BURASI (LİSE)
Ders Seansı
Aslı şüpheci bakışlar içinde karşısında teşhis edilmeyi bekleyen suçlular gibi duran üçlüye baktı. Ufuk olağan şüpheli ama usta yalancı gibi uzak bir noktaya bakıp yeni felsefeci edası ile düşünür pozları kesiyordu. Uzay ise kararlı, arkasında duracağına emin seçim öncesi vaatlerinin sunumu yapan bakan gibi göğsü şişkin ve başı dik duruyordu. İkisi nedeniyle ortalarında durup boyuna sırıtan Yağız Efe kabak gibi kalmıştı.
Aslı omzu üzerine ulaşan saçlarını kafasındaki fevri düşünceler ile birlikte salladı. Yine de emin olmak için kaşını kaldırıp onlara dikkatlice bakarak "Bu söylediklerinize inanayım mı?"
Alman selamı gibi üç parmağını kaldırıp yemin edercesine bağırdı. "Bundan sonra sana kayınço gibi davranmayacağız Kayınço!"
Aslı alt dudağını sarkıtıp "Son kelimeye kadar inandırıcı gelmişti." dediğinde solmaya başlayan ümidine fırsat vermeden olaya Ufuk el attı.
"Kankiloştoşkom... Sorun şu ki biz nerede hata yaptığımızı anladık." İkna edici konuşması herkesi diriltirken, yanına sokulan çakma politikacı pozundaki Uzay kulağına yaklaşıp merakla sordu. "Bulduk mu hakikaten?"
Ufuk hızlı bir hareketle omzu üzerindeki arkadaşını savsaklayıp tekrar konuşmasına döndü. "Bu zamana kadar sana hesap ödetmiş, çantalarımızı taşıttırmış (hepsi ona doğruyu söyle der gibi baktı) tamam sadece ben taşıtmış olabilirim. Ama yani hepimizin de el ense çekmişliği var. Bu konuda hemfikir olalım. Sana oğlan çocuğu gibi davranıyoruz, kabul. Ama bunu bir daha yapmayacağız."
Arkadaşının sözüne kanaat getirircesine başını sallayan Uzay ona daha fazla açık oldu. "Bak, bizim arkadaş grubumuzda daha önce hiç kız olmadı. Keza biz kız ve erkek birlikteyse kesin sevgililer damgasını vuran bir toplumda büyüdük. Seninle bu kadar iyi anlaşınca kendimiz gibi gördük. Sanki kız değilmişsin gibi geldi."
Arkadaşlarının aklı başında konuşmaları Yağız Efe'yi gaza getirdi. Onunda içinden bir kaç anlamlı söz söylemek geldi.
Derin bir nefes alıp kalın çıkarmaya çalıştığı sesiyle "Aynen Kayınço. Her Türk asker doğar!" diye yükseldi. Bu yükselişi anında kesmek için harekete geçen Uzay istifini bozmadan ona tokat atmıştı.
Ufuk ise dilini ardı ardına şaklatıp "Çocuğa bak ya! Her ciddiyetin içine sıçmayı beceriyor. Aslında bu da bir yetenek, tebrik edilmeli." diyerek elini uzattı.
Yağız Efe yediği tokadın acısını tutmaya yeltenecekken boş verip uzatılan eli sıktı. Gereksiz egosunu da işin içine sokmayı unutmadı.
"Ne yapacaksın işte!? Allah'ta beni böyle mükemmel yaratmış. Yaradan kime neyi vereceğini iyi biliyor tabi."
Bu sancılı muhabbeti bitirmek adına Ufuk son sözü bir çırpıda söyledi. "Yani arkadaş grubumuzun tek kızı olduğun için senin erkek gibi davranman ya da bizim sana öyle davranmamız gerekmiyor. Sen bizim kız arkadaşımızsın ve öyle de davranabilirsin. İlla arkadaşlarının hepsi erkek diye Erkek Fatma olman şart değil."
