Bölüm şarkısı: Lennon Stella-Pretty Boy
İyi okumalarr m>
࿐ ࿔*:・゚
I wanna dive deep underneath your depths
But there's only so far that I get
Past the surfaces
Can't get past your surfaces
I wanna drive through the forest inside of your head
But there's only so far that I get
Been trying to make you more
More than just a pretty boy
Derinliklerinin derinlerine dalmak istiyorum
Ama anladığım çok az şey var
Yüzeyleri geçtim
Senin yüzeylerini geçemedim
Kafanın içindeki ormanın içinden geçmek istiyorum
Ama anladığım kadarıyla
Seni daha fazla yapmaya çalışıyorum
Güzel bir çocuktan daha fazlası
~Lennon Stella-Pretty Boy~
࿐ ࿔*:・゚
Odanın içerisine ölüm sessizliği hakim olmuştu. Sanki devasa bir amfide yüzlerce gözün önünde tek başıma sunum yapıyormuşum gibi hissediyordum. Anksiyete ile dans ediyor gibiydim. Saniyeler bana dakika uzunluğunda geliyordu. Kimse de bana açıklama yapmıyor, sadece bakışıyorduk. Bu kadar garipsenecek ne söyledim diye düşündüm, ağzımdan anormal bir cümle mi kaçmıştı? Birkaç saniye öncesine gidip ne söylediklerimi düşünmeye başladım ama sadece tek bir cümle söylemiştim. ''Bence haklı.'' Bunun neresi garip olabilir diye düşündüm? Fikrimi belirtmiştim ama içimdeki garip his beni çok rahatsız etmişti. Rahatsızlıkla kıpırdandım.
Sonunda sessizliği bozan Noah oldu ''Ne?'' Kaşlarım çatılmıştı. ''Ne ne?'' diyerek sorusuna soruyla karşılık verdim. Bu kadar gergin hissettirmek zorunda mıydılar? Terleyen avuç içlerimi ovuşturdum ve ardından ben masumum dercesine ellerimi havaya kaldırdım. ''Sadece fikrimi belirttim, neden ufo görmüş gibi bakıyorsunuz?''
''Bir seri katilin fikrine katılıyor musun yani??'' Hayretler içerisinde yerdeki minderde oturan Mabel'a döndüm. ''Seri katil mi?'' hala sorulara sorularla karşılık veriyordum. Şaşkınlığımı, gerginliğimi ve içimdeki anlamlandıramadığım garip hissi bir kenara kaldırmaya çalıştım. Yavaşça bunların tahtına oturan duygum ise öfkeydi. ''Birileri bana neler olduğunu açıklayabilir mi? O adamı tanımıyorum, hayatımda ilk defa görüyorum ve sadece konuştuğu ve benimde ilk kez dinlediğim tek bir cümlesine katıldığımı belirttim. Hatta o cümlesinin felsefesini bile şu an oturup sizinle tartışabilirim ama önce uzaylı görmüş gibi bakmaktansa bana açıklama yapabilirsiniz.''
Bağırmıyordum, ses tonumda değişiklik yapmamıştım ama sözlerimdeki sertlik diğerlerine geçmiş olacaktı ki bakışlarının değiştiğini görebiliyordum. Az öncekinin aksine daha anlayışlı bakıyorlardı. Kendimi hala diken üstünde hissediyordum. Az önceki olanlar çok garipti. Ve hala içimdeki garip his geçmemişti.
''Night Stalker'ı bilmiyor musun Marlena?'' sözlerinde hafif bir şaşkınlık vardı ama anlayışlılıkta hakimdi. Ortamdaki gergin hava üzerimizden kalkıyor gibiydi. Rahatlık beni ele geçirebilirdi artık. ''Biliyorum.'' dedim James'e cevap vererek. 1985 yazı boyunca Los Angeles ve San Francisco'yu teröre boğan ve geceleri insanların huzurla uyumasına engel olan adam. Ama yazın burada veya ailemin yanında Los Angeles'ta değildim. Ailecek aile büyüklerimizi ziyarete İtalya'ya gitmiştik ve yaz boyunca da oradaydık. Yine de gece avcısının cinayetleri uzaktan kulağıma geliyordu.
