İçeriğe geç

Burası Lise

Bölüm 25 · 10 dk okuma

Burası Lise

Bölüm 25

Kalbin Köşeleri

Kalbin Köşeleri

Müdür odasına sığmayan öğrenciler koridorda tek sıra ve yan yana dizildiler. Müdür ellerini arkasında birleştirip onların önünde nöbet tutarmış gibi yürüyordu. Öğrencilerin tümü boyunlarını eğmiş özlerindeki uslu çocuğa trans yoluyla ulaşım sağlamışlardı.

Müdür onları azarlayacaktı fakat yaptıkları bu şaka için ‘çocuk musunuz’ diye sorduğu anda ciddiyet; deni kaçmış çorap gibi ardı sıra büyük bir delik alacaktı. Zira lise birler çocuk musunuz diye kızılmayı hak edecek bir yaşta değillerdi. Onlar zaten çocuklardı, doğaları gereği yapılmış bir şaka mazur görülmeye zorlanabilirdi.

Bunun bir daha tekrarlanmaması için aileyi devreye soktu. Çünkü daha öncede yaptıkları yaramazlıklar nedeniyle hepsinin adları öğrencikaralistesiailesiaranacaklarınbaşkösesin de önceden yazılıydı. Müdür yardımcıları teker teker velileri arayıp çocuklarının uyarıyı hak ettiklerini ve disiplin gerektini iyi bir dille anlattı.

Ufuk, kankiloştoşkosuna yaklaşıp kısık sesle konuştu. “Annem ve babam ameliyattaysa kesin ulaşamazlar.” Aslı, ailesine şikayet edilmeyince mutlu olması gerekir diye düşünüyordu. Ama Ufuk’un sesinde memnuniyet yoktu, şikayet ediyordu sanki.

“Bu sevdiğimiz dizinin yeni sezona başlaması gibi bir şey olmaz mı?”

“Hayır. Bu sevdiğimiz dizinin sezon finali gibi bir şey.”

Aslı kaşlarını çatıp önlerinde geçen müdür uzaklaşana kadar bekledi. Daha sonra ona merakla sordu. “Niye öyle diyorsun?”

“Guneş Apla’yı ararlar o zaman. Yine eğitim sisteminin yanlış düzenine karşı dik duruş sergileyeyim modunda öğretmenlere kafa tutacak.”

Aslı ona hak verip başını salladıktan sonra geçen seferki olayı hatırladı. “Doğru, ilk geldiğinde abim ile kavga etmişti.”

“Evet, canım biricik abimize laf sokuk durmuştu.”

Bir olaya daha dahil olmayıp kâr makamında dokuz sekizlik göbekler atan Yağız Efe, merdivenlerden çıkıp sıralanmış arkadaşlarına güldü. Daha sonra onların önünde yürüyen müdürün yanında gitti. Olaya karışmamış tatlı öğrencinin masum bir yüz ifadesi vardı.

“Müdür Bey hocam?”

Eğitmenin yetiştirmek, yetiştirmenin sabretmek olduğunu düşünen Müdür, bu olayda bulunmamasına büyük şaşkınlık taşıdığı öğrencisine döndü. “Ne var evladım?”

“Benim de ailemi arayabilir misiniz?”

Bu isteği herkesi şaşırtı. Uzay’ın arkadaşının yanına gidip iki tokat atası 'Kendine gel,sen Bihter Ziyagilsin!' diyesi gelmişti. Fakat Müdürün kelinde yansımasını gördüğü an fikir tabana kuvvet kaçtı.

Müdür suçu olmadığını anlatmak istedi. “Evladım bu sen olayda yoksun, senin bir suçun yok. Aileni aramamıza gerek yok.”

Yağız Efe, egosuna Nirvana'yı yetiremeyip zirvesinde gökdelen dikerek konut işine girmiş gibi gülümsedi. “İşte açıp onlara da aynen böyle deyin. Ne kadar mükemmel bir öğrenci olduğumu gözlerine sokun.”