Cümlesi biter bitmez ciğerinde biten hava ile bayılacak gibi olup geri sendeledi. Neyseki Uzay onu tuttu ve soluklanırken tebrik faslını Yağız Efe başlattı. Arkadaşına övgüler düzerek tokalaştı. Daha sonrada o arkasına geçip tutarken Uzay tebrik edip tokalaştı.
"Tebrikler Ufo. Bu noktadaki iş bitirici tavrın ve hayatında kurduğun en uzun cümle ile bugünü sana armağan ediyoruz."
Onları gülerek izleyen Aslı da aralarına katılınca tam takım oldular. Aslı kankiloştoşkosunun omzuna ayarsızca vurdu. "Etkilendim Ufo, özrünüzü kabul ettim."
Ufuk hariç herkes yumuşayan ortamda gülümseyip sarılmaya başladılar, onun durgunluğunu fark ettiklerinde merak içindeydiler. Ufuk yavaşça değişen mimikleri ile birlikte elini omzuna, Aslı'nın vurduğu yere koydu. Alta sarkıttığı dudağı ve ekşiyen yüzü ile birlikte felaketin çanlarını çaldırdı.
"Bana vurdu!" deyip son ses ağlamaya başladı. Elinden oyuncağı alınmış bir bebek gibi ağlamayı sürdürürken arkadaşları ondan kaçmaya başladı. Kimse ağır depresyona girmek ya da işkence çekmek istemiyordu.
Yağız Efe bu sinir bozucu sesten kaçmak için kapüşonunu başına geçirip iplerini sonuna kadar çekti. Önünü görmekten zorlansa dahi son sürat okulun içine koştu. Nacizane dedikodu radarı kulakları çok kıymetliydi.
Uzay, arkada adam bırakmamak adına Aslı ile birlikte koşarken arada kulağına bastırdığı avuçlarını çekip onun kulaklarını kapatıyordu. Onları sıkmak istercesine ağlamayı kesmeyen Ufuk peşlerine takılmıştı. Canı istediği kadarda bunu sürdürecek gibiydi. Kolu kopmuşta koşarken bağımsızca etrafta sallanıyor gibi hareketler yapıyor ve avazı çıktığı kadar bağırdı. Bu durum onu çok germişti.
.
Uzay, ağzının kenarından akan salyası ile birlikte başını sıradan kaldırdı. Sınıftaki bu imkansız sessizlik onu uyandırmıştı. Sınıf arkadaşları yerli yerindeyken hocayı masasında göremedi. Uykulu hali onu fazla düşünmekten alıkoymuştu.
Bir anda alkış tutan tüm sınıf ile heyecana kapılıp oda ellerini birbirine vurdu. Alkışladığında tüm sınıf gülmeye başladı. Kitle psikolojisi ile sürüsü ne yapıyorsa onu yapan koyun Uzay, arkasında bekleyen hoca tarafından güdüleceğinden habersizdi.
Elini suç üstü yapıp enselediği için öğrencisinin ensesine koyan Atıf Hoca "İyi uyuyabildin mi, evladım?" diye sordu. Uzay sesli bir yutkunma sonrası bahane bulamadı.
"İçim geçmişte Hocam."
Hoca alaycı bakışları ile sahiden mi derken, her söze atılan Yağız Efe yine durmadı. "Hocam içi geçmemiştir. Biyoloji dersi içinden geçmiştir. Yarım saattir tahtadaki hücre ile bakışıyorum hiçbir şey anlamadım. İşin kötüsü şu ki etkilenmeye başladım kendisinden."
Onlara muhalif olan Karam bu fırsatı da kaçırmadı. "Ne iç geçmesi be! Gündüz vakti istihare namazına yattın resmen. Masaya akıttığın salyandan niyetin okunuyor."
Tüm sınıf içinde uğultular ile gülüşüp konuşurken Hoca, onlara eltisine yeni bilezik alınmış gelin gibi küskün ama gururlu, başı dik ve de metanetli bir şekilde sınıfın susmasını bekledi.