James işaret parmağıyla televizyondaki kıvırcık saçlı adamı gösterdi ''İşte Night Stalker, Richard Ramirez.'' Bakışlarım tekrar James'in parmağının ucuyla gösterdiği adama, Richard'a, kaydı. çatılan kaşlarım hayretle havaya kalmıştı. Ne ara yakalanmıştı? Ve neden benim bundan haberim yoktu? Gerçi şöyle bir düşününce normaldi, eve geldiğimden beri doğru düzgün ne gerçek suç dergisi ve gazete okuyordum ne de televizyon izliyordum. Okuluma, arkadaşlarıma, eğlenceye, resme, yazmaya, ruh halime, kendime kapanmıştım. ''Ne ara yakalanmış?''
''Günaydıınn'' dedi Edna gülerek. ''Acilen True Crime dergilerini okumaya devam etmen lazım kızım.'' Gerçekten, gündemden baya uzak kalmıştım. Yarın bir kitapçıya uğrayıp dergi ve gazete almam gerekiyordu. ''31 ağustosta yakalandı.'' Yaklaşık bir buçuk ay önce yakalanmıştı. Kendimi dünyadan soyutlamış olduğumu fark ettim.
''Bence bizi sanırım ortakça en çok şaşırtan Zach'in davanın dedektifi olup senin haberinin olmaması. Sana açıklar sanıyorduk, hiçbir şey demedi mi?'' Şaşkınlığımın kaçıncı seviyesindeydim bilmiyordum ama açılan ağzım havalanan kaşlarıma eşlik etmişti. Son birkaç dakikadır çok fazla bilgi öğrenmiştim ve ortamın en cahil insanı gibi hissediyordum. Belki de her akşam haberlerinde bu olay konuşulmuştu ama ben televizyonu bile açmamıştım. Cinayetlerin olduğu bölgede yaşayıp şehrin gelişmelerini takip etmeyen tek insan olabilirdim.
''Hayır.'' diyebildim afallayarak. ''Zach'le uzun zamandır detaylı konuşmadık. Yoğun görünüyordu. Rahatsız etmemek için aramamıştım.'' Zach ile ailelerimiz ben küçükken New York'tan Los Angeles'a taşındığımızdan beri yakındı, birbirlerinin en yakın arkadaşlarıydılar. Haliyle Zach ve ben de küçüklükten beri çok yakındık. Benden 7 yaş büyük olduğu için beni genelde koruyup kolluyordu. Üniversite için San Francisco'ya taşınsam ve kendisi de hala çoğunlukta Los Angeles'ta ikamet etse bile bana olan ilgisini kesmemişti. Mesleğini Los Angeles-San Francisco şehirleri arasında yapıyordu ve San Francisco'da olduğu zamanlar bol bol vakit geçirip sohbet ediyorduk. Bana Los Angeles'ta olup bitenleri, yeni haberleri aktarıyordu. Hatta suçlara ilgim olduğunu bildiği için benim yoğun ısrarlarım sonucunda ilgilendiği davaları üstü kapalı bir şekilde anlatıyordu.
Kendisi genç yaşına karşın Los Angeles Polis Departmanının cinayet bürosunda dedektif olarak çalışıyordu. Mesleğinde gayet başarılıydı ve hızla yükseliyordu. Son zamanlarda ne vakit geçirebilmiştik ne de uzun uzun detaylı konuşabilmiştik. En son arayıp telefonla konuştuğumuzda sesi çok yorgun çıkıyordu. Yoğun bir dava üzerinde çalıştığını düşünüp çok üstelememiş ve daha fazla yormak istememiştim. Nitekim gerçekten ciddi bir dava üzerinde çalıştığını fark ettim. En kısa sürede Zach'i arayıp işin aslını astarını öğrenmeliydim.
''Rahat bırakın kızı. Cinayetler başladığında burada değildi hatırlasanıza, ailesiyle İtalya'ya gitmişti okulların başlamasına yani eylüle kadar da gelmedi.* Biz ona cinayetlerin haberini veriyorduk. Zach'te yoğundu büyük ihtimal e kolay değil, Marlena'ya bahsetmemiş.'' Eva yine imdadıma yetişmişti. Diğerlerinin de beni anlayabildiklerini bakışlarında hissediyordum. Garip durum ortamdan kalkmıştı.
Televizyonda gece avcısı, yani Richard, hala röportajına devam ediyordu. ''Dünyanın seni nasıl bilmesini istersin?'' Oturma ihtiyacı hissettim ve yanımdaki kanepeye yavaşça çöktüm. Öne doğru eğilip ağzından çıkan cümleleri dikkatle dinlemeye başladım.
