Tulpar'ın acılı kişnemesi bozkırın ve gecenin sessizliğini deliyordu. Kollarımdaki ipler acıtmaya başlamıştı. Artık her hareketim de keskin bir yanma yayılıyordu. Kutay alp gözünü artık Tulpar'a kilitlemişti. Resmen iştahla bakıyordu artık. Acımı bir anlığına unutup "Aklından bile geçirme" diye bağırdım. Kutay alp iştahla kabaran gülümsemesi ile " Gören Hatun değil Tigin zanneder" (Tigin , Kağanın erkek evladına verilen isim) Alaycı tavrını umursamadan Tulpara doğru baktım. Gözlerinde artık o eski can yoktu daha fazla dayanamayacağından emindim fakat bunu kendime henüz yediremiyordum. Alpler ateş yakıp etrafında oturdular kün doğana kadar dinlenmek için durmuşlardı. Kuyruklu keselerinden yiyecek ekmek ve kuru et çıkarıp karınlarını gözümün önünde bir güzel doyurdular. Bense tutsak olduğum andan itibaren tek lokma yememiştim. O sırada halime acımış olacak ki diğer alp önüme ekmeğinden küçük bir parça fırlattı. " Ye ki güç bulasın Daha kağanımızın karşısına çıkacaksın.." Onurum yerle bir olmuştu ellerim bağlıydı ve bu şekilde önüme atılan kuru ekmeğe muhtaç durumdaydım. Ekmeğe dokunmadım o sırada alpler nöbetleşerek uyuma kararı aldılar.Biraz vakit geçtikten sonra burun kıvırdığım ekmeğe iki elimle uzanıp bir parça kopardım. Yemek zorundaydım gücümü toparlayacaktım ve ilk fırsatta bu durumdan kurtulacaktım. Ateşin yüzüme vuran sıcaklığı ve ellerimin bağlı şekilde yürüdüğüm yolun yorgunluğu ile gözlerimi yumdum. SABAH OLUR. Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey, gece boyunca içime çöken o ağırlığın hâlâ orada olduğuydu. Ateş çoktan sönmüş, yerini solgun bir duman kokusuna bırakmıştı. Bozkırın sabah ayazı kemiklerime kadar işliyordu.Ama asıl soğuk, içimdeydi.Başımı yavaşça çevirdim.Tulpar… artık kıpırdamıyordu.Gece boyunca bastırmaya çalıştığım gerçek, sabahın acımasız ışığında önümdeydi. Boynu yana düşmüş, gözleri yarı açık kalmıştı. O gözlerdeki son ışık da sönmüştü.Nefesim kesildi.Bir an bağırmak istedim. Koşup yanına gitmek, yelesine sarılmak, onu kaldırmaya çalışmak… ama ellerimdeki ipler beni olduğum yere çiviledi. Sadece dizlerimin üzerinde, donup kalmıştım.İçimden bir şey koptu.Sessizce.Gözlerim doldu. Ağlayamadım. gözyaşlarım akmıyordu. Sanki gözyaşlarım bile onunla birlikte ölmüştü.Tulpar sadece bir at değildi.O, benim özgürlüğümdü.Ölmüş.”Kutay Alp’in sesi sabah sessizliğini yararak geldi. Soğuktu. Duygusuzdu.Yanıma yaklaştı, eğilip Tulpar’a baktı. Ardından omuz silkerek doğruldu.“Zaten fazla dayanamazdı.”Dişlerimi sıktım.“Adını ağzına alma…” dedim kısık ama titremeyen bir sesle.Gözlerimi ona diktim. İçimdeki acı, yerini başka bir şeye bırakıyordu.Öfkeye.Kutay Alp bir an durdu. Sonra alaycı bir şekilde gülümsedi.“Bak sen…” dedi. “Daha hâlâ diş gösteriyor.”Cevap vermedim.Sadece Tulpar’a baktım.Ve o an, içimde bir şey değişti.Artık kaçmak sadece bir seçenek değildi.Zorunluluktu.Alpler toparlanmaya başlamıştı. Eşyalar toplandı, atlar hazırlandı. Beni ayağa kaldırdılar. İpler hâlâ bileklerimi kesiyordu ama artık o acıyı hissetmiyordum bile.Kutay Alp ipleri tutup beni yürütmeye başladı.Ama bu sefer ben sürüklenen biri değildim.Yürüyordum.Bilerek.Hesaplayarak.Göz ucuyla etrafı süzdüm.İki alp hâlâ uykulu, biri atını hazırlamakla meşgul, diğeri su tulumunu dolduruyordu. Kutay Alp ise dikkatsiz değildi… ama kendinden emindi.Bu en büyük hatasıydı.Ellerimdeki ipi hafifçe yokladım.Gece boyunca sürtünmekten gevşemişti.Çok az.Ama yeterli olabilirdi.İçimden bir ses fısıldadı:Şimdi değil… Ama yakında.Başımı son kez çevirdim.Tulpar, bozkırın ortasında, yalnız kalmıştı.Rüzgâr yelesini hafifçe oynatıyordu.Sanki vedalaşıyordu.Gözlerimi kapattım.Yemin ederim…Bunu yapanlardan hesap soracağım.Ve yürümeye devam ettim.Ama artık bir tutsak gibi değil…Bir fırtına gibi
Bölüm 3
O BENİM ÖZGÜRLÜĞÜMDÜ