Bu trip tavrı anlayan öğrenciler birer birer susarken sona kola çekirdek sohbetindeki Yağız Efe ve Ufuk kalmıştı. Sessizlikte fazlaca dikkat çeken konuşmaları tüm sınıf tarafından dinleniyordu.
"Şu yuvarlak şeyin nesinden etkilendin Yefe Malı?"
"Yıvarlak oluşundan."
"Yanlız o yıvarlak değil, yuvarlak."
"Atıf Hoca çok çirkin çizmiş Ufo, çizimden notunu kırdım o yüzden yıvarlak."
"Birde Atıf hoca resimciye aşık diyorlar desene başlamadan biter bu iş."
"Yok Ufo o asparagas haber. Çünkü Atıf Hocanın sevgilisi var zaten. Hep dedikodu onlar, bir iki gülüşürken yakalamışlar hemen fesatlık yapmışlar."
Onun arkasında dikilen Atıf hoca tatlı bir ses tonu ile onların sohbetinde kendini fark ettirmeden konuştu.
"Kimmiş bakayım Atıf Hocanın sevgilisi?"
"Annemlerin günden arkadaşları var ya Sıdıka teyze o söyle-." Yağız Efe az önce Ufuk'un hiç dudaklarını oynatmadığını fark etti. "Bir dakika! Ufo? Sen az önce dudaklarını kıpırdatmadan nasıl konuştun?"
"O değil ben konuştum." Ensesinde hissettiği soğuk el ile donakalan Yağız Efe az önceki soruyu Hoca sorduğunu anladı. Ama iş işten geçmişti...
Yavaşça önüne dönüp Hocaya baktı. En iyi fikir her zamanki gibi 'hiç olmamış gibi' davranmaktı. Cılız çıkan sesi ile ricada bulundu.
"Hocam hücreyi göremiyorumda bi çekilebilir misiniz?" Atıf Hoca'nın daha iyi bir fikri vardı. "Seni direk tahtaya alalım. Hadi bakalım..."
Yağız Efe selasını kendi okuyan talihsiz bir canlı gibi tahtaya ilerledi. Bir kaç saniye tahtadaki hücre ile bakıştı. "Sen hücredeki endoplazmik retikulum ben Allah'a kulum. Sen yardım et Yarabbim."
Elini yüzüne sürüp duasını tamamladıktan sonra yüzünü sınıfa döndü ve Hoca sorusunu sordu. "Hücre bölünmesi ve ayrıca eşeysiz üreme. Konu özetini anlat, dinliyoruz evladım."
Yağız Efe şansına kolay bir şey geldiğini düşünerek sevinç içinde sınıfa döndü. Konuyu anlatmaya ve ayrıca bilmişliğini kibir ile göstermeye başladı. Öyle bir karışımın içine Oğuz Atay sevdalı, kendilerini Necip Fazıl'a Hilmi Oflaz saymış iki abinin büyüttüğü kardeşte karıştı.
"Canlının en küçük yapı birimi hücredir. İnsanda hücrelerden bir araya gelir, sonra varolur. Hücrenin yapısı bilimde, insanın yapısı içinde kalır. Gerek insan hücreden oluşuvermiş, olsun. Bir bilim adamı değil, bir kadın gelir seni hücreni ayırır. Ki hücren en küçük parçandır. Seninle aynı biçimde bir insan çıkar. Alimi bilimi alt eder, senin hücreden küçük eder. Sen onunla bir olmak istersin o seni eş yapmaz, eşsiz bölünürsün. Sonra gerisi üreme... mutsuzluğun bölünerek çoğalır. Bir mutsuzluğun diğerini doğurur. Senin hücrelerini bölen, eşeysiz mutsuzluklar üreten bu şeyin adı, biyoloji değil. Aşktır..."
Hoca dudaklarını birbirine bastırıp tüm sınıf ile birlikte sözünü bölmeden dinledi. Belki dersi kaynatmıştı, belki biyoloji ile alakasızdı. Ama bu işte edebiyat vardı. Öğretmen olmak tek dalda ezber yaptırmak değil, bir insan yetiştirirken onu ruhuna kadar bilgiye doyurmaktı. Bu yüzden kızmadı, hatta onu videoya alan diğer öğrencilerine de kızmadı. Belki bu konuşmalar biyolojiye gereksizdi ama gelecekte ki Atilla İlhan'lara lazım olabilirdi.