Sözlerine başlamadan önce derin bir nefes aldı ve yavaşça gazetecinin sorusuna cevap vermeye başladı. ''Dünya benimle ilgili bir çok yalan üretti. Çok az sayıda gerçekleri okudum.'' Tane tane ve çok rahat bir şekilde konuşuyordu. ''Kimsin sen?'' Yavaşça arkasına yaslandı ve kollarını birbirine kavuşturdu. Soğukkanlıydı. Kısa bir an gözlerini kısıp bakışlarını yere odakladı. Bir şeyler düşünüyordu. Belki de geçmişi gözünün önünde film şeridi gibi geçiyordu. İçini okumak isterdiğimi fark ettim. Maskenin altındaki kişi kimdi?..
Tekrar derin bir nefes aldı. ''Nefes alması sinirimi bozuyor şu havalara bak.'' Kısa bir an Brandon'a döndüm ve susması için elimi salladım. Düşünerek izlemek istiyordum. Röportaj ilgimi çekmişti ve gece avcısının ağzındaki her bir kelimeyi dikkatlice dinlemek istiyordum. ''Sadece bir adam.''
''Sikeyim sadece bir adammış. 13 kişiyi de ben öldürdüm zaten.'' Tekrar Brandon'a döndüm. ''Shhh, dinlemeye ve bilgi edinmeye çalışıyorum.'' Brandon ben masumum dercesine ellerini kaldırdı. ''Napayım sinirimi bozuyor. Engel olamıyorum.'' Bakışlarımı Brandon'dan çekip Richard'a geri döndüm. ''13 kişiyi öldürdün mü?''
''Mahkumiyetim ve davam hakkında yorum yapmak burada, San Francisco'da uygunsuz olur.''
''San Francisco mu? Burada mı?!'' Hepsi evet dercesine başlarını salladılar. ''Los Angeles'ta yakalanmış ama davası San Francisco'da görülecek bu yüzden San Francisco'da ki bir hapishanede.'' Zach mutkala biliyordur diye düşünmeden edemedim ama hemen başımı olumsuz anlamda sallayıp bu düşünceyi kovdum. Beni ilgilendirmezdi. Tutupta görmeye gitmeyecektim sonuçta. Dünyanın en saçma şeyi olurdu. Kendi düşünceme kendim gülmek istedim.
''Neden?'' diye sordu gazeteci. ''Benim itirazlarım yüzünden.'' Tekrar kaşlarımı çattım. Ne demek benim itirazlarım yüzünden? Bunları yapan kendisi değil miydi? ''Buna itiraz ettin çünkü masum olduğunu söyledin, yani 13 kişiyi öldürmedin mi?'' Gazeteci benim sormak istediğim soruyu sormuştu.
Cevaplamadan önce yüz ifadesi zorlandı ve belli belirsiz yutkundu. İçinden ne geçiyordu Richard? Zihninin altında neler yatıyor? ''Bu soruya yeniden bir yorum yapmak yanlış olur.''
''Şu anda bu ülkede nadir insanlar arasına girdin. Charles Manson, Ted Bundy.. Siz bu cinayetleri işlemediğinizi iddia ediyorsunuz. Ama bildiğim kadarıyla adaletin yerini bulması sürecindeyiz..''
Yüzündeki kurnaz gülümsemesiyle öne doğru eğildi ve gazetecinin sözünü kesti. ''Seri katiller hükümetlerin yaptığının küçük çapını yaparlar, bu bulunduğumuz zamanın bir ürünüdür ve bu onların kana susamış vakitleridir. Eğer derinlere inerseniz seri katillerin bile duyguları vardır.''
Peki ya senin Richard? ''Senin duyguların var mı Richard?'' Kısa bir sessizlik oldu ama yüzündeki kurnaz gülümseme hala silinmemişti. Böyle yaptıkça zihnine girme ve içindekileri okuma isteğim artıyordu. ''Yorum yok.''
