İçeriğe geç

born to die | the night stalker (Richard Ramirez)

Bölüm 2 · 14 dk okuma

born to die | the night stalker (Richard Ramirez)

Bölüm 2

episode 1•

Bölüm şarkısı: Uh Oh Girl - I See Red

Multı: Marlena

İyi okumalar

•·················•·················•

Başımın her bir karışını kaplayan ağrıyla gözlerimi açmaya çalışıyorum. Birkaç kez gözlerimi kırpıştırıyorum ama nafile. Her yer bulanık ve görüp anlamlandırabildiğim tek şey turuncu loş bir ışık. Ense kökümdeki ağrı başımın arkasından iki şakağıma oradan da beynimin ön kısmına doğru gidip tüm vücudumu çevreliyor. Sonsuz bir ağrı döngüsü. Kulağıma çatırdama sesi ulaşıyor. Beynim gözümün önüne bir anı getiriyor: Kışın ailemle şöminenin başında oturup sıcak çikolatalarımızı içmemiz. Bir an sıcaklığı ve mutluluğu hatırlayınca gülümsemeye çalışıyorum. Lakin biri bütün mimik becerilerimi almış gibi ağzımı bile kıpırdatamıyorum. Ağrı bu sefer de yüzüme yayılıyor. Ağlamak istiyorum ama tek bir göz yaşım bile akmıyor. Gözlerimi daha çok kırpıştırmalıyım. Çevremi, ailemi görebilmeliyim; yanlarına gidip oturmalı ve şöminenin başında klasik kış sohbetimizi yapmalıyız. Beni bekliyor olmalılar gerekirse seslenmeliyim.

Başımı yavaşça yana doğru çeviriyorum. Büyük başarı! İçime ufak çaplı bir sevinç dalgası yayılıyor, daha fazlasını yapmalıyım. Bu sefer de gözlerimi açmayı başardım, adım adım hedefime doğru yaklaşıyorum. Gözlerim açık ama dün ya bulanık, sadece turuncu loş bir ışık ve bir sıcaklık... ''Tanrım'' diyorum. Felçli olsaydım sıcaklığı hissedemezdim şimdi ayağa kalkıp yürüyebilirim. Gözlerimi ve bütün dikkatimi bu sefer yerdeki kırmızılığa odakladım. Kaşlarımın çatıldığını hissediyordum. Her ufak hareketimde ağrı dalga dalga yayılıyordu ama içimdeki merak duygusu daha yoğundu ki bu delicesine ağrıyı görmezden gelebiliyordum. Başımın hemen yanında kırmızı bir göl... O küçük göle odaklanmaya çalışırken içimi bu sefer de korku kaplıyor. O gölün kaynağı ben miyim? Demirimsi koku burnuma ulaştığında şakağımdaki ağrı iki misline çıkıyor. Ölüyor gibiyim. İçimdeki ağlama hissi güçleniyor, bağıra çağıra ağlamak istiyorum, annemle babama seslenmek istiyorum.

Kulaklarıma bu sefer bir çift ayakkabının zeminde çıkardığı tekdüze gıcırtılı ses doluyor. Sesin sahibi üzerime doğru eğiliyor. Çok garip, çok tanıdık... Bu sefer içimi rahatlık kaplıyor. Oh be, demek ki yabancı bir yerde değilim. Sanki bu her zaman zihnimde dönüp dolaşan ve şahit olduğum bir çocukluk anısı.

''Abla!''

Kopuşlar acı veriyorsa bağlar kuvvetli demektir.

•·················•·················•

Ne kadar uzun süredir bu pozisyonda yatıyordum bilmiyordum. Gözlerim tavana sabitlenmiş sırt üzeri uzanıyordum. Hiçbir şey düşünmüyordum. Ama kafamın içi ve zihnim dopdoluydu. Sanki içim sopsoğuktu, buz gibi. Ama vermem gereken tepki bu değilmiş gibiydi. Bir şeyler eksikti, yetersizdi, içime bir sıcaklık dalgası yayılmış olması gerekirdi. Öfke sıcaklığı... Ben ise içimdeki karadelikle birlikte bomboş duruyordum. Neyse ne, vermem gereken ''normal'' tepkiyi yıllardır vermiştim zaten artık alışılmışlığın sıradanlığını yaşasam ne olurdu ki. İlk değildi son da olmayacaktı.

