

Güneş gülümsedi, bunun da bir kolayını bulmuştu. Ellerini tavana doğru savurup yıkmış ve yok etmiş gibi davrandı.

“Dünyada ki tüm insanlar bir anda yok olsa geride beni mutlu eden ne kalır diye düşündüm. Kitaplar... ‘Kitaplar.’ dedim kendime. Ben böyle buldum, kendimi.”

Uzay, ablasına doğru döndü. Kolunu başının altına koyup onun yüzünü incelerken, kendini sorguladı. Onun ablası kadar net bir cevabı yoktu.

“Ama hayatımdaki tüm insanlar giderse ben hiçbir şeyle mutlu olamam.”

Güneş, şefkatle kardeşine çevirdi yüzünü. “İşte bu da sensin, Uzay. Sen ailensin, dostunsun, arkadaşlarınsın... Onlarla mutlu ve kendinsin.”

Ablasının her konu hakkında bilgi sahibi olması sinir bozucuydu. Daha sinir bozucu olan söylediklerinin hep doğru çıkmasıydı. Ağlamaya hazır bir şekilde alt dudağını sarkıttı. “Her şey bu kadar zor olmak zorunda mı abla?”

Güneş tekrar tavanına döndü. “Sanırım öyle...”

*

Uzay, ablasının onları okula bırakmasında sonra diğerleri gibi sınıfa girmedi. Okulun girişinde durup Karam’ın gelmesini bekledi.

Ona söylemek istediği bir kaç şey vardı. Kızmak ve bağırmak gibi isteklerini kendi içinde bastırdı. Onun yerine kalbini acıtmak istedi.

Maya, sözleriyle nasıl onun kalbini kırdıysa... O da Karam için böyle sözler hazırladı. Ablasını mutsuz ettiği ve başına bela olduğu için bunu yapacaktı. Bundan dolayı kötü bir insan olacağını düşünmüyordu.

Karam, okul bahçe kapısından giriş yaptığından koşarak onun yanına gitti. İçinde tuttuklarını hızla ona savurmak istiyordu. Ama o konuşmadan Uzay’ı fark eden Karam savunmaya geçti.

“Ben yapmadım.”

Uzay kaşlarını çatıp “Yalan söyleme.” diyerek karşı çıktı. Ondan başka kimse yapmış olamazdı. Yağız Efe’nin yalanını bu noktaya kadar sürdüren o olmalıydı.

“Söylemiyorum zaten. Uzay, beni az buçuk tanıdıysan bunu yapmış olsam inkar etmeyeceğimi, söyleyeceğimi bilirsin.”

Bu kötü bir savunmaydı. Kendi dobralığından faydalanacak bir durumda değildi. Uzay ona kızgınlıkla baktı. “Evet. Söylerdin. Çünkü sen insanları umursamayan kötü kalpli bir insansın.”

Karam, üstüne gelmesinden ve onu suçlamasından sıkıldı. “Ben yapmadım diyorum.”

Uzay, lafları ile ileri gitmekten caymadı. Ablasını korumanın ötesine onun kalbini kırmak istiyordu.

“Sen hem kalpsiz hem de yalancısın. Hayatın boyunca kimse seni sevmeyecek. Kimse senin arkadaşın olmayacak. Yefe bile artık seninle konuşmayacak.” bunları söyledikten sonra arasını dönüp gitti.

Eğer biri ona kimse seni sevmeyecek dese kalbi paramparça olurdu, o da karşısındakinin kendi gibi incineceğini sanıyordu.

Oysa Karam hem haksızlığa uğrayıp hem de onlar için üzülemezdi. “Sizin arkadaşınız olmak isteyen de kim!” diyerek arkasından bağırdı.

*

Yağız Efe, yanağını kantin masasına dayayıp alttan vurarak ona garip gelen sesi dinliyordu. Öğle yemeğini yemesine rağmen hâlâ açlık çekiyordu. Ama iki gündür ne kadar yerse yesin bir türlü doymak bilmiyordu. Bu açlık her zamankinden biraz farklıydı. Abisini ona mutsuzluktan dolayı böyle olduğunu söyledi. Çakma psikoloji öğrencisinin dediklerine hak verdi.

Yağız Efe, mutsuzluğun yemeklerin tadına nasıl etki ettiğini bir türlü anlayamadı. Bu mutsuzluk duygu iken nasıl madde olan yemeğin tadına karşışabiliyordu bir türlü kavrayamadı. Bunu eğer unutmazsa kimya hocasına soracaktı.

Uzay'da, iç çekerken bir yandan da meyve suyu paketinin içindeki pipeti çekti. Pipet dişleri arasında sallanırken ucundan masaya damla damla vişne suyu akıyordu.

Yağız Efe cansız bir şekilde başını sürütüp pipetin altına geldi, damlaların ağzına düşmesini sağladı.

Ufuk, başını kankiloştoşkosunun omzuna yaslamış koluna da sarılarak öylece duruyordu. Hepsinin bu garip hali Aslı’yı da etkiliyordu. Nedenini bilmediği bir acıyı çekip mutsuzca etrafa bakıyordu.

