İçeriğe geç

born to die | the night stalker (Richard Ramirez)

Bölüm 4 · 23 dk okuma

born to die | the night stalker (Richard Ramirez)

Bölüm 4

episode 3•

Bölüm şarkısı: Dolores O'Riordan-October

Multi: Zach*

Yorum ve oylarınızı unutmayınn

İyi okumalar m>



࿐ ࿔*:・゚




Selam Richard,




Bu yazıyı yazıyorum çünkü 15 Ekim 1985 Salı günü saat akşam yedi sularında izlediğim röportajındaki bana yakın gelen birkaç cümlen üzerinde düşünmeden duramadım ve fikirlerimi yazma ihtiyacı hissettim. Aslında neden sözlerin üzerinde bu kadar çok durdum bilmiyorum ama sanırım altında yatan fikirler bana tanıdık geldi. Sanki orada konuşan sen değil benmişim gibi hissettim ve düşüncelerimin üzerinde bir daha durdum. Büyük ihtimal okumayacaksın -çünkü kaldığın cezaevinin adresini bilmiyorum- ama ben yine de karşımda sen varmışsın ve seninle konuşuyormuşum gibi yazacağım..




''Bana göre çoğu insanda cinayet işleme kapasitesi vardır. İşlemeyi tercih etmiyorlar çünkü genel iddialarına göre hepsi ahlaki açıdan üstün. Ama asıl nedeni sorumlulukların, vaatlerin, inançların ve dinin hapsindeler. Ve bu da cinayeti absürt bir kumar ve kendine zarar vermeye çekiyor. Korkmayanlar ise hayatın kendisini kontrol edenlerdir.''




Seni tanımama vesile olan ve sesini ilk kez duyduğum cümlen buydu. Aslında bırak sesini ilk kez duymayı gece avcısının sen olduğunu öğrenmemi sağlayan cümle desem daha doğru bir tabir olur. Seni tüm dikkatimle dinlemiş ve dediklerine hak vermiştim. Ama bunu sesli söylemek hata mıydı hala emin değilim. Düşüncelerine katıldığımı söylediğim anda odadaki arkadaşlarımın tüm odak noktası ben oldum. Hatta bir arkadaşım dönüp ''bir katile mi katılıyorsun'' demekten kendini alıkoyamadı. Bense o esnada, aslında sadece çelik bir aynada kendimi görmüş gibi olmuştum. (bunu sadece fikirlerine katıldığım için söylüyorum, yaptıkların değil ki zaten bunun açıklamasını birazdan yapacağım.). Kelimelerin bana en derin kabuslarımın arasında göğsünden kan süzen bir güvercin olarak uyandığımda, sakinleşmek için en yakın arkadaşlarım olan kağıt ve kaleme kimi zaman çizerek kimi zaman yazarak aktardığım, varoluşsal sancılara girmeme sebep olan düşüncelerimden birini hatırlatmıştı.




Sana ''bu konuda'' katılıyorum, bana göre de hepimizin içinde büyüklüğü kişiden kişiye değişen belli bir cinayet kapasitesi var. Kimi insanlarda bahsettiğin tabuları aşma cesareti olur ve içindeki kapasiteyi ortaya çıkarır. Kimi ise bu tabuların önünde eğilir ve içindeki potansiyeli en derin topraklarına gömmeye çalışır. Ama sanıldığının aksine gömme bir yok oluş değildir, sadece insanın kendini kandırmasıdır. Kötülük her zaman onun içindedir, sadece bilinç altında bir uykuya çekilmiştir. Yeri geldiğinde uykusundan uyanır ve kendini hatırlatır. ''Keşke elimde olsa da ölse.'' cümlesi bunun tipik bir kanıtıdır bana göre.




Beni soracak olursan inkar edemem ki mutlaka bir kapasitem vardır, ama bunun az veya çok olduğunu bilmiyorum. Öğrenmek istediğimi de sanmıyorum çünkü evet toplumun tabularına boyun eğiyorum. Bireyselci biri değilim ve olamam, dünya bir tek bizim etrafımızda dönmüyor ve bireyler toplumu oluşturuyor bu yüzden birlikte yaşamayı başarabilmemiz gerekiyor. İnsanlar geçmişten günümüze hatta gelecekte de birbirine muhtaçtır ve bize düşen bu sistemin var olmasına yardımcı olacak tabulara boyun eğmemizdir. İşte bu yüzden üzerime düşen görevi yapıyor ve tabulara boyun eğerek içimdeki vahşi tarafı susturmaya, dizginlemeye ve orta yolu bulmaya çalışıyorum. Yani sanırım sana göre korkağın tekiyim ve hayatın kendisini kontrol etmiyorum. Sorun değil, bunu ben de kabul ediyorum.




''Hepimizde kötülük veya başka bir şey vardır, öyle değil miyiz?'' ''..Kötülük daima vardır. Çoğu insan mükemmel dünyayı aramakta ama kötülük asla geçip gitmeyecek ve daha kötüsü olacak. Bizim kötülük yeteneklerimiz en iyi yeteneklerimizdir.''




Her ne olursa olsun kötülük ve kötülerin her ne kadar belli bir kesim kurban olsa da toplum için olması gerektiğini ve belli bir yerde faydası olduğunu düşünüyorum. Eğer bunlar olmasaydı toplumda suç veya sapma denilen kavramlar olmayacaktı ve tek tip düzensiz bir insan modeli olurdu. İyi ve kötü kavramı olmazdı. Bu yüzden evet Richard kötülük daima vardır ve hep olacaktır.




''İnsanlar bu zaman ve çağda beyni yıkanmış bir bilgisayar programı gibi programlanmış kuklalardan ibaret . Bu ülke şiddetle kuruldu, şiddet sevindirdi.''




