İçeriğe geç

Burası Lise

Bölüm 19 · 10 dk okuma

Burası Lise

Bölüm 19

Uzi Kafası

Uzi Kafası-

Ben sevgiye büyüteçle bakmayı bilirim söz konusu sevmekse küçümseyemem. Resmen sinirlerime hakim olamıyor suçlu olarak kodese götürülüyordum.

Prangam olan çantamı daha fazla sürüklemeyi bıraktım. Kendimi de yere bıraktım, duygularım resmi mercilere açıklamada bulundu:

-Çökmüştür.

Aklım, duygularıma savunma yapmak için duruşmaya katılacağını söyleyip beni öylece bırakıp gitti.

Maya'yı görünce ısınan bedenimi, ayın yörüngesindeymiş gibi hafifleyen kütlemin ispatını neden yapamıyorum? Ne demek küçükler sever büyükler aşık olur. Bu lafı kim demiş beni bi' ona götürebilir misiniz?

Karşımda taşın üstüne oturmuş dirseğini dizine, yumruk yaptığı elini de çenesine dayayan emmiye baktım. Çıplak mı o? Pürüzsüz teni var, saçı da yok garibimin.

Böyle oturmuş kara kara düşündüğüne göre kesin kulağını çınlatanı arıyorum. Ben andıydım az evvel. Altın götürdüğüm düğünden çeyrek ile dönüş almış akraba misali çirkefleştim.

Kocaman, baya bir kocaman adama yaptığın yakışıyor mu gibi seslendim. "Bu ne bu? Yakıştı mı sana?"

Geldiğimden beri beni süzen emmiye hesap sordum. "Şimdi o lafı sen mi diyorsun kel emmi?" Gözüm onu bir yerden ısırıyordu. Yiyebilse hatırlar diyerek gözlerimi iyice üstüne saldım.

Galiba akraba falandık, tanımadığım için sinirlendi gibi duruyor. Hayretler içinde kendini koca elleriyle gösterip tanıttı. "Ben ünlü Düşünen Adam Heykeliyim."

Ölülerinin canına rahmet bende diyorum nereden hatırlıyorum. Söylediği iyi oldu bir şey aklımın duvarında ben onu bulana kadar çivisinde asılı kalıyordu. Uyku falan da tutmazdı beni. Niye öyle garip bakıyor acaba kel dedim diye ona mı takıldı?

"Kelsin ama?"

"Ha yani şu an burada olduğuna değilde kafama takılıyorsun yani. Heykelim ya ben saçlarım taştan."

Şiveli konuşan heykelin sinirinden korkup birkaç adım geriledim. Taş ağzı resmen gürleyerek sesini çıkarıyordu. Aslında kızmasına gerek yoktu. Ne diye sinirlendi ki bu? Aynı parası azalan Yefe gibi davranıyorum. Çıplak acaba ondan olabilir mi?

"Niye çıplaksın sen emmi? Ay garibin üstte yok başta yok. Taşada oturmuşun hasta olursun. Kalk eve gidelim."

Ablamın sabır terapisi sonrası başarısız olduğu haline döndü. Eliyle yüzünü sıvazladı olmadı. Varlığımı inkar edip arkasını bana dönüp oturdu. Etrafında dolanıp karşısına geçtiğimde durup baktım. Daha fazla dayanamadı ayağıya fırladı.

"Lan ben heykelim bir oraya odaklansana! Ben konuşmam, hareket etmem."

Heykelsen heykelliğini bil kardeşim ne bağrıyorsun acaba, çocuğum ben. Kaşlarımı çatıp elimi ona doğru salladım, o ki konuşmayı biliyor hesap versin.

"Atar gider yapıyorsunda üstüne ne diye bir şey giyinemiyorsun acaba?"

Sinirini atınca geri yerine oturup kendi kendine söylendi. "Taktı. Ne giyineyim? " Neyse ki Türk örf, adet, anane, babaanne, teyzemgil, Adana'daki amcamgilere göre aç olanı doyurur açıkta olanı giydirirdik.

Giyinince başındaki şalı omzuna doğru savurup söylendi. "Oldu mu ama bu şimdi!.. Heykeliz ama delikanlı adamız bizde, ayıp olmuyor mu?" Yok canım bu heykellere iyilikte yaramıyor. Auguste Robin görse ben seni böyle mi yonttum derdi, kulağını falan çekerdi.