Müdür bir an kendini tutamayıp 'senin kocanın evi yok' tiplemesi ile kelimeleri arasında duraksayarak konuştu. “Senin derslerin kötü. Anladın mı? Senin derslerin kötü, iyi bir öğrenci değilsin.”

Bunu öğrencilik işinin küçük ve önemsiz noktası olarak gören Yağız Efe elini salladı. “O da işin nazarlığı Müdür Bey Hocam.”

Diğer öğrencilere zaten sinirli olan Müdür, suçu olmayan Yağız Efe’ye kızarsa öğrencileri tarafından öfkesi olağan görülüp ciddiye alınmazdı. Bu nedenle sakin kalıp onu başından savdı. “Senin dersin yok mu gitsene evladım.”

“Hocam bizim tüm sınıf neredeyse burada. Sınıfta sadece çikileyta var, o da beni kovdu.”

Arapça büyüler ile saç çıkarma duasına kalkışmışta kelimelerin garipliğine yüzünü ekşitmiş Müdür, duyduğunu garipsedi. “Çikileyta?”

Yağız Efe, Karam’dan “Lise birdeki gotik kız. Herkes ona öyle diyor.” diyerek söz ederken elleriyle de boyunu ve ebatını belirtmeye çalıştı. Fakat bu işte o kadar kötüydü ki, Karam’a kısa ve şişman der gibi havada daireler çizerek sonladırdı.

“Hocanız derse girmedi mi?” Müdürün sorusu ile sanatsal etkinliğine son veren Yağız Efe hemen cevapladı. “Sadece bir kişiye ders anlatmak istemedi herhalde...”

Müdür daha az önce arkadaşından bahseden öğrencisine sorgulayarak baktı. “İki kişi değil misiniz?”

“Ha, ben hep kimyada uyuyorumda o yüzden kendimi saymadım.”

Müdür onun bu açık sözlülüğüne şaştıktan sonra kendine geldi. Parmağını sallayıp altında tehdit yatan bir tembihte bulundu. “Seni takip edeceğim, bir daha o derste uyumayacaksın.”

“Ben uyumuyorum ki zaten dersten dolayı beyin hücrelerim uyuyor. Bende bu meseleye karışamam, olay kimya ve beyin hücrelerim arasında cereyan ediyor. İki kişi konuşunca üçüncüye ne düşer bilirsiniz. O yüzden hiç karışmıyorum.”

Müdür windows açılım kapanım sesi ile zihnini yeniden başlattı. Yağız Efe’nin beyin bozan ve anlaması için güncelleme yapması gereken konuşmasıyla Müdür çıldırmanın beşiğinde tıngır mıngır, delirmenin eşiğinde yerden yüksek oynadıktan sonra geri döndü. “Ne diyorsun sen?”

Mevzularda engelli atlama şampiyonu Yağız Efe tekrara takılmadan konuşmasında viraj yapıp başka mevzuya saptı.

“Müdür bey hocam, peki ya çikileytanın ailesine açıp şikayette bulunsak olur mu? Hani bizim sınıftaki gotik kız var ya onu diyorum. Deriz ki; içimize sinmedi, üstümüze uymadı, tadı da bozuk çıktı. Çocuğunuzda üretim hatası var müşteriyi memnun edemedik alın bunu.”

Müdür “Senin bu kızla alıp veremediğin ne? Geçende o seni şikayet etti.” diye sorduğunda Yağız Efe dizlerinin üzerine fersiz bir şekilde düştü. Hint dizileri yoğun flaş ve zoom sahnelerini Aslı’dan öğrendiği kadarı ile becermeye çalıştı.

“Bende sırtımdaki ağrının nedenini merak ediyorum meğer beni sırtımdan vurmuş çikileyta. Zalım çikileyta!”