''Şöyle gülmesi sinirimi bozuyor. Ölen onca masum insan aklıma geliyor, o kadar üzülüyorum ki. Daha fazla izlemeyip kanalı değiştirebilir miyiz?'' Mabel'a dönüp itiraz etmek istedim ama yanlış anlaşılmaktan korktuğum için bir şey diyemedim. Yine de kanalı değiştirmek içimden hiç gelmiyordu, sonuna kadar her kelimesini dikkatle dinlemek istiyordum. Bir katildi ama salak olmadığı çok belliydi. Çok tartışmalı bir cümle olacaktı ama zekice ve düşünerek konuştuğunu kimse inkar edemezdi. Bilinç altını merak ediyordum. Anlaşılan kendi içinde uzun süre düşünüp sonuca vardığı bir çok fikir vardı. Bunları irdelemek ve sözlerinin altındaki sebebi öğrenmek istiyordum. Garip olan bunu istemem birkaç cümlesini duymamla olmuştu ve toplasan 5 dakika var yoktu. 5 dakika önce ilk defa televizyondan gördüğüm bir insanı nasıl bu kadar merak edebilirdim. İnsan diye aklımdan geçirdim. Gerçekten insan mıydı yoksa insan görünümlü bir canavar mıydı? Duyguları var mıydı?
''Yakınını mı kaybettin?'' diye sordu James. Mabel olumsuz anlamda başını iki yana salladı. James anlayışla hafifçe gülümseyerek Mabel'ın sırtını sıvazladı. ''O zaman biraz dayan Mabel. Röportaj televizyonda tekrar yayınlanmaz. Biraz bilgiden zarar gelmez. Biter zaten birazdan.'' Mabel kabul edince içten içe sevinmiştim. Mum ışığı kadar cılız sevinç hissetmemi bile garipsedim. Son 5 dakikam çok garip geçiyordu bunu inkar edemezdim. ''Söyle bana sen şu an hangi duygulara sahipsin?'' Gazeteci adam acaba benim duygularımı mı okuyor diye düşünmeden edemedim.
''Bak ne diyeceğim, ben uzun bir süre önce sevgi ve mutluluğu bıraktım.'' Acı çekiyor gibi görünmüyordu, aksine yüzündeki tebessüm hala silinmemişti. ''Neden?''
''İnsanlar bu zaman ve çağda beyni yıkanmış ve bir bilgisayar programı gibi programlanmış kuklalardan ibaret. Bu ülke şiddetle kuruldu, şiddet sevindirdi.'' Gazetecinin sorusunun cevabı bu değildi, sanki bilerek konuyu değiştirip farklı bir düşüncesini söyleyerek konunun üstünü kapatmayı çalışıyordu. Gizlediğin bir şeyler var Richard? Ne hissediyorsun? Duvarın arkasındaki gece avcısı nasıl biri? ''Delilik bireylerde nadir bir şeydir. Öldürmek öldürmektir bu görev, kar veya eğlence için yapılır. Erkekler demokrasi için cinayet işlerler.''
''Kendi senaryonu okumakta iyisin Richard ama benim sorumu direkt yanıtlamakta değilsin.'' Bu sözler Richard'ın gülmesine sebep olmuştu. Açık konuşmak gerekirse hoş bir gülümsemesi vardı. Birkaç saniyeliğine seri katil olarak değil de röportaj yapan bir model veya yeni çıkacak albümü hakkında konuşan bir rockstar gibi görünüyordu. Sahi diye düşündüm katil olmak yerine bir ajansa kaydolsaydı sadece kendisi için değil dünyada ne gibi şeyler değişirdi?
''Şeytana tapıyor musun? Satanizm'i inceledin mi?'' Satanist miydi? ''Satanizmde farklı mezhepler var.'' Sorulan sorulara farklı cevap vermeye devam ediyordu. ''Soruma cevap alamadım. Sen de bir satanist misin?''
''Yorum yok.'' Kaçamak cevapları hem komik bir o kadar da sinir bozucuydu. Gruba çaktırmadan alayla gülümsedim. ''Hadi ama Richard.''
''Sana satanizm hakkında küçük bir şey söyleyebilirim. Bu dosyalanmamış bir bilgeliktir. İkiyüzlülük yerine kendine aldatmadır. Güçlü bir hayırkurumu değilidir. Kötüler şeytani olduğunu kabul ediyor.'' dedikleri çok karışık gelmişti, anlamak için ekstra çaba harcıyordum. Ama tek bir şeyden emin gibiydim..
''Sende kötü olduğunu kabul ediyor musun Richard?''
''Hepimizde kötülük veya başka bir şey vardır, öyle değil miyiz?'' İnsan sarrafıymışçasına konuşuyordu. ''Soruları ben soruyorum.'' Bu Richard'ın küçük bir kahkaha atmasını sağlamıştı. ''Evet ben kötüyüm ama yüzde yüz değil. Kötülük daima vardır. Çoğu insan mükemmel dünyayı aramakta ama kötülük asla geçip gitmeyecek ve daha kötü olacak. Bizim kötülük yeteneklerimiz en iyi yeteneklerimizdir. Senin görüşüne karşı benim görüşüm. Hepsi bu, teşekkürler.''