"Ablamın kıyafetlerini buldum aklımdan. Ne yapayım?"

"Babanınkiler yok muydu onları getirseydin? Şu an puantiyeli etek giyiyorum. Hayır ablanda zevksizmiş."

Ama babamınkileri giyse üstüne gülemezdim, gerçi bunu da ona söyleyemezdim. Ablamın puantiyeli eteği, pembe triko kazağı ha bir de yetmezmiş gibi şalını kafasına takmıştı. Hayır yani niye etek verdik diye tesettüre girmeye bu kadar hevesli onu da anlayamadım.

"Şu an takıldığın nokta bu mu yani?" diye sordum.

"Hah sonunda anladın." Heyecan içinde bana döndü. Sonunda fizik dersinde doğru bir cevap verecekmişim gibi heyecana kapılan hoca misali bakmaya başladı.

"Şalı niye geçirdin kafana emmi?"

Ama ben yine her zamanki gibi doğru seçeneği yanlışın işvesini cilvesine kapılarak geride bırakmıştım galiba. Hep öyle olurdu zaten, insanların doğruları bana gelen güzellikleri yanlış sayardı.

Hayal kırıklığına uğrattığım, ablamın şalını takan, kel olduğunu kabul etmeyen, eski çıplak heykel kaşını kaldırarak konuştu. "Heykelle konuştuğuna değilde buna takılıyor!"

Ne diye bu konuya takılayım anlamadım. Dönmeden arkamdaki binanın tabelasını parmağımla gösterdim. "Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları değil mi burası?"

Gözlerinde bir ışıltı ve inanç belirdi. "Biliyorsun yani." dediğinde kafamı salladım. Bakırköy yazıyorda buralar hep taş, bina resmen. Valla böylede olmaz kandırıyorlar, insan bari şuraya buraya bir iki bakır atardı. İnandırıcı olurdu hiç değilse. Heykele geri döndüğümde bende bir şeyler beklediğini belli ediyordu.

"Tabellada yazıyor ya. Liseye geçtim ben okuma yazmam var şükür."

"Sen bu zekayla çok yaşamışsın."

"Ablamda öyle diyor."

"Zevksizmiş ama zekiymiş."

"Ablama mı yürüyorsun? Heykelsin ama delikanlı değilsin."

Tavır takınıp eve geç kalırsam endişelenecekleri için çıkışa doğru yürüdüm. Çıkışın neresi olduğunu bilmemem bulamayacağımın hiç umrunda değildi.

Heykel yanımda bitti, bu sefer daha sakin konuştu. "Neden bir heykelle konuşuyorsun onu sorgulasan mı?"

Çaktırmadan emmiye baktım çocukları çikolata vereceğim diyerek kaçıran tiplere benziyordu. Aklıma girmeye, neyi düşünmeme karışarakta; telefonda saatlerce konuşup beyni sulandıran dolandırıcıların numarasını yapıyordu. Ben yer miyim bunları, heyt be kaçın kurasım ben!

"Sen benimle konuşuyorsun emmi? Ben eve vesait bakıyorum." Yol yerine süs havuzuna baktım. Keşke bu yalanı yol kenarında deseydim. Hiç inandırıcı olmadı bu.

"Vesait ne? Kaç yaşındasın sen? Emekliler bile kullanmıyor bu kelimeyi."

"Ha buna takıldın yani?" Ben süs havuzundan evime otobüs bekliyorum adam gelmiş vesait dememi sorguluyor. Hastahanede ne işi var belli oldu şimdi. Daha çıplakken anlamalıydım ben bunu.

Heykel emmi anlamadığım konuyu tekrar anlatmaya çalışan hocalarım misali şefkat ama alttan bir sinirle konuştu. "Bak çocuk şu an zihnin delirmenin eşiğinde. Pervazlara tutunmuş yukarı doğru tırmanıyor. Delirmek üzeresin."

Parmağımla kendimi gösterdim. "Ben mi?" Yine birden sinirlendi. "Senden başka kim var burada?" diye çıkışınca irkildim. Garibim önceden heykel olduğunu düşünüyordu şimdi hepten varlığını inkar eder oldu.

