Yemekhaneye gittiğimde sıraya girdim. Yemeklerim alıp arkadaşlarımı aradım etrafta. Onları bulunca gülümseyip yanlarına gittim.
"Ben geldim!" dedim mutlu bir sesle. Berkay hariç herkes bana "Hoş geldin!" dedi aynı mutlulukla. Onlar az önce bir başka sahneyi değiştirdiğimin farkındaydı.
"Tuğçe..." dedi Berkay şaşkınlıkla. "Az önce ne oldu?"
"Yankı'ya biri çelme taktı. O yüzden tepsideki yemekler üstüme dökülecekken elimdeki şemsiyeyi açtım. Bu şekilde üstüm temiz kaldı."
"Onu gördüm." dedi Berkay. Kafası karışmış gibi görünüyordu.
"Gördüysen niye soruyorsun?" diye tersledim onu.
"Dediğimi anlamıyor musun yoksa anlamamazlıktan mı geliyorsun? Üstüne yemek dökülmek üzereyken bunu bir şemsiyeyle engelledin. Bunun yaşanacağını nasıl biliyordun?"
"Bilmiyordum." dedim yalan söyleyerek. Bunu soracağı çok belli olduğu için sınıftan buraya yürürken bir bahane bulmuştum. "Merve'nin yani kardeşimin şemsiyesi bende kalmıştı. Ona geri vermek için yanıma almıştım. Yankı'ya çelme takıldığını fark ettiğim an şemsiyeyi açtım. Sadece şanslıydım." dedim umursamayarak. Çok şüpheli göründüğümü biliyorum. Ama umarım fazla sorgulamazsın Berkay.
"Benim şemsiyem mi kirlendi?" dedi olaydan sadece kendiyle ilgili kısmı duyan Merve. "Ağzına tüküreyim Tuğçe. Onu mutlaka temizle."
"Ben de seni seviyorum. "diye öpücük attım ona.
"Aras'a ne verdin?" dedi sorgulayan gözlerle bana bakan Berkay. Onu hiç ilgilendirmezdi. Belki ona tek boynuzlu at vermiştim?
"Ceketini bana ödünç vermişti. Onu geri verdim. " Fazla açıklama yapmadım. Bu durumu daha şüpheli gösterirdi. Gerçi yalan söylemiyordum.
"Öyle mi? Neden?"
"Pazar günü üstümde bir tişört varken dışarı çıkmıştım. O ara vermişti. Ama o zaman aynı sınıfta olduğumuzu bilmiyordum. Ayrıca onun ceketine ihtiyacım yoktu. Kafama atıp gitti. Dün görünce bende ona geri verdim. İlginç bir tesadüftü." dediğimde "Anladım." diye mırıldandı. Ondan sonra sessizce yemeğimizi yedik.
"Dersin başlamasına daha var. Ben sınıfa gidip biraz soru çözeceğim." dedi Berkay. O gittikten sonra olan biteni konuşacaktık.
"Tuğçe. Buldum seni sonunda. Sabahtan beri seni arıyorum kızım." duyduğum sesle arkamı döndüm. Bu Kubilay hocaydı.
"Hocam!" dedim ve hemen yanına gittim. Derse kadar karşılaşmayız zannetmiştim. Bana kitaplarımı verin hocam! "Beni mi arıyordunuz? Kimse bana bir şey söylememişti."
"Hiç aklıma gelmedi. Ne zaman sizin sınıfa gitsem soru yağmuruna tutuluyorum. Normalde ders bile çalışmadığını düşündüğüm Yankı bile güzel sorular sordu." Sorularımı güzel bulmasına sevindim.
"Beni ne için aramıştınız?" diye sordum kibarca.
"Girişteki kafetaryanın karşısında bir sınıf var. Orası bir depo gibi kullanılıyor. Orada öğrencilere geçen dönem dağıttığımız kitaplardan var. Şu an işin yoksa sana onlardan vereyim." dedi.
"Öyle mi? Hemen gidelim hocam. Kitaplara ihtiyacım vardı zaten."
"Tamam. Gel benimle."
"Hocam peki TYT kitapları da var mı?"
"Tabii ki var." dedi. Sonra dediği yere gittik. Bana çok fazla kitap verdi.
"Bunlar tahminimden çokmuş." dedi Kubilay hoca elimdeki kitapların üstüne yenisini eklerken. "Sana götürmende yardım edeyim."
"Gerek yok hocam. Ben götürürüm. Zaten siz çok meşgulsünüzdür." dedim. Kitaplarım artık güvendeydi.
"Tamam o zaman. Dikkatli git. Asansörle çık." dediğinde başımı olumlu anlamda sallayıp oradan çıktım. Ben gerçekten salaktım. Okulda asansör vardı ama ben fark etmemiştim. Hocanın dediği gibi asansörle sınıfımın olduğu kata çıktım. Köşeyi dönüdükten sonra birkaç metre ötedeydi sınıfım. Kitaplar çok ağırdı ama oraya kadar dayanabilirdim.
Tam köşeye geldiğimde biri bana çarptı. Kitaplar ağır olduğundan dengemi tekrar toparlayamadım. Ellerimdeki her şey yere döküldü. Romanı değiştirmeme rağmen kitaplarım yine de zarar görmüştü. "Ne yapıyorsun sen?!" diye sinirle bağırdım bana çarpan kişiye. Yüzüne baktığımda onun Mete olduğunu gördüm. Bu beni daha da sinirlendirmişti. O üçünden biriyle karşılaştığım anda başıma sürekli bir şey geliyordu.
"Özür dilerim. İyi misin?" dedi endişeyle. Gerçekten korkmuş gibi görünüyordu. Ama bana böyle bakarsan ben nasıl kızabilirim ki?