Aslı onun kayınçosu olarak göğsünü kabartıp alkışlamak istedi. Çocuğu ile gurur duyuyordu. Reytingin yükseldiği düşünen Yağız Efe, Müdür’ün onu ensesinden tutup kaldırdığını daha sonra fark etti.

Müdür ayaklanıp karşısında durdurduğu öğrencisine sertçe baktı. “Türkçeyi güzel kullan, bu devletin vatandaşı olarak bu senin önemli bir sorumluluğun.”

Sorumluluk kelimesini anca google yardımı ile bulabilen Yağız Efe bu konu hakkında tahmin yürüttü. Sorumluluk kendini Yağız Efe ile tanıştırsın diye zihine çağırdığı ilk kişi iş oldu. Yağız Efe’de sorumluluğun işin akrabası olduğuna kanaat getirdi.

“Ne zaman sorumluluğum, şimdi mi sonra mı? Sonra olsa olur mu? Ben hep işlerimi sonraya bırakırımda.”

“Her daim sorumluluğun.”

✧

Bir insan çıkıp sözler sarf eder, bir sanatçı çıkar sanatını icra eder ve biri yazar olur cümleler akıtır.

Ama insanlar, tüm diğerleri ile birlikte bir ortak vasıfta bulunur. İnsanların tümü çocuk olur. Büyümeye giderken avuçları ve cepleri tıka basa, sıkış tıkış duygularla doludur. Bu yüzden ergenler daha cesurdur.

Büyümek ergenlerin önündedir, içinde çocukluğu ve ellerinde duyguları vardır.

Bu yüzden Uzay nerede olursa çimenlere uzanmaktan bir an çekinmezdi. Bir an düşünmez yanından geçen insanlar nasıl bakar ya da onun için ne düşünürler. Ya da düşünürler mi diye...

Maya başına geçip ilk olarak yüzüne değen güneşi kesti. Sonra Uzay’ın bu eylemini değilde amacı merak ederek sordu. “Ne yapıyorsun?”

Uzay, gözlerini tanıdık ve göğsüne çiçek yapraklarını rüzgârla getiren sese açtı. Gökyüzünde onun yüzünüde görüyordu, onun için müthiş bir görüntüydü. Çimenlerin üzerine uzanmışken başucunda Maya vardı.

“Olmamış ve ölmeyecek gibi davranıyorum.”

Cevabında basit anlamlar ya da her zamanki boş muhabbetler yoktu. Maya, onun en son yaptığına karşı minnetarlık duyuyordu. Meriç’in onunla dalga geçip gururunu kırmasına engel olmuştu. Bir şey demeden Uzay’ın yanına uzandı.

Çimenler üzerlerinde taşıdıkları çocuklar kadar tazeydi. Aklı söylenen cümleye giden Maya başını yana çevirip ona gülümseyen Uzay’a sordu.

“O nasıl oluyor, Uzay?”

Bakışlarında derin yumuşaklık, harelerinde yüreği yakan bir samimiyetle cevapladı. “Toprağın üstünde gökyüzünün altında...”

Güzel cevabın soruya gereksinimi yoktu. Ama Maya bundan farklı bir şeyi merak ediyordu. “Uzay, benim neyimi seviyorsun? Yani ilk görüşte aşksa, güzelliğimi mi?”

Uzay ona doğru döndü. Solunun üzerinde solundakileri söylemek istiyordu. Aslında her zaman söylüyordu ama Maya dinlemek istemiyordu. Şimdi dinleyeni hazırken hevesle cevapladı.

“İnsan sevdiğinde elbet bir şey bulur, ama bulduğunda sevecek şeyleri zor görür. Ben seni ilk gün okul bahçesinde buldum. Ben görüyorum, Maya. Hemde ilk görüşte, senin sevilecek her şeyini gördüm.”

İlk görüşte aşkın anlamı budur. Gördüğün anda aşık olursun, sonra seveceğin tüm noktaları görürsün. İnsanlar aşkı zamana yaydıklarında birbirlerinin sevilecek köşelerini elbet bulurlar...