Soğuk bir acıyla tavana sabitlediğim gözlerimi kapattığımda şakağımdan yastığa doğru bir damla yaş süzüldü. Ellerimle ipek çarşafı sıktım. ''Harika ne güzel bir gün.'' Gün benim için mükemmel başlamıştı.

Daha fazla gözyaşı akıtmamak için yumruk yaptığım ellerimle gözlerimi ovuşturdum, bu uyanmama da yardımcı olabilirdi. Dirseklerimden yardım alarak yatakta doğrulurken enseme saplanan ağrı bugünün gerçekten benim günüm olmadığını haykırıyor gibiydi. ''Boşuna umutlanma Marlena.'' diyorlarmış hissine kapılmıştım.

Henüz duygularım yoğunken ve hepsini iliklerime kadar hissederken düşüncelerimi yazmam gerekiyordu. Rahatlamalıydım zira önümde koca bir gün beni bekliyordu. Hayat hala acı verici bir şekilde devam ediyordu ve ben bunu kabulleneli uzun zaman olmuştu.

Yatağımın kenarındaki komodinimin üstündeki siyah kapaklı defterimi aldım. Çıplak bacaklarımın üstüne defteri koydum ve yazmaya başladım. Ne hissettiğimi bilmiyordum ama kalemim sanki benden bağımsızmışçasına dans ederek bütün gizli bilinçaltımdakileri ve içimdeki kavgaları ispiyonlarmışçasına kağıda fısıldıyordu ve ben buna kızamıyordum.

''Terapiyi biraz daha erteliyorum.'' İyi miydi kötü müydü bilmiyordum ama yazmak kendimi bilmemi ve rahatlamamı sağlıyordu. Kağıt ve kalem benim terapistim olmuştu. Elbette gerçek bir psikoloğa ihtiyacım vardı ama son raddeye kadar inkar sonuna kadar inkardı. Dışarıya gülen o palyaço ben miydim acaba?

''Çok karışığım. Bir yanım olabildiğince huzursuz ve yorgun. Diğer yanım mucizelere ve düşerin gerçek olabileceğine halen inanıyor ve inancını koruyor. Bu iki yan arasında ben, eziliyorum.''*

•·················•·················•

''Alo! Nerdesiniz'' Okulun girişindeki adeta göğe kadar dik merdivenleri hızla çıkarken bir yandan koşmaktan dolayı düzensizleşen nefesimi düzenlemeye çalışıyor bir yandan da telefonun** ucundaki Eva'nın sesini dinlemeye çalışıyordum. ''Kafedeyiz.''

''Bir dakika, hatta kal.'' derken son basamağı bitirmiştim ve karşımda duran yan yana sıralı beş kafeye baktım. ''İyi de hangisi?'' Boş duran elimle kalbime dokundum. Okula yetişeceğim diye koşmaktan kalp çarpıntım varmışçasına atıyordu.

Telefonun ucundaki Eva kıkırdadı. ''Tabiki de her zaman oturduğumuz yer Marlena, Seattle.'' Doğru... Telaşımı far etmiş olacak ki ''Korkma korkma yetiştin.'' demeyi de ihmal etmedi.

''Tamamdır, geliyorum.'' derken eş zamanlı olarak adımlarım yavaş bir şekilde tam önümdeki kafeye yönelmişti. Uzun süredir koşmanın, San Francisco*** trafiğinin sıkışıklığının, derse yetişme korkusunun getirdiği adrenalinin acısının sonucu şimdi çıkıyordu. Çok yorulmuştum ve kendimi hiç dinlenmiş hissetmiyordum. Bacaklarım bin mil yürümüşüm gibi yorgundu, bitkinlik beni etkisi altına almıştı ''Kahve içersem geçer'' diye düşündüm.

Kafeye girer girmez bizim 8 kişilik grubu görmem zor olmadı. Zira onlarında beni görmesi zor olmadı ve alkışlar, tezahüratlar ve ıslık çalmalar başladı. Şapşallar..

Her ne kadar bitkin olsam da ve nefes alışverişlerim düzene girememiş olsa da çocuklarımın tezahüratlarına karşılık vermeyi ihmal etmedim, beni hemen havaya sokmuşlardı. Bir rock yıldızı gibi yüzümdeki kocaman gülümsememle hayranlarıma -dalgacı arkadaş grubuma- el sallıyor ve saçlarımı savurarak oturdukları köşeye doğru ilerliyordum. Sabahki halimden eser kalmamış gibiydi. Arkadaşlarım moodumun yükselmesine fark etmeden yardımcı olmuşlardı. Belki de diye içimden geçirdim, belki de gün benim günüm olurdu.