Mete hemen kitaplarımı topladı. Ben daha düştüğüm yerden kalkamadan o eşyalarımı çoktan sınıfa götürmüştü. Ardından geri geldi.
"Tuğçe? Neden kalkmıyorsun?" diye sordu sakince.
"Kalkmıyorum değil... Kalkamıyorum." dedim acıyla yüzümü buruştururken. Sol bileğim acıyla zonkluyordu. Kalkmayı denediğimde bileğimdeki acıya dayanamadığım için geri düşmüştüm. Üzerine basabileceğimi sanmıyordum. "Senden bir şey isteyeceğim Mete. Doktoru buraya çağırabilir misin? Revire kadar gidebileceğimi sanmıyorum." dediğimde yüzünde dehşete düşmüş bir ifade belirdi. Olduğu yerden bir anda fırlayıp dibimde bitti. Bana tek kelime etmeden beni kucağına aldı.
"Ne yapıyorsun?! Beni yere indirip doktoru buraya çağırsana."
"Böylesi daha hızlı Tuğçe. Sabret biraz." Derken merdivenlerden aşağı iniyordu. Bu utanç vericiydi. Herkes dönüp bize bakıyordu.
"Bari asansörle inseydik. Sen de bir yerini inciteceksin aptal!" dedim. Biraz korkuyordum. Ben ağırdım. Mete'nin ayağı takılırsa ikimiz de merdivenlerden aşağı yuvarlanırdık. Daha önce merdivenlerden düşmüş biri olarak söylüyorum canınız çok yanıyordu.
Ancak beklediğim gibi olmamıştı. Mete zannettiğimden daha dikkatliydi. Düşmeme izin vermemişti. Hatta eteğim açılmasın diye eliyle etek ucunu toplamıştı. Revire girdiğimizde doktor korkuyla bize baktı.
"Ne oldu sana kızım?"
"O kadar da önemli bir şey değil..." dedim Mete beni revirdeki yatağa yatırırken.
"Ne demek önemli bir şey yok! Az önce çarpıştığımız için yere düştü. Sonra kalkamadığı için benden sizi çağırmamı istedi." dedi Mete hızlı hızlı.
"Ayağın mı acıyor? O yüzden mi kalkamıyorsun?"
"Evet. Sol ayak bileğimde çok şiddetli bir ağrı var. "
"Bir bakayım." dedi doktor ve eliyle bileğimi kontrol etti. "Ciddi bir şey yok gibi. Burkulmuş. Buz koyacağım. Yarım saat burada kalman gerekiyor. Ayağın şişebilir veya morarabilir. Ancak acı birkaç gün içinde kaybolur. " Bu kadında her gelene buz veriyordu.
"Teşekkürler doktor." dedim gülümserken. Yine de onun sözleri beni rahatlatmıştı.
"Rica ederim. Geçmiş olsun. Ben buzu getireyim." dedi yanımızdan ayrılırken.
"Gerçekten özür dilerim. Benim yüzünden başına bunlar geldi." dedi Mete hüzünle.
"Sorun değil. Bu bir kazaydı sonuçta. Bilerek yapmadın." dedim onu rahatlatmak için gülümserken. Çok acıyordu. Bu çarpışma kesinlikle tesadüf değildi. Romanın içinden bir sahne olmalıydı.
"Yine de daha dikkatli olmalıydım."
"Mete. Benimkilere haber vermem lazım. Yankı'ya söyler misin telefonumu da alıp buraya gelsin."
"Tamam söylerim." dedi ama olduğu yerde durmaya devam etti.
"Mete?"
"Tuğçe?"
"Hani Yankı'ya haber verecektin..." Onu kibarca kovuyordum. Neresini anlamıyordu? O etraftayken kafama bir şey düşecek diye korkuyordum.
"Tamam hemen çağırıyorum." dedi ve revirden çıktı.
Yaklaşık on dakika sonra Yankı, Yekta ve Merve içeri girdi.
"Mete haber verdiğinde kitabı okuyorduk. Oradan öğrendik burada olduğunu. Nasılsın?" dedi Yankı endişeyle.
"Berbat hissediyorum. Ayağım çok acıyor. " dedim mutsuzca.
"Şimdi gidip o Mete'nin anasından emdiği sütü burnundan getireceğim!" diye bağırdı Merve.
"Rica ediyorum tutun şu manyağı. Gidip gerçekten çocuğu döver bu." dedim Yankı ile Yekta'ya.
"Tutmayın beni!" diye bağıran Merve'yi zor sakinleştirdik.
"Anlamıyorum." dedi Yankı. "Romanın gidişatını değiştirebiliyorsun. O zaman neden bunu değiştiremedin. Sonraki sahnenin ne olacağını bilmediğin için mi?"
"Onunla alakası olduğunu sanmıyorum. Aras ile ilk karşılaşmasında kitaptan bile haberi yoktu. Ancak yine de sahne değişti. Bence burada farklı olan şey bilgi değil." Dedi Yekta önemli bir şeyi hatırlatarak.
"O zaman ne farklı?" dedi Merve. Kitapla o kadar ilgilenmiyormuş gibi davranıyordu ama benim için çok endişelendiğini biliyordum.
"Aklıma sadece iki şey geliyor. Biri yeteneğine rağmen kitabın asıl konusundan kaçamaman. Diğeri ise bunun gerçekten kader olması. O yüzden önce gerçekleşmiş daha sonra kitaba yazılmış olabilir." diye yorum yaptı Yekta.
"Yani her halükarda acı çekmek zorundayım?.." dedim umutsuzca. Gerçekten bu zamana kadar yaptığım her şey boşa mıydı? Bu kitaptan asla kaçamayacak mıydım?