Onların bu sessiz sakin halleri Meriç’in gözünde kaçmadı. Elindeki kahve ile onların masasına gitti. Lise birler ile ilgilendiği için havalı çocuk imajında zedelenmeler olduğunu biliyordu. Bu yüzden onların yanında oturmadı.

Bir elini cebine koyup başlarında dikililerken kahvesinden bir yudum aldıktan sonra sordu. “Hayırdır? Kim öldü, bu ne yas etkinliği.”

Onun sesini duyan Yağız Efe halsizlikle başını masadan kaldırıp “Eşek oğlu eşek.” dedikten sonra tekrar koydu. Ona küfür etmeyi alışkanlık haline getirmiş olması Meriç’i çok sinirlendiriyordu. Ama öyle cansız ve fersizdi ki daha sonra kızacaktı.

Aslı’ya dönüp baktı, ondan cevap almak istedi. Kızın alt dudağının titremesi sesine bile yansıdı. Neredeyse ağlayacaktı. “Bilmiyorum. Ben onlar üzgün diye üzüleyim dedim. Şu an mutsuzluktan ölebilirim.”

Meriç, sinir bozukluğu içeren bir kahkaha attı. Her ne kadar çabalasada Aslı’nın hareketlerine akıl sır erdiremiyordu. Onu kolundan tutup bir hışımla çekti.

Aslı ayağa kalkmak zorunda kalırken Ufuk yana devrilip onun oturduğu sandalyeye düştü. Ses çıkarmayıp mutsuzluk seansını bozmadı.

Meriç, kızı dik tutmaya çalışırken bir yandan da azarladı. “Başkaları için üzülme. Kendi derdine odaklan.”

Uzay, dişleri arasındaki pipeti tükürükcesine atıp sinirle ona döndü. “Sen kim oluyorsun ki ona karışıyorsun.” Bu ondan şimdiye kadar duyulmuş en ciddi sesti. Sesi gibi yüzü de çok sertti.

Meriç, ona cevap verme gereği duymadan Aslı’nın bileğinden tutup arkasından sürüklercesine götürmeye başladı.

Normalde buna binlerce farklı tepki verebilecek Uzay’ın aklından sadece tek bir şey geçiyordu. Onu da ölçüp biçmeden yapmaya koyuldu. Ayağa fırlayıp onlara yetiştikten sonra Aslı’nın diğer kolundan tutup kendine çekti.

Kızın kolu acımasıyla attığı çığlık herkesi durdurmuştu. Tüm kantin gibi gitmek isteyen Meriç’te, Uzay’a döndü. Onu böyle sahte kahramanlık ve saçma hareketler yapmasından sıkılmıştı.

Meriç eğer hocaların gözünde mimlenmiş biri olmasaydı çoktan onu dövmüştü. Bir yandan da annesine kavga çıkarmayacağının sözünü kendinden emin bir şekilde vermişti. Bu sözü tutmak istiyordu. Bu yüzden kendini hakim oldu.

Uzay, hiçbir dizgin olmadan sadece aklına geleni yapmaya odaklanmıştı. Parmaklarını sıkıp tüm gücü ile Meriç’in yanağına yumruk attı.

Bu onun ilk yumruğuydu, ilk kavgası denebilirdi. Bu yüzden beceriksizce çene kemiğine denk gelmişti. Parmakları çok acımıştı, ama bunu belli etmedi. Uzay sinirden neredeyse titriyordu. Kimse bunun olacağını düşünmüyordu. Belki oturup sakinleşse Uzay bile bunu asla yapamayacağını düşünür.

Meriç, bundan daha kötü yumruklar yemişti ama bu yumruk sanki okuldaki otoritesini sarsmıştı. O kadar sinirlendi ki gözü hiçbir şeyi görmeden üzerine atılırcasına Uzay’a doğru yürüdü.

Yağız Efe yerinden fırlayıp arkadaşının yanına geldi. Aslı ile birlikte gergin ikilinin aralarından set kurmaya çalıştılar.

Meriç zaten oldukça sorun çıkarırken bir de kavgayı sürdürmekte kararlı olan Uzay’ı durdurmaya çalışıyorlardı. Onlara son sınıftan bir kaç kişi daha yardım edip, ayırmaya çalıştılar. Kantindeki gürültü ve karmaşa öğretmenlerin kulağına çok hızlı gitmişti.

Uzay, öğle tatilinin yarısını öğretmenler odasında geçirdi. Meriç ilk kez kavgayı çıkaran taraf olmadığı için hemen gitmişti. Oysa Uzay geçen sefer aldığı uyarı cezası sonrası bir de bunu yapınca müdür uzaklaştırma cezası verilmesi gerektiğini söylemişti.

Müdür yardımcılarından biri velisinin geldikten sonra kesin karar alınması konusunda biraz diretti. Bu yüzden müdür odası ve öğretmen odası gibi odaların bulunduğu koridorda oturup ablasını beklemesi söylendi.

Başını duvara yaslayıp düşünürken elinin acısını hissediyordu. Bu yumruk onda korkunç bir heyecan yaparken değişikten bir zevk vermişti. Olağanüstü güçlerini yeni keşfetmiş bir mutant gibiydi.

