"Nasıl yani?" dedim ona bakarak. Yankı biraz kaba olabilirdi ancak bana yardım edebilmek için uğraşıyordu. Ayrıca kötü karakterin kendisi olacağını nasıl biliyordu?
"İnan bana niyetim zarar vermek veya başkalarıyla aranı bozmak değil. Ben bir romanın kötü karakteri olacağımın farkındayım. Bu bile oldukça nadir bir durum aslında. Senin gibi kitabın gidişatını değiştiremiyorum. Bu yüzden bundan kaçınman için seni önceden uyarıyorum."
"Bana en fazla ne yapabilirsin ki?"
"Bilmiyorum." dedi sakince. Sonrasında elindeki kitapla odanın karşısından bana doğru yürümeye başladı. "Biz bu tür kitaplara lanetli kitaplar diyoruz. Bunların en önemli noktası Bulutlu'da yaşayan insanların hayatlarını bir romana çevirmesi değil. Kendi kurguları var. Ve kurguya göre gelecekte olması planladığı şeyleri bir bölüm önceden kitabı okuyarak öğrenebiliyorsun." dediğinde yanıma gelmişti. Kitabı bana uzattı. "Senin bu lanetten koruyacak ufakta olsa bir koruman var. Kitabın bölümlerini değiştirebiliyorsun. Maalesef bu kurgudan tamamen kaçamazsın ancak yine de istediğin sonu seçme özgürlüğün var."
Uzattığı kitabı aldım. Yankı'nın ayraç ile ayırdığı yerden sonrasına göz attım. Önemli olduğunu düşündüğüm bir kısmı Merve'nin de duyabilmesi için sesli okumaya başladım:
"...Öğretmeni ona alması gerektiği kitapların girişteki kafeteryanın karşısındaki sınıfta olduğunu söylemişti. Tuğçe bu habere inanılmaz sevinmişti. Yeni kitaplara bayılıyordu. Özellikle sınava hazırlanırken kullanacağı kitaplara ölüp bitiyordu. Onların kendi hayatında yeni bir kapıyı açmada kullanacağı anahtarlar olarak görüyordu.
Kitapları aldıktan sonra sınıfına geri dönüyordu genç kız. Ama ellerindeki testler çok fazla olduğu için önünü düzgünce göremediğinden kapıda birine çarptı.
'Yavaş!' dedi Yankı sinirle.
'Pardon. Kitaplar yüzünden önümü göremedim.' dedi Tuğçe. Onunla yüz göz olmadan sınıfa girmeyi planlıyordu. Ama bu hareketi Yankı'yı daha da fazla sinirlendirmişti.
'Hey!' dedi Yankı sinirle. 'Seninle konuşurken yüzüme bakacaksın Tuğçe!'
'Yankı. Seninle kavga etmeyi bırak muhatap dahi olmak istemiyorum. O yüzden önümden çekil.' dedi Tuğçe. Sadece bir an önce sırasına gitmek istiyordu.
'Demek öyle.' dedi Yankı sırıtarak. Ardından en yakın sıranın üzerinde duran meyve suyunu aldı. Tuğçe'nin kafasından aşağı doğru döktü. Her şey çok hızlı olup bittiği için Tuğçe ne olduğunu anlayamadan üstü başı batmış bir halde kendini buldu. Sadece kendisi kirlenseydi dahi buna katlanabilirdi. Ancak ellerindeki kitaplarına da meyve suyu dökülmüştü. Bu onu gerçekten yaralamıştı..." Bu kısma kadar okuduktan sonra durdum. İki sayfa çevirdim.
"Ne oldu?" dedi Merve kafasını kitaptan bana çevirerek.
"Atladığım kısımlarda..." dedim ve durdum. Ana karaktere nasıl seslenmem gerekiyordu? "...Kitaptaki Tuğçe!" dedim rahatlayarak. O kızın kendim olduğuna inanmak istemiyordum. "Kalan kısımlarda hep Kitaptaki Tuğçe'nin hislerini anlatıyor. Kız ağlayarak en üst kattaki merdivenlere çıkıyor ve orada ağlıyor." dedim açıklama yaparak. Sonra okumaya devam ettim:
"... Genç kızın sessiz hıçkırıkları kendi için büyük bir fırtınaya dönüşmüştü. Tuğçe, içindeki üzüntü ve öfkenin kendisinden başka kimsenin haberi olmadan sönüp gideceğini düşünüyordu. Ancak genç kızı yalnızlığıyla baş başa bırakmayacak biri vardı. Aras bütün bunlar olurken sınıftaydı. Müdahale etmek istememişti çünkü kızın hayatını mahvetmek istemiyordu. Ona yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Adını bile Yankı'nın bağırışlarından öğrenmişti. Tuğçe... Anlamını bilmiyordu ismin ama tınısı genç kıza çok yakışıyordu.