"Geç yerine evladım." Sözü ikiletmeden Yağız Efe hemen yerine geçti. Konuşmasını küçük dillerini yutarak dinleyen arkadaşları hemen kolunu çekiştirdi.
Aslı imalı kaş göz hareketleri ve sırıtışla "Yefe? Biri seni hücrelerine mi böldü?" diye sordu. Şaşkınlığını daha fazla içinde tutamayan Ufuk ise "Uzaya gitsem etrafıma bu denli şaşırarak bakamazdım Yefe Malı." diye belirttiğinde tam sıra Uzay'a gelmişti ki susturdu.
Yağız Efe hocayı kolaçan edip açıkladı. "Sözler benim değil ki. Abim, Guneş Aplaya yazmıştı. Guneş Apla edebiyatçıya oradan düşürürüm sanmış herhalde branşları bağlamış birbirine."
Uzay beğenmişti. "Düşülür bence, kesin ablam etkilenmiştir." diyerek tepki verdikten kısa süre sonra kıskançlığın kollarına düşünce mutsuz oldu. Yağız Efe yüzü değişen arkadaşının hislerini anlayınca içini rahatlattı. "Vermeyecekmiş. Büyüyünce anlarmışım. Valla ben bir bok anlamadım."
○Ders Çalışma Seyansına Hoş Geldiniz○
~Ufo~
"Niyet ettim fonksiyon öğrenebilmek için ders çalışmaya. Allah'ım sen bana evliyalar, alimler yüzü suyu hürmetine kolaylık sağla, zihnimi aç."
Ellerini açmış masanın başında ders çalışmaya başlayacaktı. Duayı bitirmiş amin deyip avucunu yüzüne sürecekken aklına bir fikir geldi.
Birleştirdiği ellerini bozmadan öne uzatıp duasının birikmiş olduğu avucuna dikkat ederek masadan kalktı. Yavaşça ilerleyip oda kapısını ayağıyla açtı.
"Guncik! Guncik! Gel buraya!"
Odasının kapısında koridora doğru bağırdı. Kardeşinin gelmesini sabırsızlıkla bekledi. Mutfaktan bir elinde elması diğerinde peluş unicornu ile çıkan kardeşi çıktı.
"Ayi!"
"Ayi değil, abi! Çabuk gel buraya Guncik!"
Kardeşi gelince diz çöküp dualı avuçlarını ona doğru uzattı. "Amin de."
"Eyma." Abisinin ne yaptığını bilemeyen Guncik koca yanaklarını şişirerek elindeki elmayı uzattı. Şu an dikkatini elindeki kırmızı elmadan başka bir şey çekmiyordu.
"Eyma değil amin diyeceksin."
"Ayin."
"Aforoz ediyorum seni. Ayin değil amin. İslama gel."
Sonunda dilini dönüp "Amin." diyen Guncik mutlu etti. Ufuk'ta birleştirdiği ellerini kardeşinin yüzüne sürdü. Hatta işini emniyete alıp keselercesine yüzüne sürdü. Bunun bir eziyete döndüğü Gunciğin sızlanmasından belliydi.
Kardeşi Ufuk'un elinden kurtulmaya çalıştı. Ağlayarak "Yıyak, yıyak meni Yufo!" deyince kurtuldu. Kelimeleri düzgün telafuz edemeyen kardeşine lakabını yanlış söylediği için hep sinirlenirdi. Yufo kelimesi şeker markası gibi bir şeydi.
Guncik abisinin ona sert davranmasına karşılık olarak elindeki unicornu ona vurdu. Kendini savunmayı öğrenmişti. Fakat daha önce abisine vurmamıştı.