İnsan denen zavallı ve aciz canlı zaten her zaman bu evrende kendini en üst seviyede olarak görmez mi? Onlara göre sadece üst seviyeye ait değil, bütün çirkinliklerine rağmen üst insan modelinin de vücut bulmuş halidirler. Ahlak denildi mi onlardan sorulur, halbuki dünyadaki en çirkin ve ahlaksız varlıkları onlardır. Kendi aralarında birbirlerine zarar verdikleri yetmezmiş gibi bir de dünyadaki diğer canlılara da zarar verirler, peki ya ahlak bunun neresindedir?




Bunları hiç düşünmeden veya içimde tartmadan yazdım çünkü zaten zamanında fazlasıyla düşünüp bana çalışmamda ilham olmasını sağlamıştım. Resim okuyorum ve geçen bahar döneminde önemli bir dersimin final ödevi olarak bu düşüncelerimden etkilenip ilham alarak ödevimi hazırlamıştım. Bu yüzden yazarken ekstra bir zaman kaybetmeden içimden hangi kelime hangi cümle geçiyorsa tüm samimiyetim ve tüm dürüstlüğümle yazdım.




Dediğim gibi Richard, bu mektubu hiçbir zaman okumayacaksın, düşüncelerimi bilmeyeceksin veya beni tanımayacaksın. Hayatında hiçbir zaman da yerim olmayacak. Ama sanırım sana yaptıklarından bağımsız tek bir şey söylemeliyim: Bilinçaltımdaki en gizli içten içe savunduğum fikirlerime ortak olduğun ve yaşantılarımız, yaşadıklarımız ne olursa olsun bu hayatta benim gibi düşünebilen başka insanlarında (bu kelimeyi yazıp yazmamakta kararsız kaldım. Sahi sen kendini ne olarak tanımlıyorsun Richard, bir insan olduğunu düşünüyor musun yoksa izinden gittiğin şeytanın ta kendisi misin?) olduğunu bana fark ettirdiğin için teşekkür ederim.




~Marlena




࿐ ࿔*:・゚




"Ah! Başım.." Uyanır uyanmaz ağzımdan dökülen ilk cümle bu olmuştu. Beni derin uykumdan uyandıran ise klasikleşen sabahın ilk ışıkları değil -zaten böyle bir şey kalın güneşliklerimi sonuna kadar çektiğim çok mümkün değildi- hemen yanı başımdaki çalar saatin uyanmamı bildiren tekdüze alarmıydı.




Bir elim ağrıyan başımdayken diğer elim de alarmı susturmaya çalışıyordu. Birkaç boş hamleden sonra hedefimdeki düğmeyi bulabilmiş ve sesten kurtulmuştum. Son günlerde sabahlara ne kadar pozitif(!) başladığımı düşünmeden edemedim. Belki de bir beyin cerrahına görünmem gerekiyordu.




"Hayır önce bir psikoloğa gitmelisin." Diyen iç sesimi susturmaya çalışırken yavaşça saatin kaç olduğuna bakmak için kafamı yana çevirdim. Elim hala başımın üstündeydi ve sanki ne kadar sıkı bastırırsam ağrı o kadar hızlı geçecekti. Dün gece arkadaşlarımla birlikteyken sadece 2 bira içmiştim ve bu ağrıya sebep olamazdı. Belki de iç sesim haklıydı. Beynimdeki yoğunluğa kalem kağıt sadece belli bir yere kadar iyi gelebiliyordu, belki de gerçekten bir psikolog randevusu almalıyım.




08.00 yazısını görmemle oflamam bir olmuştu. Buluşmaya 4 saatim vardı. Acaba çok mu erken uyanmıştım?




Başıma inat yataktan destek alarak doğruldum. Hazırlanmam gereken bir buluşma vardı ve bunu düşünmek içime bir sevinç dalgası yaymıştı: birkaç aydan sonra Zach'i görecektim ve özlem son bulacaktı!

"Günaydın oğlum." Sevgiyle ayaklarımın ucuna kıvrılan kedimin başını okşadım. Gece ben uyuduktan sonra yanıma kıvrılmış olmalıydın. Kafasını okşamam onu hemen uyandırmıştı ve uykulu haliyle günaydın dercesine miyavlamıştı. Bu haline güldüm, bu kadar tatlı olmak zorunda mıydı?




"Hadi karnımızı duyuralım Felix." Daha fazla oyalanmak için yataktan hızlı bir şekilde kalktım ve mutfağa doğru adımlarım. Hareket ettikçe ağrı azalıyordu ama yine de günümün geri kalanını garanti altına almak için ağrı kesici içsem fena olmayacaktı.




Mutfağa girince beni karşılayan tezgahın üzerindeki bulaşıkları yakınarak baktım. Keşke dün geceden yıkasaydım diye düşünmeden edemedim ama moral bozmaya gerek yoktu. Üşenmeyip elimi hızlı tutarsam hemen halledilirdi.




Felix'e mamasını verdim ve buzdolabının kapağını açıp boş gözlerle içine bakarak ne yiyebileceğimi düşünmeye başladım.




Bu sabah biraz üşengeçtim bu yüzden kolayından mısır gevreğiyle geçiştirmeye karar verdim. Zaten Zach'le bol bol yiyecektik o yüzden aç kalmazdım.




Buz dolabından sütü alıp kapağını kapattım. Uzun süre karşısında askılıyla durmak üşümeme sebep olmuştu. Isınmak için kollarımı bedenime sardım ve tezgahın üstünden mısır gevreği kutusunu kolumun altına alıp masaya kuruldum ve kusursuz kahvaltının keyfini çıkarmaya başladım.