Aras kızı geçen sefer gördüğü zamanı anımsadı. Soğukta titremesine rağmen genç erkeğin içini ısıtan bir gülümseme yayabiliyordu. Gözleri ışıl ışıldı. Şimdi ise kız güvenli bir binada uğradığı haksızlığa uğramıştı. Bu nedeniyle kalbi üşüyordu. Gözleri ise ışığını kaybetmişti. Yaşlar durmadan gözlerinden dökülüyordu. Aras anlayamıyordu. Nasıl onun gibi masum bir insanı üzebiliyorlardı? Onu nasıl teselli edeceğini bilmiyordu. Kıyafetlerine baktı kızın. Meyve suyu yüzünden saçları ve gömleği mahvolmuştu. Genç erkek hiçbir şey diyemedi. Ağzını birkaç kere açtı ama kelimeleri bir türlü dile getiremedi. Sadece üstündeki hırkayı çıkartıp kızın kafasına attı.
Tuğçe üstüne atılan hırkayla korkup yerinde sıçradı. Hemen eline alıp kıyafete baktı. Ardından onu atan kişiye baktı.
'Bu ne?' dedi kız ağlamaktan biraz kısılmış sesiyle.
'Hırka işte. Görmüyor musun?' dedi Aras istemeden biraz tersleyerek. Tuğçe'nin ağlayan yüzünün bile nasıl bu kadar güzel olabildiğine anlam veremiyordu. Burnu kızarmıştı. Çok tatlı gözüküyordu.
'Onu görüyorum. Neden bana veriyorsun?'
'Bence sana daha çok yakışır.' dedi Aras ve arkasını dönüp merdivenlerden inmeye başladı.
Tuğçe onun neden onu verdiğini biliyordu ama emin olmak için sormuştu. Aras'ın nezaketi onu mutlu etmişti. Oturduğu yerden ayağa kalkıp merdiven korkuluklarını tuttu. 'Teşekkür ederim!' dedi gülümserken. Aras aslında hiçbir şey demeden gitmeyi düşünüyordu ama duyduğu neşeli sesle durdu. Arkasına baktı. Kız gülümsüyordu.
'Rica ederim.' dedi o da gülümseyerek. 'Sende kalsın. Koleksiyon yaparsın.' dedi ve gitti..."
Kitabı kapattım. Gelecek bölümde başka önemli bir şey olacakmış gibi görünmüyordu. "Aras kim?" dememle Yankı bir kahkaha attı.
"Aras senin ilk karşılaştığın çocuk. Hani fotoğrafını çalan."
"Hatırladım. O deri ceketli sapık." dediğimde bu sefer Yekta da Yankı'yla birlikte güldü.
"İnanamıyorum. İlk defa bir ana karakterin bir potansiyel erkek başolün adını bile hatırlamadığını görüyorum. Üstelik biraz önce ilk sahneyi de okudu." dedi Yekta gülmeye devam ederken. Bana göre komik bir şey yoktu. Neden güldüklerini anlayamadım.
"Yekta, Meryem Yıldırım'ın çok fazla kitabını okudu şimdiye kadar. O kitapların lanetli olduğunu fark eden ilk kişiydi. En azından benim tanıdıklarım arasından."
"Bu arada her zaman ablamla lanetlenenlere yardım etmeye çalışırız. Ablam bu durumu çok ciddiye alıyor. Ulaşabildiği herkesle konuşmaya çalışıyor. Bir yandan da lanetten kurtulmanın yollarını arıyor. Benim içinse bu biraz hobi gibi. İnanması güç ama okuduğum romanlardaki karakterlerle tanışabiliyorum. Hayalini bile kurmayı düşünmediğim bir olaydı."
"Anlıyorum. Beni uyardığınız için teşekkürler." dedim gülümseyerek. "Kitabı çıkarken alsam iyi olur." dediğimde ikisi birden kafasını olumsuz anlamda salladı.
"Öğrendiğimiz kadarıyla bu kitaplarla ilgili bazı kurallar var. Bildiğimiz tüm bilgileri bir araya getirdiğimiz bir liste yaptık. Onu size atayım." dedi. Ardından sosyal medyada dördümüzün olduğu bir grup açtı. Oraya bir metin attı.