Ufuk biraz geri çekilip garipseyerek baktı. "Ne ya! Küçüklerin duası net kabul oluyormuş. İşimi sağlama aldım. Ve! Abilere vurulmaz tamam mı? Allah seni Yeti yapar! Canavar olursun."
Konuşma bitince kardeşler birbirlerine bozgun bir şekilde, bakışlarında donukluklar ile uzaklaştılar.
Ufuk, tekrar kitaplarının başına oturdu. Besmele çekip eline aldığı kalem ile tam anlamı ile başladı. Okuduğu soruların altını çiziyor cevabı bulmak için boşluklardan yaralanıyordu.
Cevabı bulmak için yazdığı formüller ve işlemler testi öyle bir hale getirmişti ki yazısı Mısır piramitlerindeki hiyerogliflere dönmüştü. Daha sonrada dönüp baktığında hiçbir şey anlayamamıştı yazdıklarından. Bu test kağıdında yeni bir karmaşa daha var etti.
~Yefe~
Sessiz bir şekilde parmakları ucunda ilerleyerek çalışma masasına yöneldi. Ders çalışacaktı ama bundan dersin haberi olsun istemiyordu.
Son adımlarınıda titizlikle attı daha sonra sandalyeyi başkası kapacak gibi hızla çekip oturdu.
Başardığını hissediyordu... Sinsi sinsi kitaplara bakıp zafer nidaları gecikmedi. "Hahhayt! Bugün fizik çalışacağım. Ben çalışacağım diyorsam çalışacağız."
Ortamı kolaçan etti. Aklına izlediği filmler geliyor diye dalıp gittiği tüm posterlerin A4 kağıtla kapatmıştı. Masasının üzerindeki saati ters çevirmiş. Diğer tüm kitaplarınıda odasının açıldığı balkona koymuştu.
Bugün kesinlikle karar verdiği Fizik dersine çalışacaktı. Gözü pek ve cesurdu. İçeriden gelebilecek seslere karşıda kulaklık takıp müzik açtı. Bir kılıç gibi kuşandığı kalemi eline alıp konuları okumaya başladı.
5dk sonra
Dizlerini kırarak yatağında çömelip kalkıyor bir yandanda tempo ile mendil yaptığı yastık kılıfını sallıyordu. Tabii hararetle türküyü söylemeyi de unutmuyordu.
"Le hanım le hanıme le! Niye düştün zalım ele! Delaley, delaley! "
Ders çalışacak diye herkesi sessiz olmaları için tembihlemişti. Ama şimdi abisinin bilgisayarının fanına kadar kapatmış Yağız Efe'nin odasından sesler yükselmeye başlıyordu.
Bunu duyan abisi merak ile yavaşça kardeşinin odasının kapısını açtı. Karşısında yatağı üzerinden halay çeken Yağız Efe'yi görünce şaşkınlıktan öylece kalakaldı. Ardından en büyük kardeşleri Yiğit geldi.
Masadaki kitabı kapalı, yatakta yastık kılıfını mendil yapmış kardeşine tepkisiz kalamadı.
"Yağız Efe!" diye seslendi. Fakat kardeşi kulaklığı takmış son ses ritimde kendini kaybetmişti. Tek düşündüğü halay çekmekti.
Yiğit, odasına girip onun kulağındaki kulaklığı çekti. Müziği kesilince Yağız Efe dünyalar arası geçişi aniden yapmış ve hayata kıç üstü çakılmıştı. Abisine sinirlendi fakat karşısında ona küskün bakış atan iki abi galip geldi.
Küçük abisi Mert sabırla sordu. "Sen ne yapacaktın Yağız Efe? Bize ne dedin?"
Yağız Efe soluklanmak için yatağın üzerine oturup bu arada düşünmeye başladı. Beş dakika içerisinde olanları sarhoşun dün gecesini hatırlaması gibi hatırladı. "En son ben ders çalışmak için oturdum masaya. Kulaklık takıp müzik açtım, kimse dikkatimi dağıtmasın diye. Sonra... Sonra ders dikkatimi dağıtıyordu kendimi müziğe veremediğime kanaat getirip çalışmayı bıraktım. Evet, evet. Böyle oldu."