Ayağa kalktığında röportaj bitmişti. Elinde kumanda olan Dean televizyonu kapattı. ''Çok açım hadi aaa pizzamı soğutmak istemiyorum. Brandon, müziği aç bebeğim. Rock'n roll eşliğinde pizza keyfimi daha fazla ertelememeliyim.''
Herkes gülüşüp pizza kutularını açmaya başlarken ben iki şeyi düşünüyordum ve yine o iki şeyden emindim: İlki bu adamın iyilik kelimesini ağzına dahi almıyor oluşuydu. Kötülüğün ta kendisiydi, vücut bulmuş haliydi. İkincisi ise birçok fikrimiz uyuşuyordu ve düşüncelerinde en gizli bilinç altımı bulmuş gibiydim. Ve bunları bir seri katilin ağzından sesli bir şekilde duymak korkutucu gelmişti..
࿐ ࿔*:・゚
"Tanrım, bu sos hayat kadar acı."
Pizzasını bir şey olmaz diyerekten acı sosa bulayan ve şimdi de hayatının en zor anlarını yaşayan Dean'e kahkahalarla gülüyordum. "Bu gece neler yaşayacaksın biliyorsun dimi kanka?"
Dean bir yandan acı çekerek kıvranırken bir yandan da kendisiyle dalga geçen Noah'ya yanında duran peçete tomarını fırlattı "Lanet olsun dostum" diyerek bağırdı. "Tabiki biliyorum. Bu gece eve gittiğimde tuvaletten çıkamayacak olmamı bana hatırlatmak zorunda değilsin."
Gülmekten gözümüzden yaş geliyordu. Az önce izlediğimiz röportajı hepimiz unutmuş gibiydik. İçimdeki garip hissin geçmesinin rahatlığını yaşayıp arkadaşlarımın eğlenmesine Ayak uyduruyordum. Aklıma gelen cümleleri hemen kovmaya çalışıyor ve grup gittikten sonra düşüneceğimi kendime hatırlatıyordum.
"Sakin ol şampiyon, sesini alçalt." Aklıma alt komşumuz yaşlı ve huysuz Bayan Watson geldiğinde Dean'i uyarma gereği duymuştum. Gelirse eğlencemiz başlamadan bitecekti.
Dean omuz sallamakla yetindi. Umarım beni dikkate alırdı. Üçüncü dilimden ilk ısırığımı alacaktım ki odamdaki ev telefonumun çalması beni yarı yolda durdurmuştu. "Telefona bakayım." diyerekten ayağa kalkmaya çalıştım ama ayağımın uyuşması kolayca kalkmama engel olmuştu. "Kahretsin." Zorlanarak ve yarı yalpalayarak yarı zıplayarak koca koridorda ilerlemeye çalışırken sanki telefonun ucundaki kişi beni duyacak gibi. "Geliyorum." diye seslendim. Israrlı çalması sebepsiz yere sinirimi bozmuştu. Kim bu saatte beni cep telefonumdan değil de ev telefonumdan arardı ki?
Yürümekle verdiğim savaşın sonunda galibiyetimi kazanıp telefonu açabildim. ''Alo?''
''Sana da merhaba huysuz kız.'' dedi karşıdaki gülen ses.
''Zach!'' Sesini duyunca onu ne kadar çok özlediğimi fark etmiştim. ''Nerelerdeydin? Hiç arayıp sormak yok, küstüm sana.''
Dediklerim üzerine kahkaha atmıştı, o gülünce ben de dayanamayıp gülmüştüm. ''Çok yoğun bir dava üzerine çalışıyordum Marlena.'' Evet, şu dava.. Ondan sorup öğrenmem gereken çok şey olduğunu fark etmemle yüzümdeki kocaman gülümseme hafifçe silinmişti. ''Ailemle bile uzun zamandır doğru düzgün görüşemedim.'' Ne kadar yıprandığını tahmin etmek zor değildi. Önceki telefon görüşmemizde sesi çok yorgun çıkıyordu ama şimdi toparlamış gibiydi. En azından sesi öncekine göre çok daha iyiydi.