“Uzay.”

Tanıdık bir sesle başını yasladığı duvardan çekip gelene baktı. Endişeli bir şekilde ona doğru hızlı adımlarla gelen Yiğit’i gördü. Onun etrafına baktı ama ablasını göremedi.

“İyi misin, Uzay?”

“Ablam nerede?”

Yiğit havada kalan sorusunu umursamadı çünkü çocuğun sorduğu sorunun cevabını vermek daha zordu. Duymamış gibi yapıp müdür odasına doğru baktı. “Hocaların orada mı? Ben bir konuşayım geleyim.”

Uzay gidecekken onun kolundan tutup “Ablam nerede Yiğit abi?” diye sordu. Bu meselenini ona paslanmasından hiç hoşlanmayan Yiğit, kendi için zor olan durumu bir de Uzay’a açıklamak zorunda kaldı.

“Ablan bir süreliğine gitti, Uzay. Gelecek ama...”

Daha fazlasını dinlemedi. Gözleri dolmaya başladı ve ablasının neden ona veda etmeden gideceği konusunda bir fikri vardı.

Ona veda etmeden gitti çünkü uzak bir yere gidiyordu. Eğer Uzay nereye gittiğini öğrenirse asla koymazdı. Yılar önce de yurt dışına gitmek istemişti ama Uzay onun pasoportunu saklamak gibi daha başka bir sürü bir şey yapıp gitmesini engellemişti.

Fakat şimdi onun haberi olmadan gitmişti. Sabah onu okula bırakırken neden arabadan kovar gibi inin demediği belli olmuştu.

Yiğit, onu teselli edecek sözlere sahip değildi. Onu kütüphaneye götürüp ablası gibi onu avutacak sözlerde bilmiyordu. Uzay yavaş adımlarla uzaklaşırken sadece arkasıdan izledi. Dur bile diyemedi.

*

Yağız Efe, tenefüste abisi ile karşılasınca çok şaşırdı hemen yanına gidip “Lütfen beni okuldan alıp sanayiye vermeye karar verdiğinizi söyle.” dedi. Keyifsiz olan abisi onun bu halini görmezden geldi. Yağız Efe’de şakayı diretecek kadar iyi hissetmiyordu kendini.

Yiğit, bu kavgayı engelleyemediler diye Ufuk ve kardeşine kızdı. “Uzay o çocuğa vururken siz ne yapıyordunuz?”

“Üzülüyorduk.” ikisininde cevabı aynıydı ama savunmada üstüne kattılar. Ufuk olayın nasıl gerçekleştiğini görememiş sonrasında da pek etkili olamamıştı.

“Ben bilimi boş verip, astral seyahat ile dünyayı terk ediyordum. Nasıl oldu görmedim bile.”

Yağız Efe‘de “Ben gördüm ama müdahale etmek ve engellemek için fazla mutsuzluk bataklığındaydım, çıkana kadar çoktan olup bitmişti.” Onların yanına gelen Aslı, konunun ne olduğunu anlayınca kendince yorum kattı.

“Yiğit abi, bence... Durumu magazin olaylarından ve üçüncü sayfa haberlerinden çekip tamamı ile psikolojiye bağlayalım.”

Yiğit, Aslı’nın başını okşayıp “Artık Uzay’da bağlanılabilir psikoloji olacağını düşünmüyorum.” dedi.

Bu seferde onlara katılan Aslan oldu. Duydukları yüzünden merakla sordu. “Nedenmiş? Uzaklaştırma mı aldı?”

“Hayır, ablası ona haber vermeden şehirden uzaklaştı.”

Yağız Efe, herkesin geçirdiği şaşkınlığı dile döktü. “Nasıl yani! Güneş apla gitti mi?” dediğinde abisi başını sallayıp onayladı. Ufuk endişe ile etrafa bakıp “Peki Uzay nerede?” diye sordu.

“Bilmem, sınıfa dönmedi mi?”

“Okuldan çıkmamıştır, arayalım.” diyen Ufuk ile star almış bir koşucu gibi etrafa dağıldılar. Yiğit ve Aslan onların arkasından bakakaldı.

Dağılıp hızla okul koridorlarında gezinip dolaştılar ve erkekler tuvaletine baktılar fakat bulamadılar. Bahçeyi arama görevini üstlenen Aslı, ön bahçede olmadığını gördüğünde arka tarafa gitti.

Meriçlerin daimi yerinde olmaz gibi gelsede... Belki onu oraya zorla götürmüşler ve onu dövecekler diye düşündü. Klişe senaryo ve özgün olmayan içerik üretmede üstüne yoktu. Orada büyük kaoslar düşünerek hızla gitti.

Binanın köşesini dönüp ilerlediğinde hiç tahmin edemeyeceği bir şeyi gördü. Uzay başını Maya’nın dizlerine koyarak yerde uzanmıştı.

Sırtını binanın duvarına verip parmaklarını Uzay’ın saçlarında gezdiren Maya ona şefkat gösteriyordu. Uzay ise gözlerini kapatmıştı, sanki uyuyordu.

Bölüm sonu

1 yorum