Bulduklarını da bilirler, bu bile bile aşktır. Fakat ilk görüşte aşk köşe kapmadır. Onu görür ve sevilesi noktaları için köşelerinde gezersin. Emin olduğun bir şey onun sevilesi köşelere sahip olduğundur. Bunu da sana göğsün söyler.

Uzay, Maya’nın elini tutup avucunu kalbinin üzerine koydu. “Burası Maya. İstersen sana kalbimin tüm köşelerini gezdiririm.”

Fakat insanların tüm köşelerinde aşk yoktur. Aşk köşelerini önemsemeyen insanların baş köşesinde dostluk vardır.

Kankiloştoşkolar bugün ikizler gibi giyinmişlerdi. Aynı renk sweatshirt ve pantolonları seçmişlerdi. Onlar kankiloştoşko olmanın hakkını veriyorlardı. Bir uzay fedaisi ve uyku hastası için en iyi kesişim kümelerindeki eşya; salıncaktı. Yan yana salıncakta sallanırken Ufuk uzayın yolunu tutuyordu, Aslı beşik sayıp kendini uyku için sallıyordu.

Ufuk salıncakla çıkabildiği en yüksek noktadan bağırmaya başladı. “Astronot olup bir daha dünyaya gelmeyeceğim! Venüs’ü de gezegenin olsun diye sana vereceğim.”

Aslı usulca süzülen salıncağında gözlerini kapattı ve mırıldandı. “Uyanınca, babam gelecek. Onu da alıp Venüs’e yerleşeceğim.”

Bazı insanlar ise köşelerin katlini vacip görürler. Onlara göre bir olmak yoksa, hiç olmak ya da eşsiz olmak kalır. Bu yüzdendir ki bazı insanlar en çok kendini sever. Bu bencillik değil 'bencilik' oluverir. Kendilerine kadar onların olanda çok değerlidir.

Yağız Efe önünde durduğu çöp kutusuna tüm düşmanlığını belli ederek baktı. Az önce içine, yere düşüp pis olan ve daha çoğunu yemediği çikolatasını atmıştı. Parmağını sallayıp tehtit ederek onu dize getirmek istedi.

“Senin dünya olduğunu biliyorum. İçinde pislikler ve değerli olanlarla karmaşıksın. Bunları ayırt etmek için pislenmek gerekir. Ama sana bir şey diyeyim. Benim derdim değil! Çokta fifi yani! ”

Daha sonra elinde alışveriş poşetleri ile yoluna döndü. İçinde abur cubur olan poşetine sarılıp yiyemediğini değilde sindirebileceği mutluluğu düşünerek sırıttı.

✧

“-jotunheim- blogundan yeni bir yazı paylaşıldı.”

Karam, telefonuna gelen bildirimi okur okumaz tuş kilidini açtı. Yanında erkek kardeşi vardı. Pek arkadaşı olmadığı için yanında dolanmasına bir şey demiyordu. Kardeşine ve kendine ısmarladığı hamburgeri yemeye mola verdiler. Kardeşinin duyması için blogda paylaşılan haftalık yazıyı sesli okudu.

“Ben avucumun birinde gerçek, diğerinde hayal dünyamı tuttum ve sonra birleştirdim. Bir avuç dünyam işte bu kadar güzel çocuklar verdi. Jotunheim... “

Paragrafı bitirdiğinde duraksadı. Kardeşi yine gülünecek ve ablasını sinir edecek bir şey bulmuş olduğu için sırıttı. “Bir haftadır beklediğin yazı bu kadarcık mıydın? Denildiği gibi yazar, resmen tv8 gibi uzun reklam arasıyla yazılar paylaşıyormuş.”

Karam gözlerini devirip kardeşine laf yetiştirdi. “Bu kadar değil elbet. Bu yazı yeni kitabı ile ilgili. Bak burada diyor ki 'birinde gerçek birinde hayali tutup avuçlarımda birleştirdim'. Bende acaba karakterleri gerçek hayatından mı yazıyor diye düşündüm.”