''Sesin önceki konuşmamıza göre daha iyi geliyor.'' Diye itiraf ettim. Hafifçe gülümsediğini duyabiliyordum. ''Faili çözünce üzerimdeki büyük bir yük kalktı gerçekten. Şimdi sırada suçlarını itiraf ettirmek var.'' Sesi hafiften hiddetlenmişti ama çok uzun sürmeden tekrar sakinliğine kavuştu. ''Eee napıyorsun bakalım? Okul nasıl gidiyor.''
''Okul güzel ama yoğun gidiyor.'' Okulun yoğunluğu aklıma gelince yüzüm buruşmuştu. Ne kadar çok sevsem de yoruyordu, bu inkar edilemez bir gerçekti. ''Arkadaşlarım bende şimdi, tanıştırmıştım seni hatırlarsın. Yemek yiyip müzik dinliyorduk birazdan da film izleriz.'' Belki bir umut konuyu davaya getirir diye sormayı da unutmadım. ''Eee asıl sen napıyorsun, haberler senden.'' Sesim hafiften imalıydı, anlamasını umdum.
''San Francisco'ya geldim az önce, evime yeni girdim. Aklıma direkt sen geldin. Yarın müsaitsen vakit geçirelim diye aradım birde uzun süre konuşmadık biliyorsun.'' Görmeyecekti ama başımı sallamıştım. Tabiki tahmin ettiğim gibi davadan bahsetmemişti. ''Sahi yarın okulun var mı? Özledim seni.'' Özlemesine mutlu olmuştum, yüzümü kocaman bir gülümseme kapladı.
''Yarın boş günüm. Bütün gün müsaitim.'' Tatmin olmuş gibi mırıldandı. ''Tamaamm o zaman saat 12de Reveille kafede buluşalım. Orada biraz vakit geçirdikten sonra bana geçeriz. Uygun mu?''
''Uyguun.'' diyerek onayladım heyecanla. Reveille bana yürüme mesafesindeydi ve Zach'le takılmayı çok özlemiştim. Çevresinde güzel kitapçılar ve mağazalarda vardı. Biraz erken gider 12ye kadar mağaza dolaşırdım. Benim için çok karlı bir plandı. Ayrıca gece avcısı davasının detaylarını da sorup öğrenebilirdim. Hatta kitapçıdan True Crime dergilerine bakardım. Zach güldü.
''Tamam o zaman canım, ben seni fazla tutmayayım. İyi eğlenceler yarın görüşürüz.'' Birbirimize iyi geceler diledikten sonra telefonu karşılıklı kapattık.
Odadan çıkmadan önce gözüm telefonun yanındaki boş kağıt tomarına ve tükenmez kaleme kaymıştı. Zach'le konuşurken birkaç kez kağıtla göz göze gelmiştim ama bu bakışlarımın hiçbir anlamı yoktu. Neden bu kadar dikkatimi çektiğini anlamamıştım. O yüzden fazla üzerinde durmayarak kapıdan çıkacaktım ki aklıma gelen şey kapının eşiğinde duraklamamı ve kağıt tomarına tekrar bakmamı sağlamıştı.
Ses çıkarmayacak şekilde hafifçe kapımı kapayarak hızlı adımlarla yatağıma oturdum ve kağıtlarla kalemi alıp yazmaya başladım. Yazmak her zaman bana iyi gelirdi ve zihnimi meşgul eden bu birkaç cümleyi buraya yazıp sonrasında düşünürsem ve hatta düşündüklerimi yazarsam daha iyi hissedebileceğimi sanıyordum. Cümleleri beynimin içinde yankılandığı için hatırlamak zor olmamıştı ve hemen aklımdakileri kağıda geçirdim. Yazdığım kağıdı komodine koydum ve odadan çıktım. Artık arkadaşlarıma ve onlarla geçirdiğim zamana odaklanabilirdim.
Mutlu bir şekilde -bu sefer ayağımdaki kramp olmadan- sekerek salona girdiğimde tüm odak nokta bendim.
''Kim aradı?'' diye sordu Eva. Yüzümden hala silinmeyen gülümsememle açıklama yaptım. ''Zach, San Francisco'ya gelmiş yarın vakit geçirelim diye aramış.''