"Sen?" diye ona kendini hatırlattığımda "Ben deli miyim?" diye bağırdı. Ona olağanca sakinliğimle yaklaştım.

"Deliler hastahanesinin önünde çıplak oturmuş düşünüyorsun şüphelenmiyor değilim?"

"Sen adamı deli edersin. Çocuğun kendinden önce zihni deliler hastahanesine düştü. Bunca yıllık heykelim sessizliğimi sakinliğimi korudum ama beni deli etti. Neymiş deli olduğum konusunda şüpheleniyormuş."

Aynı annem bir dakikalık kavgamız sonrası yarım saat söylenip beni diskalifiye ettiği konuşmada olduğu gibi Heykel Emmi de susmak bilmedi. Sakince onu dinlerken sen adamı deli edersin demesi bana birini hatırlattı. Gülümsemeye başladım. Tam ona kimi hatırlattığını söyleyecektim ki tahminde bulundu.

"Dur tahmin edeyim ablan da böyle diyor."

"Yok, Maya da öyle diyor diyecektim."

Gözlerim yine dalacak yer aradı. Kütlem azaldı, içim ısındı. Adı bile yeterdi. Dedikodu yakalamış gibi imalı bakışlar ile sırıtan Heykel emmi "Maya?"diye sordu. Adı yeterdi.

"Maya..."

"Maya?" Hafiften kıkırdadığını duyduğumda dayanamayıp döndüm. Hayır ama yani koskoca Heykelsin. "Hamur mayasını esprisi yapacaksan yap hadi." deyip cıvıyacak mevzuya su döküp karıştırdım.

Bu konudaki bıkkınlığımı anlamış olacak ki kendini topladı. Taşının adamı oldu, yaşının adamıydı sanki o. Her neyse.

"Yok yok yapmayacağım devam et. Kim bu kız?"

Adı yeterdi ama uzun uzun anlatılması edebiyata hizmet, yaratılışını övgüydü. "Güneş gülüşüne kindar, çünkü ondan daha çok ışık saçıyor. Bakışları gel az oturda yüzyıl geçsin der gibi bakıyor. İnsanın diz çöküp önüne oturası, bir dünya kadar kalkmayası var. Bir çehresi var çerçevesinde tüm güzellikler barınıyor. Onu görünce Koreler birleşmiş, başkenti belirsiz ülkeler muasır medeniyetler makamına yükselmişti. Dünya savaşları bitiriyor Neptüne sarılıyor, Jüpiteri öpüyordu."

Yere bağdaş kurup kaldırıma doğru ağzında çıkardığı çekirdek kabuğunu tüküren Heykel "Aşıksın yani." deyince ona döndüm. Hayır heykel olmuş ama odun olmaktan kendini kurtaramamış.

"Bu ne bu?" diyerek tavrını ve sözünü yargıladım. Onunda sorgulamasını istedim. Anlamayıp "Ne ne?" diye sordu.

"Ben sana onca güzel şey anlattım aşıksın deyip kestiriyorsun. Yoksa sevgimi mi küçümsüyorsun?"

Başını hızla iki yana salladı. "Yo..." Kelimesini şüpheli bir şekilde uzattı. Ben bunları çok gördüm. Tabii ya ben 'küçükler sever büyükler aşık olur' cümlesini kim söyledi diye merak ederken kendimi bu adamın yanında bulmadım mı?! Ne diye kendimi yoruyorsam.

"Ben niye senle konuşuyorsam?"

"Bende onu soracağım sen niye bu eşiktesin. Google haritayı aç bak nerede gözüküyor."

Hemen telefonu cebimden çıkarıp dediğini yaptım. Harbi dediği eşikteymişim. Yazık ya bana çocuk yaşımda ayağımın altına, başıma gelene bak. Acıdım kendime şimdi, gariban ben. Heykel emmiye döndüm.

"Delirmenin Eşiği diye gösteriyor. Neden ki acaba? Aklım vardı benim azdı falan ama idare ediyorduk."

Ablamın eteğine gelen çekirdek kabuklarını silkeleyip kalktı. "Senin aklın Vecihi Hürkuş gibi uçmayı seviyor olmalı." diyerek parmağıyla gökyüzünü gösterdi. Sonra eteğin ucunu avucuna toplayarak taşının üzerine doğru yürüdü.