Abileri onu dinleyince bıkkınlık ile iki yanına oturdular. Psikoloji okuyan Mert abisi ona stajyerliğini uygulayarak yaklaştı. İlk deneyimi kardeşi üzerinde olacaktı.
"Hep böyle oluyor değil mi Yağız Efe? Bir şey yapmak için yola çıktığında her daim başka bir şey yaparken buluyorsun kendini?"
"Yok!" Kafasını iki yana sallayan Yağız Efe abisinin dediğinden bir şey anlamamıştı. İçinden hayır cevabı vermek gelmişti. Bu cevabı verirkende karşısındaki komodin üzerinde duran çorabını gördü. Gidip onu aldıktan sonra tekrar yerine oturdu.
Mert'te kendini ciddiye almayıp çorap peşine düşen kardeşini boş verdi. Abisini muhatap almaya başladı. Ona düşüncelerini anlattı.
"Bundan bahsediyorum abi. Her şey dikkatini çekiyor. Bence odaklanma sorunu var. Dikkat bozukluğu."
Yağız Efe duydukları karşısında kanser teşhisi konan bir hasta moduna girdi. Dudağını sarkıtıp ağlamaya hazırken elini göğsüne koyup içini çekti.
"Dikkatimde çin malı çıktı. Rabbim sen bana dayanma gücü ver."
Ellerini açmış yakarışa geçen kardeşine bir teşhiste Yiğit abisinde geldi. "Ciddiyet bozukluğu da. Raporuna bunu da ekle."
Abileri tarafından kâle alınmayan Yağız Efe kindar bakışları ile duasından dönüp onları hedef aldı. "Ailedeki tüm iyi huyları siz almışsınız. Bana bir şey bırakmamışsınız, pislikler! Sizin gibi abi olmaz olsun."
İki abide bakışlarını odada meşgul tutarak bu sürecin bitmesini bekledi. Neyseki Yağız Efe'nin kin kusuşu kısa sürüyordu. Hemen Mert abisine döndü.
"Tam olarak benim problemim ne abi?"
Mert bu konuyu önemseyerek konuştu. "Dikkat eksikliği." Yağız Efe aklına gelen soruyu abisine yaklaşarak sordu. "Unlu mamüllerde mi hayvansal gıdalarda mı daha çok bulunuyor? Söyle anneme diyeyim hep onlardan pişirsin."
İki abiside birden onun üzerine güldüğünde biraz alındı ama belli etmemeye çalıştı. Kendilerini toplayan abileri yine açıklamaya başladı.
Yiğit abisi "Demir eksikliği gibi bir şey değil bu şapşal." dediğinde alınganlığını onu yok sayarak gösterdi. Diğer abisine döndü. "Nasıl bir şey yarım doktorcuğum?"
Mert daha basit bir anlatım seçti. Elini kardeşinin omzuna koydu, şefkatle konuştu. "Senin anlayacağın şekilde anlatayım. Dikkat eksikliği ve bozukluğu olan insanlar bir şeye odaklanamıyor. Sürekli odak noktaları değişiyor. Mesela sen mutfağa su içmeye diye gidiyorsun ama oraya ulaşınca amacından sapıyorsun."
Yağız Efe omzunu silkip redderek abisine baktı. "Ben mutfağa su içmeye gitmiyorum ki? Karşıdaki banyonun lavabosundan içiyorum hep."
İki abiside aynı tepkiyi verdi. Hem iğrenip hem kaşlarını çattılar. Ağızlarından çıkan şaşkınlık kelimeside birdi.
"Ne!"
Yağız Efe gayet olağan gördüğü durumu daha da aydınlattı. "Ben mutfağa sadece yemek yemek için gidiyorum ve şu zamana kadar amacımdan hiç sapmadım. "
Konu uzayıp dağılmadan son notkayı koymak için en büyükleri olarak Yiğit el attı. "Mesela şu andaki gibi Yağızcım. Abin sana dikkat bozukluğundan bahsederken konunun odak noktasını şaşırıp yemeğe bağlaman gibi."