''Gece avcısı davasının detaylarını öğrensene.'' dedi Dean heyecanla. ''Son 'belki' duyduklarını bize de anlatırsın.'' 'Belki' yi vurgulamıştı. Edna hafifçe Dean'in omzuna vurdu. ''Adamın işini tehlikeye sokma.'' diye her ne kadar ciddi bir uyarı yapsa da Dean yine oralı gözükmüyordu. Fark etmeden ''sen bana anlatırsın'' anlamında kaş göz işaretleri yapıyordu ama bu kadar çok belli etmesine dayanamayıp kıkırdadım. Açıkçası Zach'ten öğrenmem gereken bir çok şey vardı evet ama kimseyle öğrendiğim bilgileri paylaşmayı düşünmüyordum. Gece avcısıyla bazı fikirlerimizin uyuştuğunu bile kimseye anlatmayı düşünüyordum. Buna Zach, Eva ve hatta her şeyimi anlattığım annem de dahildi. Riskli ve çok ciddi bir konuydu.
Zach'le konuşmak bana iyi gelmişti. Onunla konuştuğumdan beri kendimi çok daha iyi hissediyordum. Yarın için çok heyecanlıydım, Zach San Francisco'ya geldiğinde birlikte çok eğlenirdik. Onun için mi heyecanlıydım yoksa duyma ihtimalimin olduğu bilgiler için mi heyecanlıydım? Hevesle yerime oturdum ve pizzamı yemeye devam etmeye başladım.
''Hadi,'' dedim yarı dolu ağzımla. ''İzlememiz gereken bir film var. Hemen yemeği bitirelim de filmimiz yarım kalmasın.''
࿐ ࿔*:・゚
Saat 12yi biraz geçiyordu ve arkadaşlarım James'in arabasıyla -biraz(!) sıkışsalar da- birlikte gitmişlerdi. Burası ABD idi ve yürüme mesafesi uzunluğunda değilse her yere arabayla gitmeniz gerekirdi. Ayrıca gecenin bir vakti San Francisco gibi kalabalık ve işlek bir şehirde olsanız bile tehlikelere daha açık olurdunuz.
Ben ise arkadaşlarım gittiği andan beri küçük evimde tek ve düşüncelerimle baş başa kalmıştım. Geri plana attığım düşüncelerim arkadaşlarımın yanında kendilerini unutturup göstermeseler de yalnız kaldığımı anladıklarında zihnime hücum etmişlerdi. Çok yoğun hissetmeme sebep oluyorlardı ve aslında fazla yorgun olmasam bile düşünce yoğunluğundan baş ağrım his şeklinde kendini gösteriyordu.
Kanepede oturmuş gözlerimi önümdeki geniş Tv sehpasının her bir karışını kaplayan hepsi boş ve birer çöplükten ibaret olan tabaklara, bardaklara, pizza kutularına ve bira şişelerine dikmiştim. Bir an her şey gözümde çok büyüdü ve bütün çöpleri ortada bırakıp makyajımı bile çıkarmadan yatmayı düşündüm. Ama hemen bundan vazgeçtim çünkü zihnim doluyken uyuyamazdım bunu biliyordum, en fazla yatakta dönüp dururdum ve bu benim yanıma kar olmazdı. Yarın koca bir gün beni bekliyordu ve keyfini çıkarabilmek için dinlenmiş olmam gerekiyordu.
Belki bir işle meşgul olursam zihnimdeki sesleri susturabilirdim. Oyalanmama gerek yoktu bu yüzden ayağa kalkıp koca adımlarla mutfaktan siyah bir çöp torbası çıkardım ve yine aynı koca adımlarla salondaki bütün çöpleri torbaya doldurmaya başladım. Hızlı davranıyordum ki en ufak bir üşenme bile hissetmek istemiyordum.
Dolan çöp torbasının ucunu bağladım ve dış kapının önüne koydum, yarın evden çıktığımda torbayı çöpe atardım. Salona geri dönüp kapının girişinden sehpaya ve salona göz gezdirdim, her şey daha toplu gözüküyordu. Bazen oda toplamanın odayla alakası yoktu. Kafanı da toplamana yardımcı oluyordu.
Yerdeki minderleri ve yastıkları düzelttim. Neyse ki yere dökülen herhangi bir şey yoktu. Bu saatte elektrik süpürgesini çalıştıramazdım, komşulardan şikayet gelmesi kaçınılmaz olurdu. Salondaki tek dağınıklık olarak sehpadaki tabaklar ve bardaklar kalmıştı. Kısa bir süre göz gezdirdim ama şimdi yıkamaya üşenmiştim, yarın sabahtan yıkardım. Onları da üst üste getirip mutfaktaki tezgahın üzerine koydum. Sanırım dağınık herhangi bir şey kalmamıştı. Oda toplanmıştı ama benim kafam toplanmış mıydı emin değildim. Ellerimle gözlerimi ve başımı ovuşturdum ''Yalnız kalmaktan nefret ediyorum.'' Sessiz evimde uzun süre sonra sesimin çıkması garip hissetirmişti.