Lanetli kitapların yazarı her zaman Meryem Yıldırımdır. Lanetli kitaplar tamamlanana kadar on beş günden fazla kütüphaneden ödünç alınamaz. Romanlar final yapana kadar Bulutlu Merkez Kütüphanesi dışında bir kopyası bulunamaz. Ancak Bulutlu uygulamasından daha önce basılı halini gördüğünüz lanetli kitabı okuyabilirsiniz. Yine de olası geleceği gösteren ekstra bölümü okuyamazsınız. Kitabın türü sona ulaşana kadar her an değişebilir. Lanetli roman belli bir sayfa sayısına ulaşınca bitebilir. Ancak asıl sona ulaşılmadıkça devam kitabı çıkabilir. Bu nedenle kitabınızın tatmin edici bir sona erdiğinden emin olun. Romanlar fiziksel olarak zarar verilebilir. Ama yok olan romanın yerini aynı içerikte başka bir roman olur. Bir romana zarar verdikten sonra yenisi kütüphanede belirir. Ancak sizde bulunan bir kitabı mahvettiyseniz onu yeniden kütüphaneden ödünç almanız gerekir.
"Bunları kendimiz yazdık. O yüzden biraz karışık olabilir. Anlamadıysanız anlatabilirim." dedi Yekta.
"Gerek yok. Kitaba zarar vermemeliyim. Gelecekte olabilecekleri öğrenmek için kitabı değiştirerek tutmalıyız. Ve bir sona sahip olmalıyım. En önemli kısımları bunlar değil mi?" dedim telefonumu kapatıp cebime atarken.
"Öyle de denilebilir."
"Çok tuhaf bir olay." dedi o ana kadar sessiz kalan Merve. "Bunları bizimkilere anlatmalı mıyız?"
"Sizinkiler derken? Arkadaşların falan mı?" dedi Yankı.
"Hayır. Taşınalı henüz iki hafta oldu. Bu sürede de çok meşgul olduğumuz için kimseyle tanışma fırsatımız olmadı. Annemle babamdan bahsediyorum." diye cevapladı Merve onları. Bu sözlerin üzerine Aksoy kardeşler birbirine baktı.
"Yoksa yetişkinler kitapların lanetli olduğunu anlayamıyor mu?" dedim. Şaşırmışa benziyorlardı.
"Kuzenim hala Bulutlu'nun lanetini hatırlıyor. Laneti liseye giderken öğrenmişti. Şimdi ise çalışmaya başladı. Ancak bu konuyu daha önce bir yetişkinle konuşmadığım için bilmiyorum." dedi Yankı. Hemen sonrasında aklına bir şey geldiğini belli eden bir ifade takındı. "Attığım kuralları kendi deneyimlerimizden yola çıkarak ulaştığımız sonuçlar. Biz bunların doğru olduğunu düşünüyoruz. Belki de kitapları tamamen yok etmenin bir yolu vardır ve biz bilmiyoruzdur..."
"Anladım..." diye cevap verdim ona. Sonrasında kardeşime döndüm. "Şimdilik annemle babamdan saklayalım. Daha yeni yeni hayatımızı toparlamaya başladık. Şimdi bir de bu durumu öğrenirlerse her şey iyice karışır."
"Peki. Ama ben biliyorum. O çocuklardan herhangi biri sana zarar vermeye çalışırsa olacaklara karışmam!" dedi sinirle. Bu dediğine güldüm. Yapabileceği bir şey olduğunu sanmıyordum. Yine de ablasını koruma içgüdüsüyle hareket etmesi beni mutlu etmişti.
"Eminim hepsinin hakkından gelirsin!" dedim.
"Bence diğerlerine fazla yüklenmeyin. Ne olduğunun farkında bile değiller. Lanetten etkilenmişler. Kendimden biliyorum. Bazen istemediğin şeyleri yapabiliyorsun."
"Bu ne olursa olsun kafamdan aşağı meyve suyu dökeceksin demek mi oluyor?"
"Sana söz veriyorum yarın ne meyve suyu alacağım ne de gördüklerime yaklaşacağım. Bilinçli olarak kimseye zarar vermem. Ama bu olayı nasıl değiştirebileceğimi bilmiyorum." dedi hüzünle. Bakışları samimiydi. Yine de kararlı görünüyordu. Ona güvenmekten başka şansım yoktu. Bana yalan söylüyor olsa bile ona güvenmeyi seçiyordum. Hem o gözler yalan söylüyor gibi durmuyordu.
"Merak etme. Aklıma çoktan bir fikir geldi bile. Sen sadece her şeyi bana bırak. Kitaplarımın zarar görmesine izin vermeyeceğim. Ayrıca deri ceketlinin kötü kokan kıyafetlerine yaklaşmak dahi istemiyorum!"