Kahvaltımı bitirdikten sonra beni bekleyen bulaşık yığınını halletmeden önce ağrı kesicimi içmek için odama geri döndüm. Masamın üstündeki ilaç kutumdan ağrı kesici alırken gözüme dün gece yazdığım "sözde mektup" ilişmişti. İlacı sertçe içerken bile Bakışlarımı mektuptan çekmemiştim. Gönderilemeyecek ya da gönderilmeyecek, boşa yazılmış bir yazıdan ibaretti. Adresini nereden bulacaktım ki? Hatta bırak adresini bulmayı gönderdim diyelim alacaktım başıma belayı. Ya dışarıda adamları varsa diye düşündüm? Ya yazdığım mektupla birlikte bana takarsa ve adamlarını benim peşimden takip ettirirse?




"Çok fazla film izliyorsun Marlena." Kendimi tutamayıp güldüm. Normalde maceradan kaçmayan biriydim, bu kadar endişe ve kafamda kurma niyeydi ki? Ayrıca zaten mektubu göndermeyecektim. Ki göndersem de bir şey olmazdı, o sadece basit, acınası bir katildi. Evcil kuş kafeste, özgür kuş ise ormanda..




Daha fazla oyalanmamak için hemen hazırlanmaya koyuldum ve son hızda gözümde büyüyen ama aslında yıkayınca çokta bir şey olmadığını fark etmediğim bulaşıkları yıkadım, cilt bakımımı ve makyajımı yapıp üstümü giyinip aynada kendime son bir kez baktım. Siyah deri pantolon, siyah dar bluz, salık bıraktığım uçları hafif dalgalı saçlarım, gold takılarım ve makyajımla iyi görünüyordum ve çıkmaya hazırdım. Saat 10.30 olmuştu ve tam zamanında hazırlandığımı bilmek belli bir miktar gururlanmama sebep olmuştu. Bu her zaman rastlanan bir şey değildi, kıymetini bilmek lazımdı ve Zach bunu duysa mutluluktan duygulanabilirdi. Onu küçüklüğümden hazırlanma bahanesiyle bekletirdim ve her zaman yakınsa bile beni beklemeye devam ederdi.




Aynaya bakarken ayağıma sürtünen Felix'in başını okşadım. Bir açıklamayı hak ediyordu, o da bir canlıydı. İnsanlardan daha değerli bir canlı "Ben çıkıyorum oğlum oğlum, büyük ihtimalle akşam gelmem Zach abin gelmiş. Onu hatırlıyorsun değil mi? Hani yazdan önce geldiğinde seni kucağına almak istemişti diye kolunu çizmiştin." O anı aklıma geldiğinde güldüm. Zach'le bunun için 40 yıl dalga geçebilirdim."




Benim neşeme karşılık Felix hüzünlü görünüyordu, suratı asılmış gibiydi. Üzgünce ''gitme seni özlerim'' dercesine miyavladı. Hayvanların duyguları yoktur diyenler utanır mıydı, sanmam.




Onun bu tepkisi beni de üzmüştü. Aslında onu da götürebilirdim ama Felix kutusuna kolayca giren bir kedi değildi. "Üzülme bebeğim mamanı ve suyunu fazlasıyla koydum, kumun da temiz. Hem yarın okula gitmeden önce eve de uğrayacağım."




Felix'in ikna olduğuna inandığım anda ceketimi ve ayakkabılarımı giydim ve ona son kez el sallayıp Zach'le buluşmak için heyecanla evden çıktım.




࿐ ࿔*:・゚




Buluşmaya daha zaman vardı bu yüzden ilk işim planladığım gibi kitapçıya gitmek olmuştu. Almam gereken birkaç kitap ve bakmam gereken gerçek suç dergileri vardı.




Kitapçıları çok severdim, klasik müzik eşliğinde raflar arasında dolaşmak kaotik ve hareketli hayatımda beni dinlendiriyor ve yeni ve eski kitap kokuları birbirine karışarak içimi huzurla dolduruyordu. Kitaplarla ufkumu genişletmek sanatıma da ilham veriyordu. Bu yüzden okul ve ödevler her ne kadar yoğun olursa olsun okumayı, sinemaya, tiyatroya ve baleye gitmeyi ihmal etmezdim. Bir tarafım sert bir rock'n roll fanı ve dinleyicisi olsa da diğer yanım klasik bir sanat aşığıydı. Hepimizde olduğu gibi ben de zıtlıkların bir bütünüydüm.




Sabahın erken saatleri olduğundan kitapçı açılalı çok olmamıştı ve içerisi yoğun değildi. Yerlerin yeni silindiği yer yer ıslaklıklardan belli oluyordu. İçerisini ferah temizlik kokusu ve kitap-cafe olmasından ötürü hoş bir yeni demlenmiş kahve kokuyordu. Huzur kelimesi canladı zihnimde. Huzurun bir kokusu olsaydı toprakla karışmış yağmur kokusundan sonra kesinlikle bu koku olurdu.




Geldiğimi belli eden, açıldığında çalan kapının üstündeki zil olmuştu. Raflardaki kitapları düzenleyen kız sık sık geldiğim ve düzenli müşteri olduğum için beni hemen tanıyıp güler yüzle "Hoşgeldiniz" diye selamlarken aynı tebessümle "hoşbuldum" diyerek kıza karşılık verdim.




Yerlerdeki ıslaklıklara basmamaya özen göstererek kızın yanına giderken bir yandan da cebimdeki almak istediğim kitapların listesinin bulunduğu kağıdı çıkarıyordum. "Bu kitapları almak istiyorum."




Kız elimdeki kağıdı aldı ve bir yandan kitap isimlerine bakarken bir yandan da kitapları aramaya koyuldu. Beklerken ben de dergilerin bulunduğu bölüme adımladım ve hedeflediğim dergileri aramaya koyuldum. Bunu yaparken içimi garip bir heyecan kaplamıştı, sanki uzun yıllar beklediğim bir şeyi sonunda gerçekleştirecek olmanın verdiği ya da yeni gizemleri öğreneceğimi bilmek gibi bir histi. İçimden neden böyle olduğunu sorgulamadan gerçek suç dergilerini gözlerimle taramaya başladım. Popüler ve güncel birkaç yayın vardı ve güvenilir kaynaklardı. Bir tanesini alıp içine bakacaktım ki kitapçı kız yanıma gelince durdum.