Salona geçip etrafa göz gezdirerek dolaşmaya başladım. Yapılacak iş arıyor gibiydim. Sırayla televizyonumun altındaki cd ve dvdlere ardından da pikabıma, plaklarıma dokundum. Her şey düzenliydi, umduğumu bulamamıştım. Yemek masamın çevresini dolaşırken parmaklarımı hafif pürüzlü yüzeyinde dolaştırmıştım. Hiçbir toz yoktu. Aklım sürekli komodinimin üstündeki yazdığım cümlelere gidiyordu. Keşke Eva'dan kalmasını isteseydim. Düşünmek bana artık zevk vermiyordu.
Daha fazla kaçamayacağımı anladığımda yavaş adımlarla salondan çıkıp odama girdim. Evde kimse yoktu ama birinden gizlenircesine kapımı kapatıp komodinimin başına adımladım ve üstünde yazılar olan kağıda bakmaya başladım. Hangi akla hizmet kağıtları ortada bırakmıştım bilmiyordum. Arkadaşlarımdan biri odama girip kağıdı görebilirlerdi. Onlarda röportajı benimle birlikte izlemişlerdi, kağıttakilerin Richard'ın cümleleri olduğunu biliyorlardı. Görselerdi ne düşünüp söyleyeceklerini tahmin edemiyordum. Mutlaka beni sorgularlardı ve ben bu konu hakkında kimseyle konuşmak istemiyordum. Bir an kendime kızdım ama sonrasında bundan vazgeçtim. Olan olmuştu ve kimse odama girip kağıtları görmemişti. Gerçekleşmeyen ihtimal üzerinden kendime eziyet çektirmenin bir anlamı yoktu.
Kağıtları elime aldım ve çalışma masama oturup masa lambamı açtım. Yavaşça ve dikkatli bir şekilde yazdığım cümleleri okumaya başladım. Anlayarak ve tane tane okumaya çalışıyordum. Kaç kere aynı cümlelerin üstünde durmuştum bilmiyordum. Ne düşündüğümü ve fikirlerimi biliyordum ama hepsi birbirine karışmış gibi hissediyordum. Neden sonra gözlerim bir anda siyah kapaklı defterime kaymıştı.
Daha sonra bir şey yaptım. O zamanlar bu bana küçük bir şeymiş ve bir etkisi olmayacakmış gibi gelmişti ama sadece ''küçük bir şey''le kalmamıştı. Belki de kendi ellerimle 20 yıldan sonra kaderimin, kaderimizin akışını değiştirmiştim ve bunu ben yapmıştım. Yaptığımın hayatımı sonsuza kadar değiştireceğinden bihaberdim.
Kalemi elime aldım ve yazmaya başladım.
''Selam Richard,
Bu yazıyı yazıyorum çünkü 15 Ekim 1985 Salı günü saat akşam yedi sularında izlediğim röportajındaki bana yakın gelen birkaç cümlen üzerinde düşünmeden duramadım, ve fikirlerimi yazma ihtiyacı hissettim. Aslında neden sözlerin üzerinde bu kadar çok durdum bilmiyorum ama sanırım sözlerinin altında yatan fikirler bana tanıdık geldi. Sanki orada konuşan sen değil benmişim gibi hissettim ve düşüncelerimin üzerinde bir daha durdum. Büyük ihtimal okumayacaksın -çünkü kaldığın cezaevinin adresini bilmiyorum- ama ben yine de karşımda sen varmışsın ve seninle konuşuyormuşum gibi yazacağım..''
İnsanlar böyleydi işte. Geleceklerini görebilme yetenekleri yoktu ve eylemlerinin neyi veya neleri doğuracağını, hayatlarını etkileyip etkilemeyeceklerini bilemezlerdi..
࿐ ࿔*:・゚
Notlar:
*Amerika'daki üniversiteler güz dönemine eylülün başında başlarlar ve aralığın ortalarında bitirirler. Bahar dönemi ise ocağın başından başlar ve mayısın sonunda biter.
࿐ ࿔*:・゚
Desteklerinizi, yorumlarınızı ve oylarınızı bekliyorumm. Yorumlar benim için çok önemli çünkü yazma ve daha güzel bir bölüm ortaya çıkarma isteğimi arttırıyor. Bir sonraki bölümde görüşmek üzeree 🙋🏻♀️🤍