İlk kez gözlerinde bir şey anlamış olmanın parıltısı ile abisine baktı. Yüzündeki mutluluk meseleyi kavradığını düşündürüyordu."Ha anladım. Mesela sen şimdi konusunca aklıma Guneş Apla için yazdığın yazının geldiği gibi."
"Ne!? O şimdi nereden aklına geldi."
Yağız Efe sırıttı. "Bugün sınıfta okudum oradan."
"Ne yaptın?!"
Yağız Efe bu sefer dikkat dağınıklığından değilde kaçış yolu bulmak adına konuyu saptırdı. Kaçmak için diğer abisine döndü."Biz akşam yemeği yedik mi Mert Abi?"
~Uzi~
Bir Güneş ambargosu daha yiyen Uzay, ablası yüzünden evlerinin salonundaki yemek masasında ders çalışmak zorundaydı. Ablası hemen yanına kitap okurken çalışması için burayı tercih etmesinin nedenide üzerindeki göz sayılarını artırmak istemesiydi.
Derse başlayacaktı fakat bir yanında kitap okuyan ablası, koltuk takımın yan yana olan tekli koltuklarına kurulmuş örgü ören annesi ve gazete okuyan babasıda vardı.
Kitaplarını, defterlerini, kalem ve silgisini masaya bir simetri hastası gibi yerleştirdi. Ona odaklanmıyormuş gibi yapan anne ve babası çaktırmadan gözlükleri üzerinden onun bu şaşırtıcı halini seyrediyordular.
Uzay disiplinli bir şekilde hepsini dizmeyi bitirdiğinde masanın üzerine baktı. Daha sonra hızla iki elini kullanıp tüm düzenlediği şeyleri dağıttı.
Başını okuduğu kitaptan kaldırmadan kardeşinin kafasına vuran Güneş dilini ikaz dolu bir şekilde şaklattı. Ne derece anne-babaları bu vurma işine kızsalarda şu an Güneş'in kardeşi üzerindeki otoritesi ders çalışması içindi. Bundan dolayı bir şey demeyip görmemiş gibi yaptılar.
Uzay kafasını sıvazlarken ablasına laf yetiştirdi. "Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır tamam mı?!"
Kahve fincanına elini uzatan Güneş okuduğu kitap üzerindeki dikkatini kesmeden cevap verdi. "Yoğurt yemeyeceksin, ders çalışacaksın."
Güneş kahvesini içerken ve kardeşinin ona ters ters baktığını bilirken bile dikkatini kitaptan ayırmadı. Zira kardeşine aynı zamanda örnekte olmalıydı. Ona dersini dikkatle çalış başka bir şeyle ilgilenme demek yerine yapacağı şeyi göstermesi gerekliydi.
Çünkü çocuklar söz dinlemez, gördüklerini yaparlardı.
Uzay ablasının kavga etmek içinde olsa onunla ilgilenmediğini anladı. Bilerek edebiyat kitabını onun önüne sertçe itti. "Edebiyat dersi çalışmak gereksiz."
Ablasından ses çıkmadı. Oysa şimdiye çoktan vurması gerekliydi. Yine denedi, bu seferde matematik ders kitabını itti. "Matematik dersi de gereksiz."
Ablası ses vermedikçe bu sınamak işi daha da eğlenceli gelmeye başladı. Sırayla tüm ders kitaplarını onun önünde hepsinin ismini sayarak şekilde itti.
Anne babası pekte önemli bir şey yapmıyormuş gibi davrandı. Ablasınında sinirlenmesine gerek yokmuş gibi davranıyorlardı, öyle olmadığını biliyorlardı.
Güneş sabır ile tüm kitapların bitmesini beklemişti. Kardeşinin elinden hiçbir kitap kalmayınca yavaşça okuduğu romanı kapattı. Önüne serilen kitapları düzenli bir şekilde üst üste dizdi. Daha sonra kardeşine döndü.