"İşte aradığınız kitaplar." dedi sevecenlikle. "Van Gogh'tan Theo'ya Mektuplar, Tolstoy'dan Savaş ve Barış, Arthur Conan Doyle'dan Kızıl Dosya."




"Acaba rica etsem kitapları kasaya bırakabilir misiniz? Bakmak istediğim birkaç dergi var, birazdan gelince ödemeyi yapacağım." dedim aynı sevecenlikle. Elimdeki ağır kitaplarla dergileri karıştırmak zor olabilirdi. Kız anlayışla başını sallayıp kasaya ilerlerken ben de dergilere bakmaya kaldığım yerden devam ettim.




Dergilerin hepsi güncel ve Ekim 1985'e aitti ama Richard'a dair elle tutulur bir yazı veya bilgi bulamamıştım. 31 Ağustos 1985 uzak bir tarih değildi bu yüzden konuyla ilgili -hatta bu kadar gündem bir konuyla ilgili- herhangi bir yazı bulamamak fazlasıyla garibime gitmişti.




"Bakar mısınız?" Diye seslendim kitapçı kıza ve bana dönünce elimdeki dergiyi gösterip sordum. "Bu dergilerin önceki sayıları elinizde var mı acaba, ya da depoda olabilir mi?" Öyle ya, belki de olayın olduğu ay haberleri yayınlamışladı. Bu kadar gündem bir konunun gerçek suç dergilerinde olmaması çok garip bir durumdu.




"Malesef, eski sayıları Los Angeles'taki merkez şubemize gönderiyoruz." Cevap üzerine belli bir miktar hayal kırıklığına uğramıştım, üzerimde bilgi edinememiş olmanın hafif siniri vardı. Aslında belki de büyütülecek bir konu değildi ama herkesin çoktan az çok bildiği bir konuyu bilmemek ve asla doğru kaynağa erişememek kendimi cahil hissetmeme neden oluyordu ve buna katlanamıyordum.




Anladığımı belli edercesine başımı salladım ve bir umut dergileri karıştırmaya geri döndüm. Aradan çok bir zaman geçmeden tam yeni bilgi bulma umudu konusunda pes edecektim ki sayfalarını hızlıca çevirdiğim dergideki bir fotoğraf durmama, üzerimdeki umutsuz havanın dağılmasına ve heyecanlanmama neden olmuştu. BİNGO! Sonunda Gece avcısı hakkında bir yazı bulmuştum.




Heyecanın etkisi vücudumda son hızda dolaşırken kalbim hızlıca atmaya ve elim titremeye başlamıştı. Aradığımı bulmuş olmanın hazzı midemin karıncalanmasına sebebiyet veriyordu. Tüm bunlar olurken gözlerim bir sayfanın tamamını kaplayan; üzerindeki mavi mahkum üniformasıyla gülümserken elindeki çizdiği pentagram işaretini gösteren Richard'ı bulmuştu. "Demek ki gerçekten Satanistmiş." Diyerek sessizce mırıldandım. Cinayetlerini şeytana adıyor olabilir miydi?




Sayfaya bakışlarımı kesen ve dikkatimi dağıtan çalan telefonumun sesiydi. Çantamdan çıkardığım telefonun ekranındaki Zach'in adını okumamla açmam bir olmuştu. Karşı tarafın cevap vermesine fırsat bırakmadan ilk konuşmayı ben başlattım. "Aloo, nerelerdesiniz beyefendi hazır mısınız?"




"Bakıyorum sesin keyifli geliyor. Demmek ki bugün beni huysuz bir Marlena karşılamayacak ha."




Zach gülerken benim de gülmemi sağlamıştı. Gülümsemek ve keyif gerçekten bulaşıcı, insanı pozitifleştiren ve gününü güzelleştiren duygulardı.




"Aaa aşk olsun, ne zaman sana huysuzluk yaptım, hakkıma giriyorsun."




"Ne zaman mı?" dedi yalancı bir şaşkınlıkla. Yüz ifadesi gözümün önüne gelebiliyordu ve bu benim daha çok gülmeme sebep oluyordu. Ama suçlu bir gülüştü bu, ikimizde onun benim tüm huysuzluklarımı çektiğini biliyorduk. İşte bu konuda hakkını yiyemezdim.




"Tamamm, belki bir kaç kere." Sesimi masumlaştırmaya çalışmıştım. Az yalandan şu ana kadar kim ölmüştü ki?




"Yapma Marlena. Seni tanımasam şu masumluğuna inanırdım. Seni şeytan."




"Aa çok ayıp insan küçüğüne hiç öyle der mi, seni Sheryl teyzeye şikayet edeyim de gör."




Yaşımın 20 ve onunkinin de 27 olmasına karşın eski günlerdeki gibi inatlaşmayı hala çok seviyorduk. Şu an yanı başımda olsaydı birbirimize dil çıkaracağımızdan, en azından benim ona, emindim.




"Yaa öyle mi, kötü haber Marlena'cığım Sheryl teyzen artık bana karışmıyor" derken kahkaha atmıştı. "Şu an arabayla kafeye birkaç dakika kaldı, yaklaşık yarım saat erken gelmiş olabilirim." Sesi yalancı bir suçlulukla çıkmıştı, benimle dalga geçtiği belliydi hızlı hazırlanamayacağımı düşünmüş olmalıydı. Bense bunu önceden tahmin etmiştim ve onu şaşırtıp dumura uğratmak için 8'de kalkmayı göze almıştım.

Yüzümde planımın başarıyla işlemesinin bir sonucu olacak sinsi bir gülümseme kaplamıştı.