Gösterdiği yere baktığımda uçuşan akıllar gördüm. Uçuşmaktan çok sanki uzay aracı tarafında çekiliyormuş gibi yükseliyordu. Ama ortada uzaylılarda yoktu. Tüm bu akılları kim uçuruyordu.

"Bende uçsam yetişir miyim ardında acaba?" diye sorduğumda yerine oturmuş eski pozisyonunu almak üzereyken cevap verdi. "Bir dene istersen?"

Sonra ablamın kıyafetleri ile donakaldı. O değilde şimdi bunun önünde ne fotoğraf çekilip alay ederler ha. İnternette caps olur çok gülerim ben.

Elimi güneşe siper edip tüm akıllar arasında bana ait olanı bulmaya çalıştım. Kimi akıllar yarımdı, kimisi kırmızı kurdele içinde hediye edilmek üzere bekliyordu. Bazılarına emanet edilen kişinin ismi yazıyordu ama ben kendiminkini bulamıyordum. Aklım aklım, gel buraya beni yanlız koyma.

"Oo sen baya uçmuşum."

Yok uçamıyorum. Uçsam belki akıllara ulaşır kendiminkini bulamasam da başkasınınkini alırdım. Ama her uçan akıl gözden kaybolurken yeryüzünde yenileri çıkıyordu. Daha fazla dayanamayıp pes ederken gözlerimi kapatıp yere çöktüm. Öylece uzandım Heykelin önüne.

Taştan soğuk alırımda ishal olurum diye hemen dramı kesip doğruldum. Karşımda onu görünce şaşırıp adını söyledim. "Aslı."

"Uzay?" Hoba girdik mi yine isim çıkmazına! Hayır yani başımda dikilende o, ne diye bana şaşırıyor ki. "Adımı niye söylüyorsun ben seni görünce şaşırdım sana ne oluyor?"

Aklımı alamayınca sinirimi ondan çıkarmaya başladığımı hissettim. Kendime sinirlendim. Altta kalmayıp hemen çirkefleşti. "Ne sinirleniyorsun be film sahnelerinde öyle oluyor."

"Çok film izleme akıl sağlığına zararlı."

Yanıma çömelip gülümsedi. "Sen de çok film izledin sanırım. Az önce rüyanda akıl dileniyordun. Sorun Maya mı?" dedi. Yarama çikolata sürdü çünkü insanın arkadaşı üzecek bir şey söylese dahi tuz basılmış gibi olmuyordu.

Bende ona gülümsedim. "İnsanın sevdiği sorun olmaz kimse sana demedi mi?" diyerek kitaplardan çalıntılarla bilgeymişim gibi rol yaptım.

Aslı kısa saçlarını yüzüne bulaştırarak iki yana salladı. "Benim Cafer dayım var o birini seversen bacaklarını kırarım diyor. Kimse bana öyle bir şey demedi."

Bu sefer daha çok güldüm. İnsanın aklı başında olmasada dudaklarında gülümsemenin olması şükredilmesi gereken bir durumdu.

Herkes okuldan çıkmıştı. Ablam cezasını hâlâ daha devam ettirip okula yürümemi söyledi ama eve gecikmiş olmalıyım. Biraz daha gecikeyimde merak etsin bana olan sevgilerini anlasınlar.

"Sen niye gitmedin?" diye sorduğumda "Abimi bekliyorum biraz işi varmış okulda. Sen?" diye sordu. Ne güzel abisi okumuş öğretmen olmuş, kardeşini okutuyor. Benim ablam yazmış yazar olmuş, kardeşinin aklını karıştırıyor. Sorunun cevabını bekleyen Aslı'ya döndüm.

"Düşünüyordum."

"Çok düşünme deli olursun." deyince beni ardı ardına yaptığı gibi güldürdü. Aslında eşikten geçip deli olup olmadığımı merak ediyordum. Aslı hava atar gibi poz kesti. "Bana da bunu demişlerdi. Ha şöyle gül."

Aslında gülmüyor onun tarafından güldürülüyordum. İyi ki insanın arkadaşı var. Dert makamında Müslüm Gürses dinlemekten bir tık önceki evreye girdim.