Kardeşi bu konuyu ağzına patates kızarması sokarak ne kadar ciddiye almadığını gösterdi. Karam okumaya devam etti.

“Bizi parçalayan kendi içimiz ve içinde bulunduğumuz hayat. Olmak istediğimiz... olmak zorunda olduğumuz... olmamız gereken... ve aslında olduğumuz. Bizi işte böyle parçaladılar. Ama ben üç oğluma da böyle yapmalarına izin vermedim.”

Kardeşi konuşmasını yarıda kesti. “Baş karakterler üç oğlan galiba?”

Karam merak içinde cümlelerden bir şeyler yakalamış gibi kardeşinin sorusunu cevaplamadan yazıya devam etti. “Onların kalplerini, uzaylarını ve benliklerini koruyacağım. Büyümelerine engel olamam ama onların çocukluklarını hep gözlerine sereceğim. Kendi olması için sözleşme yaptığım, kendi olarak kalsın diye uzaya bilet vaadettiğim ve kendinden vazgeçmesin diye kalbinin güzelliğini yazdığım çocuklar... Burası Lise yakında sizlerle.”

Yazıyı hayretler içinde bitirdiğinde gözlerini kardeşine çevirdi. Kardeşi tek anladığı noktayı ablasına söyledi. “Kitabın ismi Burası Lise olacakmış.”

Karam aklından geçen ihtimallerin gülümsemesini yüzüne, fikirleri de diline yansıttı. “Şu doğum gününe gittiği çocuk var ya?”

Kardeşi iyi hatırladığını “Sana Jotunheim’ın imzalı kitabını vermişti.” diyerek belli etti.

“Evet o. Biliyor musun, onun iki yakın arkadaşı var.”

Kardeşi ablasının göz devirme mesaisini bıraktığı yerden devam ettirdi. “Abla her yan yana gördüğün üç oğlanı sevdiğin yazarın kitabına shipleyecek kadar delirdiysen? Tımarhaneye gittiğinde odana ben geçebilir miyim?”

Evin iyi odasını kapmak kardeşler arasında tahta oturmak gibiydi, bu kavga yıllarca sürerdi. Karam aklındakileri, umursamadan hamburgerini yiyen kardeşine aktardı.

“Hayır gerizekalı ölsem de geçemezsin. Onun arkadaşlarından biri var adı Uzay. O bir kıza yazarın daha yayınlanmamış kitabının kapak resmini atmıştı.”

Kendi okulu kadar ablasının okulundaki gündemi de takip eden kardeşi hemen hatırladı. “Hatırladım, daha yayınevi yayınlamadığı için dava açılacağı da söylenmişti. O nereden bulmuşki daha basılmamış kitabın kapağını?”

“İşte bende onu diyorum. Yefe bana imzalı kitabını getirdi, Uzay kapağını elegeçirdi.”

Ablasının gizem gerilim, sırlar dünyası ve büyük entrikalar içinde dolandığını sezen kardeşi onun yolunda yürüdü. “Diğeri? Üç oğlan değiller mi?”

“Evet, o bunlardan daha zeki. Yazıdaki uzaya bilet dediği bence o. Çünkü en büyük hayali astronot olup uzaya gitmek.”

Karam, olayı çözmüş ve olay yerine her zamanki gibi erken teşrif etmiş Rıza Baba gibi gurur doluydu. Fakat onun bilmişliğine kardeşi her zamanki gibi limon sıktı.

“Bunu sen anladıysan diğer sınıf arkadaşlarınızda anlamıştır. Ayrıca senin aklındaki ne?”

Karam yinede keyfini ve meseleye duyduğu heyecanı kaybetmedi. Gözlerinde ulaşmak istediği idealin parlak ışığı ile konuştu. “Jotunheim’ı bulacağım.”

Bölüm sonu

6 yorum