"Beni bekletmeyeceksen seni evinden alırım ama." Dalga geçtiği nasılda belliydi.




"İnce düşüncen için teşekkür ederim canım ama ben zaten evden çıktım. Sen kafeye otur ben birkaç dakikaya elimdekileri ödeyip geliyorum."




Bir şey demesine fırsat vermeden telefonu kapattım. "Mor olmuştur mor." Nasıl da keyifliydim ama.




Dergideki fotoğrafın yan sayfasındaki uzun yazıyı her ne kadar çok okumak istesem de kendimi durdurmayı başardım ve sayfayı kapatıp kasaya doğru ilerledim. Zaten Zach'ten biraz ısrarla da gerekli bilgiyi alabilirdim bu yüzden şu andan itibaren kendime Richard hakkında bir şeyler düşünmemek için söz verdim. Âna ve Zach'e odaklanmalıydım.




Elimdeki dergiyi kasiyer kıza verirken bir yandan da çantamdan parayı çıkarmaya çalışıyordum. Kız yüzümdeki hazdan ve zaferden kaynaklanan gülümsemeyi fark etmiş olmalıydı. "Aradığınızı buldunuz galiba."




"Evet evet, Los Angeles'taki annemden bir şey istememe ve postanın gelme süresini beklememe gerek kalmadı." Karşılıklı gülüşürken (gülmek gerçekten sihirli ve bulaşıcıydı) aklıma kızı hep gördüğüm ama ismini bilmediğim gelmişti. Yeni insanlarla tanışmak iyi bir şeydi ve insanın kaderini değiştirebilirdi. "İsminiz nedir?"




"Scarlett."




"Marlena bende, memnun oldum."




࿐ ࿔*:・゚




Kitapçıdan çıktığım an yüzüme sarhoş edici Ekim havası çarptı. Hava soğuk da değildi sıcak da. Ömürlerini tamamlamak üzere olan sarı yapraklar süslüyordu her yeri. Sonra görevleri bitecekti ve ufak bir rüzgarın öpüşüyle yere yığılacaklardı. Mezarları hemen evlerinin altı olacaktı ve sonsuzluğa karışacaklardı. Sanki bu yüzden son bir kez güzel olmak istiyorlar gibiydi. Ölmek isteyen birkaç yaprak usulca yere yığılırken izledim sadece, az önce bir intihara şahit olmuştum.




Usulca ve yavaş adımlarla yürümeye başladım. Burası büyük bir eyaletin büyük bir şehriydi ve genelde hafta içinin bu saatlerinde etrafta koşuşturan insanlardan başka bir şey olmazdı. Kaotik yaşam şehrin her bir karışını kaplamıştı.




Sahi niye hayatı bu kadar hızlı yaşıyorduk ve bizden bu isteniyordu ki? Bazı gerçekler vardı, hayatın kısa olmasıyla ilgili. Zaman bir kum saati misaliyle ilerliyordu. İnsanın arada durmaya, etrafını incelemeye, çevresindeki havayı içine çekmesine, düşünmeye ihtiyacı vardı. 20 koca yılımı düşünüyordum. Ben, ben olmak için ne yapmıştım, kendimi gerçekten bulabilmiş miydim? Bu muyum? Kendi yerimi arıyordum. Buna şiddetle ihtiyacım vardı.




Kaldırımın köşesindeydim. Yanımdaki insanlar aceleyle beni solluyor, işlerine okullarına yetişmeye çalışıyorlardı. Belki de benim bu gün bu saatte neden bu kadar telaşsız olduğumu sorguluyor ve kendilerini benim yerime koymaya çalışıyorlardı. Umursamadım. Peki ben olsam benim yerimde olmak ister miydim?




Ağzıma U2'dan October parçası takılmıştı, sadece kendimin duyabileceği şekilde mırıldanarak söylüyordum. Böyle sihirli zamanlara yakışacak sihirli bir şaheserdi. İşte diye düşündüm, hayatın keyfini çıkarmak ve zamanını romantize etmek böyle bir şeydi. Umutsuz ve karanlık anlarına kibrit ışığı yakıyordun ama kibritçi kız gibi umutlarımız içimizi ısıtmaya yetebiliyordu.




''October




And the trees are striped bare




From all they wear




What do I care?




October




And kingdoms rise




And kingdoms fall




But you go on




And on..''




Kafenin kapısından içeriye girdiğimde Zach'le göz göze gelmemiz uzun sürmemişti. İçimdeki melankoli girdabı onu görür görmez dinmişti. Beni görür görmez ayağa kalktı. Kahkalarla boynuna sıkıca sarıldığımda o da benim belime aynı sıkılıkta sarılmıştı. Kahkalarımız arasında beni birkaç defa havada döndürdü. Uzaktan görenler bizi mutlaka yıllarca görüşmeyen iki sevgili sanabilirdi. Zach beni bırakıp geri çekilince ayaklarım yere değmişti. ''Vay be Marlena'' dedi beni baştan ayağa süzerken. ''Görmeyeli büyümüşsün, duygulandım.''




Yalandan olmayan gözyaşlarını silerken ben de Zach'in omzuna şaka amaçlı vurdum. ''Sen gıcıklığından hiçbir şey kaybetmemişsin ama canım.'' Kafeye iyi şov yapmıştık doğrusu. ''Ee nasıl görünüyorum.'' etrafımda döndüm.




''Mükemmel.'' derken gözlerini alamıyor gibiydi.




Sandalyelerimize oturduğumuz anda garsonun menülerimizi önümüze bırakması bir olmuştu. Zach ne alacağına karar vermeye çalışırken ben ne istediğimi çoktan biliyordum, bu yüzden menüye bakma gereği duymamıştım. Sık sık geldiğim bir mekandı. hem tek başıma kafa dinleme günlerine gelirdim hem de arada arkadaşlarımı getirirdim. Bu yüzden menüdeki bir çok tada hakimdim.