"Güldüğüme bakma aslında kahkaha atmak istiyorum."

"O ne be? Güldüğüme bakma içim kan ağlıyor değil miydi?"

Sana bunu da mı demediler be arkadaşım. "Yok o sadece şehir efsanesi. Gülüyorum ama daha çok mutlu olmak isterdim demeye getirdim."

"Maya mı?" Sen bu lafı nasıl buraya getirdin acaba diyecek oldum ama vazgeçtim. "Ufo mu söyledi? Sabah sen yoktun?" diyerek ona kahrımı anlatıp çözülmeden önce ortama giriş yaptım. Anahtarcı sofrası kuracaktım biraz sonra.

"Biz senin arkandan gıybetin dibine vurduk. Baya baba arkanızdan konuştuk valla, hiçte utanmadık. Üstümüze vazife değil demedik. Maya'yı kötüledik. Olmayan ilişkinize nifak sokup sizi ayırdık."

Girdiğim konuşma girişinden tekme tokat çıkarır gibi ballandırarak anlattı. Aslı kesinlikle bu işleri bilmiyor. Hayır ben ona derdimden bahsedeceğim o benim arkamdan dedikodumu yaptığını hevesle ve hiç utanmadan anlatıyor.

Ona olan bakışlarımı hiç üzerine alınmayıp üste çıkmaya çalıştı birden. "Valla kusura bakma sürüden ayrılanın gıybeti yapılır."

"O ne be? Sürüden ayrılanı kurt kapar değil miydi o?"

"Bizim gıybetimiz kurdun kapmasında daha acımasız oluyor. " İşte bu kesinlikle doğruydu. Bu kız içimize kısa sürede adapte olup bizden beter biz oldu. Aklım uçsa da bir soruyu beyin boşluğumda bırakmıştı. Ona sorabilirdim.

"Aslı?" dedim yoklar gibi. Hemen karşılık verdi. "Uzay?" tekrardan kendini film sahnelerine soktu. Dayanamayıp illallah ettim.

"Ya şu sahnenin yakasını bırak!"

"Adımı söyleme o zaman role giriyorum."

"Konuşmaya girmeye çalıştım. Ama en iyisi dalmak. Aslı, sence ben sevilmeyecek biri miyim?" Gözlerini kaçırdı ben yokmuşum gibi davranmaya başladı. Aynı heykel gibi sonunu uzatarak cevap verdi. "Yoo."

"Bak çekinme iki arkadaş konuşuyoruz burada. Alınmam yani rahat ol."

Bunu deyince bana dönüp dünden konuşmasını hazırlamış gibi hemen dikeldi ve anlattı.

"Ha alınmayacaksan tamam o zaman. Şimdi sen genelde alık alık bakıyorsun ya, salak gibi gözüküyorsun, iticisin galiba. Birde yersiz gülüyorsun salak saçma, insanı uyuz ediyorsun. Duygu değişim vardiye sürelerin iki saniye oluyor. İnsana güven veren bir tipinde yok."

Gözlerim de ağzım gibi kocaman açılırken aramızdaki bağı sorguladım. Alınmam dedik ama bizimde bir kalbimiz var canım. Sanki arkadaş olmaya ben zorladım.

"Aslı benimle arkadaşlık etmek zorunda değilsin. Bildiğin nefret ediyormuşsun benden haberim yokmuş. Bilseydim alınırım derdim, bu ne be iki dakikada gömdün! Sen niye arkadaşlık yapıyorsun ki benimle?"

Aklım uçmuş gitmişti, şimdi de kalbime indiyorlardı.

Dediklerine üzülüp ayağıya kalkarken okulu çıkınca köşeye bükülen yola baktım. Neyse ki boştu. Gidip orada ağlayabilirdim. Ama beni durduran Aslı'nın kalbimin üzerine koyduğu elim oldu. Avucundaki sıcaklığı üniformamın üzerinde hissedebiliyordum.

"Burası... Burası Uzay. Burası uzay gibi keşfedilmesi gerekenleri ve gezegenleri dolandırıyor içinde, sonu yok yıldızı çok. Sonsuz bir güzellik. Kim sevmez ki seni?"

Bölüm sonu

2 yorum