Kardeşi hınzır bir şekilde sırıtırken nasıl bir tepki vereceğine bakıyordu. Ablası önüne bir defter çekip boş bir sayfasını açtı.
"O ki bu kitaplara ihtiyacın yok. Buradaki tüm bilgilere sahipsin demektir. Yani bilgili olduğunu ve yettiğini düşünüyorsun."
"Abla okulda bize gerekmeyen şeyleride öğretiyorlar. Ressam olmak isteyen birini sinüs öğreterek vaktini harcıyorlar bence. Bunu öğrenmesine ne gerek var."
Güneş, kardeşinin bu sözleri ve konuşmasındaki bu bilmiş edayı aynaya bakınca görebileceğinden emindi değildi. Belki aynı fikirde değildi ama savunuşunda bir yansıma vardı. Ne de olsa onun kardeşiydi ona benzeyecekti. Elma ağacında armut yetişmezdi.
Hem ona karşı gelmesi ve hem ders çalışmaya dirmesi sinir etmişti. Biraz ağır olacağını bilsede kardeşinin üzerine konuştu.
"Bilim adamlarının, dahilerin ve büyük insanların yani şu an hayattımızdaki bir çok kolaylığı bize sunmuş insanların nerede olacaklarını bilmeyiz. Yani ilkokul sırasında kimin gelecekte iyi işler yapacağını seçemeyiz. Bu nedenle tüm eğitimleri eşit bir şekilde alarak ilerlenebilir. Doğudaki bir köy okuluyla aynı dersi görüyorsunuz. Senin gibiler kalkıpta diyebilir köyde yaşayacak insana ne gerek sünis. Ama öyle değil. Oradan ya da daha başka birçok imkanları kısıtlı yerlerden çıkan aydın insanlara sahip bizim ülkemiz. İttiğin ve çalışmaya gerek görmediğin tarih kitabından bunlar da var mesela. Ama sana gerekmiyordu değil mi?! Fakat bizim aydın geleceğimiz için bilgiye karanlık insanları biraz sıkacağız. Artık kusura bakmazsınız Uzay Bey."
Sandalyeden kalkıp romanını kardeşinin kitaplarının üzerine sertçe koyarak kucakladı. Neredeyse ağlayacak olan kardeşine döndü. Sadece yaramazlık yapma peşinde olan kardeşine biraz ağır konuştu ama geri adım atmadı.
Açtığı boş sayfayı işaret etti. "Bakalım gerek görmediğin bilgilersiz kaç sayfa not oluşturabileceksin." dedi. Kucağında kitaplar gitmeye başladı. Uzay yardım ister gibi anne babasına baktı. Babası kızına iyi etti der gibi destek verircesine belli etmeden gülümserken annesi elimden birşey gelmez bakışları atıyordu.
"Abla dur!"
Uzay kendi başının çaresine baktı, anne babasında ümit yoktu. Giden ablasını seslenerek durdurdu. Ablası ona doğru döndüğünde hızla boş sayfaya koca harflerle bir şeyler yazdı. Güneş merakla kardeşinin yazacağı şeyi bekledi. Uzay hızlıca yazıp kağıdı ablasına göstermek için kaldırdı.
"Özür dilerim! Bilmiyordum!"
Güneş kardeşinin bir şeyler anladığından tatmin olmuş gibi gülümseyip kitapları geri getirdi ve masaya bıraktı.
"Bende bilmen için çalışıyorum."
Dediğini yapan kardeşi bu sefer dört elle ders çalışmaya sarıldı. Güneşte romanı alıp anne babasının yanında oturdu. Babası yaklaşıp kısık sesle kızına sordu. "Sence ne kadar sürer?"
"Bir iki saat net çalışır." diyerek kısık sesle cevap veren Güneş'in tahmin ettiği gibi olmuştu. Masanın üzerinde ders çalışmaya başlamış Uzay, tüm ebevylerinin göz hapsinden olmasına rağmen kitaplarının her biri salonun bir köşesine dağılmış, çalışmayı masanın altında kitabını okurken uyuyakalarak bitirmişti.