''Buranın tiramisuları çok güzel, öneririm. Bir İtalyan kökenli olaraktan orjinaline yakın olduğuna kefilim.'' Havamı atmasam olmazdı.




Zach eliyle çağırarak garsonun gelmesini sağladı ve siparişleri verdi. ''İki tiramisu, bir americano, bir de..''




''Mocha.''




Garson siparişlerimizi alıp yanımızdan ayrıldıktan sonra ellerimi üstüste köprü oluştururcasına yerleştirdim ve küçük bir kız çocuğu kahramanının biraz sonra anlatacağı hikayeyi dinlemeye hazır gibi kafamı ellerimin üstüne koydum.




"Ee demek okul yoğun geçiyor ha?"




Şikayet edercesine yüzümü ekşittim. Üstüme karabasan gibi daha başlamadığım, ödevler gelmişti. Bu akşam evimde olmadığım için başlayamazdım ama yarın kesinlikle eve erken varıp okula kadar bir kısmını yapabilirdim.




"Beni boşver," dedim geçiştirerek. "Asıl olaylar sende, benimkiler klasik." Bir kedi sinsiliğinde asıl duymak istediğim konuya yavaşça asıl istediğim konuya geliyordum.




"Asıl sen neler yapıyorsun. Yolun nasıl tekrar San Francisco'ya düştü? Bana mutlaka Los Angeles'tan dedikodular getirdin değil mi?"




Sözlerim Zach'in kafasını geriye atıp gülmesine neden olmuştu. "Tabiki yeni haberler var." Tüm dikkatimle ağzından yeni çıkacak kelimeleri bekliyordum. ''San Francisco'da işlerimle ilgili şeyler vardı, sonra aklıma sen geldin. Hem işlerimi hallederdim hem de bizim huysuz kızla vakit geçiririm diye düşündüm. O yüzden iki hafta boyunca beni ve tüm gıcıklığımı çekmek zorundasınız hanımefendi. Ben uzun yoldan gelmiş çalışan bir adamım.'' Kıkırdadım.




''Ben niye senin gıcıklığını çekiyorum ya? Git başkasını bul.''




''Yok seninle daha eğlenceli oluyor.'' diyip saçımı karıştırınca ufak bir çığlık attım.




''Bozma saçımı ya!''




''Ama eğlenceli.''




Bu çocuk nasıl 27 yaşında koca bir adamdı anlayamıyordum. Benim gözümde hala 6 yaşındayken oyun oynarken düşüp bir ayağımı kırdım diye beni kucağıyla eve taşımaya çalışırken dengesini kaybedip bu sefer ikimizin de düşmesini sağlayıp diğer ayağımında kırılmasına sebep olan o şapşal çocuktu.




Ellerinden saçlarımı kurtardığımda sözlerine devam etti. ''Kızlar da sana selam söyledi bu arada. Seni çok özlemişler. Noel tatilinde gelmeni iple çekiyorlarmış. Sana bir paket gönderdiler bu arada. Eve gidince veririm.'' Heyecanla ellerimi çırptım. Hem hediyelere bayılırdım hem de Los Angeles'taki arkadaşlarımı çok özlemiştim. Bütün çocukluğumun şeker tadındaki güzel anıları, ilk ergenliğimin asilikleri, hayal kırıklıkları oraya aitti.




''Annemlerin de selamı var. Sana hediyeleri var. Yine evde bakarsın. Birde annenlerin sana alıp benimle birlikte gönderdikleri var. Anlaşılan bu gece evde baya bir paket açacaksın.'' Bu kadar sevildiğimi ve özlenildiğimi duymak gözlerimi doldurmuştu. Gözyaşlarımı geriye atmak istercesine kocaman gülümsedim. Fatura biraz yüksek gelecekti ama bana bu derece değer veren insanları aramam ve duygularımı daha açık belli etmem gerekiyordu. Birde ben de onlara hediye yollayıp mektup yazmalıydım. Anlaşılan Zach baya bir postacılık yapacaktı. Para almaya başlarsa şaşırmazdım.




''Eee işlerin nasıl gidiyor, davalar nasıl?'' Hafiften şüphelenmesini sağlamış olabilirdim. Kaşları çatıldı. Tam cevap verecekti ki garson elinde siparişlerimizle geri gelmişti, yanımızdan ayrılmadan önce teşekkür ettik. Cevabını duymadan önce ben mochamdan bir yudum o da tiramisudan bir kaşık aldı. Tadına bayılacağından emindim. Nitekim öyle de olmuştu. Zach ilk kaşığını alır almaz gözlerini kapayıp beğendiğini belli eden mırıltıları çıkardı. ''Mammamia, haklıymışsın, sen bu işten anlıyorsun kızım.''




''Eee değerimi bil, herkesin İtalyan arkadaşı olmuyor sonuçta.'' Gülüp ben de kendi tiramisumdan ilk kaşığı aldım. Evet, kesinlikle haklıydım. İtalya'da yediklerimin en benzeri burada yediğimdi. Mide orgazmı yaşadığım tartışılamaz bir gerçekti.




''İş diyorduk.'' Zach gözlerini devirmişti. Bense onun aksine duygularımı gizlemiyordum, hevesle gözlerimi kocaman açmıştım.




''Ne bilmek istiyorsun?'' Yalandan düşünüyormuş gibi yaptım. Aslında kendisi tahmin edip cevap verse daha iyi olabilirdi, ortada bir zorlama olmazdı. Ama keçi inadı tutmuştu bir kere ser verip sır vermiyordu. Açıklasana. Tahmin et işte..




Üzerime birinden bir şey isterken çekinme hissi hakim olmuştu. Korku ve gergiinlik damarlarımda akmaya başlamıştı. Belki bu verdiğim tepki büyüktü ama birinden böyle bir şey istemeye çekiniyordum işte. Yine de belli etmemeye çalışarak gizliden boğazımı temizledim. Zach keskin bakışlarını üzerime dikmişti. Umarım gerginliği hissetmezdi. Dedektif olduğu için mutlaka böyle kabiliyetleri vardı.




''Meselaa, Richard Ramirez. Dün çocuklar demese davanın dedektifi olduğunu hala bilmiyor olacaktım. Hiçte bahsetmezsi-'' Dudaklarımı bastıran Zach'in parmağıyla susmak zorunda kalmıştım. Telaşla etrafına bakıyordu ''Shh başka insanlar duyabilir.''




Kaşlarımı çatarken elimle dudaklarımdaki parmağını çektim. ''Neyi duyabilir, neden duymasınlar ki herkesin gece avcısından haberi var.'' Kesinlikle garip davranıyordu.




''Anlamıyorsun Marlena,'' dedi; sesi kısık, fısıltılı bir şekilde çıkıyordu. Öne doğru eğilmişti. Bir sırrı paylaşıyor gibiydik. Onu rahatça duymak için bende eğilmiştim. ''Dava ve operasyon bilgileri halktan saklı. Diğer insanlar bu aşamada sadece belli şeyleri biliyorlar. Mahkemeden bilgi aktarma iznimiz yok.''




''Bana da mı?'' Onun gibi ben de fısıldıyordum.




Derin bir iç çekti. ''Evet Marlena, malesef sana da.''




Hemen itiraz ettim. ''Yapma Zach, kime bahsedebilirim ki bundan. Gerçekten kimseye söylemem yemin ederim.'' Bakışlarımı olabildiğince masumlaştırmaya çalışıyordum. Başka bir vaka olsa çaktırmadan arkadaşlarımı da bilgilendirirdim, evet bu doğruydu ama bu seferkini hiç kimseyle paylaşmayı düşünmüyordum. Bu farklıydı.




''Bunu neden bu kadar çok merak ediyorsun?'' Benimle aynı düşünen kişi hakkında daha çok bilgi almak istiyorum. Onun bu fikirleri geçmişte nelerden dolayı benimsediğini merak ediyorum.




Her ne kadar Zach'le göz temasımızı kesmek ve bakışlarımı yere sabitlemek istesem de bunu yapmadım. Karşısında kararlı olmak zorundaydım. Onu anca bu şekilde ikna edebilirdim, biliyordum. Bakışlarım gibi sesimi de oldukça güçlü çıkarmaya çalışıyordum. ''Çünkü 'gerçekten' merak ediyorum. Başka hiçbir amacım yok.'' Bir yalanı karşınızdakine ne kadar gerçek havası vermek istiyorsanız o yalana gerçekmiş gibi o kadar inanın diye içimden geçirdim. Hep duyuyordum ama bugün bir ilki gerçekleştirerek bu söz üzerinde çabalamıştım.




Yüzlerimiz birbirine çok yakındı ve inatla göz temasını kesmiyorduk. Delici bakışlarıyla yüzümü incelemesi sinirimi bozuyordu, sanki bir açık arıyor gibiydi. O birkaç saniye veya dakika bana bir asır gibi gelmişti. En sonunda geri çekildi ve sandalyesine yaslanınca tuttuğum nefesimi rahatça geri vermiştim. Sanırım ikna olmuştu.




Sandalyeye yaslanıp gülümseyen suratına baktım. Bir anda dünyanın en masum insanı gibi görünmüştü şapşal, beni ne kadar diken üstünde hissetirdiğinin farkında mıydı acaba? Büyük ihtimal farkındaydı, durumdan eğleniyor gibi gözüküyordu. ''Eee,'' dedim alaycı bir şekilde, onun gibi gülümsüyordum. ''Ne zaman anlatacaksın.''




''Burada olmaz, evde anlatırım.'' Kahvesinden bir yudum ve tatlısından bir kaşık daha aldı. ''Lily ve Matt'in ayrıldıklarından haberin var?''




İçtiğim kahveyi çok az püskürtmüştüm. Zach bu halime kahkaha atmıştı. Hemen peçetelikten bir peçete verdi, ağzımı silerken şoktan ''NEEEE!?'' diye bağırdım. ''Böyle bir dedikoduyu nasıl olurda bu zamana kadar anlatmazsın?''




࿐ ࿔*:・゚




Gün mükemmel geçmişti. Uzun zamandan sonra bu kadar çok eğlendiğim bir gün geçirmiştim diyebilirim. Zach'le birlikte kafede otururken bol bol Los Angeles dedikodusu yapmış, oradan çıkışta mağazaları gezmiş ve uyumlu kombinler yapmıştık. Hatta Zach'e centilmenlik adı altında ödettirmem sayesinde bir sürü yeni kıyafetim olmuştu. Eee çalışan ve kendi parasını kazanan bir adamdı o, bu kadarını da beklemem çok normaldi.




Mağazalardan sonra plaklara bakmış ve bir oyun salonunda birkaç saat oyun oynamıştık. Son kez de yolda gördüğümüz fotoğraf kabininde fotoğraf çekilmiştik. Yorgundum ama buna sonuna kadar değmişti.




Acıktığımı Zach'e ilettiğimde bana bir yerlerde oturmak yerinde eve geçip Meksika yemeği sipariş etmeyi teklif etmişti. Zach Meksikalıydı ve tıpkı benim en iyi İtalyan yemeklerinin nerede yenildiğini bilmem gibi o da San Francisco'da ki en güzel Meksika yemeklerinin satıldığı restoranları biliyordu.




Eve girdiğimizde sekerek salona doğru gidiyordum ki Zach arkamdan ''Hediyeler salonda!'' diye seslendi. Hatırlatması iyi olmuştu. Yoğun gün içinde çoktan aklımda hediyelerin varlığı çıkmıştı. Salonun ışığını açmamla koltukların tamamını kaplayan paketleri görmem ve sevinç çığlığı atmam bir olmuştu. Seviliyorsun Marlena, dışarıdan birinin sevgisine ihtiyacın yok.




Zaman kaybetmeden büyük bir heyecanla paketleri açmaya başladım. Annem ve babam düzgün beslenmem için birkaç yemek ve İtalya'dan gelen peynirler, yağlar, çikolatalarla birlikte beni ne kadar çok sevdiklerine dair not göndermişlerdi. Sabah onları aramalıydım, çok özlemiştim.




Diğer paketleri de açmaya devam edecektim ki beni engelleyen şey salonun köşesindeki piyano olmuştu. Koşar adımlarla yanı başına gittim ve oturdum. Gülümsemem genişlemişti. Dikkatlice kapağını kaldırdım ve yavaşça parmaklarımı tuşlarda gezindirdim. ''Siparişi verdim birazdan gelir, paketleri açtı-'' Göz göze gelince ve beni piyanonun başında görünce gülümsememe karşılık vermişti. Yanıma gelip başımda dikildi. ''Bana piyano ziyafeti çektirmeye mi karar verdin?'' Piyano çalmayı bildiğimi elbette biliyordu. Küçük yaşlardan beri ders aldığımı da.




Bakışlarımı Zach'ten çekip piyanoya verdim. Küçük bir konsere kim hayır diyebilirdi ki? ''Elbette.'' Ve beni küçüklüğümün anılarına götüren şarkıyı , Sara perche ti amo'yu çalıp söylemeye başladım.




''Che confusione




Sara perche ti amo




E un'emozione




Che cresce piano piano




Stringimi forte e stammi piu vicino




Se ci sto bene




Sara perche ti amo''




''Kızıımm, aksanın yakıyor. İtalyanca öğrenme isteği uyandırıyorsun''




''Sıra sende.'' diyerek düete çağırdım. Sesi muhteşemdi. Çağrıma uyup derin sesiyle devamını söylemeye başladı.




''Io canto al ritmo del dolce tuo respiro




E primavera




Sara perche ti amo




Cade una stella




Ma dimmi dove siamo




Che te ne frega




Sara perche ti amo''




Gözlerimi usulca kapattım, notaları ezbere bildiğim için şarkıyı hala çalıyordum. Zihnime İtalya ve anılarım akın etmişti. Nemli ve sıcak olan gündüzler, hafif esintili yaz akşamları, mehtaplı geceler eşliğinde sokaklarda koşuşumuz, dans edişimiz.. Dalgalardan kaçarken, üstümüzün ıslanması ve kaygısız hayatlarımızdaki içten gülüşlerimiz, kahkahalarımız.. Yaşlılarımız ve aşıklarımızın sokak müzisyenlerine eşlik ederek dansları.. Taze ekmekler, şaraplar ve makarnalar.. Ve hayatımızın, masum çocukluğumuzun en güzel anıları.. Sahi hayatımız o günlerden sonra düzene dönmüş müydü? Yoksa biz mi büyüyüp değişmiştik? Büyüdükçe kanayan yaralarımız hayatımızı sonsuza kadar değiştirmiş miydi?




Gözlerimi açtığımda fark etmiştim gözyaşlarımı, parmaklarımı korkarak piyanodan çektim. İşte bir damla daha firar etmişti yanaklarımdan gözyaşı. Zach'e baktım. Konuşma ihtiyacı duymadım, zira bakışları her şeyi açıklıyordu. başparmağıyla yeni akacak yaşı kaçmadan sildi ve yanağımı okşadı. Ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki telefonunun sesi girdi aramıza.




Söylenerek geri çekildiğinde ekrandaki ismi görmesiyle Meksika yemekçisinin değil ciddi birisinin aradığını anlamıştım, yüz ifadesi onu ele vermişti. ''Birazdan geliyorum.'' ardından telefonu açtı ve salondan çıkıp benden uzakta konuşmaya başladı. ''Efendim Gil.''




Piyanodan kalktım ve açık olan pencerenin başına adımladım. Şansıma Zach'in yemek masasının üstünde bıraktığı sigaradan bir dal çıkardım ve yanındaki çakmakla yakıp içime derin derin çekerek içmeye bir yandan da pencereden gökyüzünü izlemeye başladım. Bu gün gökyüzüne içmeye karar vermiştim. Yıldızlar ve dolunayın uyumu bugün çok güzeldi. En dertli insanın içini huzura kavuşturmaya yetiyordu. İçime çektiğim derin bir dumanı gökyüzüne doğru üfledim, aslında ne kadar kırılgan olduğumu bir kez daha fark ettim. Cenaze taşımak gibi ölü bir ruh taşıyordum içimde. Köşeye geçmiş yüzü duvara dönük bir çocuk gibi ağlayasım geliyordu çoğu zaman.




Neden sonra gayriihtiyari bir şekilde yüzümü yemek masasının üstündeki yığınla dosyaya çevirdim. Uzaktan da olsa gördüğüm şeyle kaşlarım çatılmış, midem düğümlenmiş ve o anlamsız his içimi bir kez daha sarmalamıştı, bir kez daha içimi kaplamasına izin vermiştim. Tek yapabildiğim kahverengi kalın bir dosyanın içine sıkıştırılmış bana tanıdık gelen bir mahkum resmine bakakalmaktı. Kader seni bir kez daha karşıma çıkarmak istemişti.




࿐ ࿔*:・゚




Notlar:




*Zach Villa'yı tanıyanlar bilenler bilir, American Horror Story'nin 9. sezonunda Richard Ramirez'i canlandırıyordu. Kendisini çok sevdiğim için hikayemde de direkt kendi adını kullanarak yer vermek istedim.




࿐ ࿔*:・゚

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.