Yanlarına varır varmaz kendimi hemen ikili koltuktaki Eva'nın yanına attım ve dışarıya derin bir nefes verdim. Oturunca bacaklarımdaki yorgunluk kendini tekrar hatırlatmıştı ama yetişmiş olmanın verdiği rahatlığı da inkar edemezdim.

"Ooo Marlena hanım, bugüne kadar sizin geç kaldığınız hiç görülmemişti, yoksa dünyanın sonu mu geliyor?" diyen çaprazımdaki tekli koltukta oturan Dean'e gülerek döndüm ve kumral kıvırcık saçlarını karıştırdım. "Evet San Francisco'nun Batman'i benim hayatım ve sen beni konuşturarak kimliğimi açığa çıkardın. Ayrıca," diyerek gözlerimi kocaman açtım ''şampuanın markası ne YUMUŞACIK!"

Sözlerim Dean'i havaya sokmuştu "Özel tasarım bebeğim" Aramızdaki diyalog grubun kahkaha atmasını sağlamıştı. Arkadaşlarımı gerçekten seviyordum. Arada Onlarla vakit geçirirken bir anda sessizleşir ve bunu düşünürdüm. Hepsinin tek tek yüzüne bakardım. "Tanrım" diye geçirirdim içimden "Beni hep anlayan ve mutlu eden bu insanları karşıma çıkardığın ve verdiğin imkanlar için teşekkür ederim. Sana gerçekten minnettarım."

"Dişil enerji kadınlara özgü olmalı Dean. Bu gruba dört dişil enerji yeterli daha fazlasını kaldıramayız." dedi Edna. Geri kalan 3 kız olarak alkışlarla Edna'nın sözlerini destekledik. "Şampuanın da özel tasarı mı olurmuş." Diyerek gülerek ekledi Mabel.

''Olur tabii,'' dedi Dean. Hiçbir zaman altta kalmazdı ki. ''Sen nerden bileceksin kızım.'' Mabel ise Dean'e dil çıkarırken James bana döndü. ''Eee Marlena Hanım hala bir cevap alamadık, normalde hepimizden önce gelirdiniz.'' Elindeki su şişesini mikrofon gibi kullanarak bana yöneltmişti. ''Yoksa gece bizsiz rock barlarda mı takıldınız??'' Kendimi tutamayıp kahkaha atmıştım, bu hali çok komikti. Dean derin bir iç çekti ve bağırarak ''İşte bunu affedemem.''

''Bağırmasana oğlum.'' diye uyardı Brandon Dean'i. ''Herkes bize bakıyor, kafeden atacaklar şimdi.'' Dean ise hiç oralı gözükmüyordu, umursadığını bile düşünmüyordum. Tam James'e dönüp cevap verecektim ki imdadıma Eva yetişti. ''Bırakın kızı, özelidir belki, geldi sonuçta.'' Minnetle canım arkadaşıma gülümsedim. O da bana karşılık verdi.

Kendimi yazmaya kaptırdığım için neredeyse geç kalacaktım. Ense kökümdeki ve başımdaki ağrının verdiği sebebiyetle de hızlı hazırlanamamıştım. Bunları onlara söylesem ne yazıyordun diye soracaklardı. Bir şeyler söyleyerek geçiştirebilirdim aslında ama bunları söylerken bile aklıma yine gördüklerim gelecekti bundan emindim. Bense sabahı sabahta bırakmakta ve günümün geri kalanını ziyan etmemekte kararlıydım.

''Rock bar demişken'' diyerek araya girdi Noah. ''Bu akşam rock bara mı gitsek, bu gece Metallica ağırlıklı çalacaklarmış.'' Noah cümlesini bitirir bitirmez grupça ıslıklara, alkışlamaya ve tezahüratlara tekrar başladık. ''Rock'n Roll bebeğim!'' diye bağırdı Edna. Evet, hepimizin bir ortak noktası daha vardı: Rock. Birlikte rock barlarına, rock konserlerine gider en güzel müzikleri dinlerdik. Bazen birlikte çalıp söylediğimiz zamanlar da vardı. Alkışlarken bir anda durdum. Aklıma daha iyi bir fikir gelmişti.

''Bana da gelebilirsiniz. Uzun zamandır bende toplanmamıştık. Pizza ve bira da alırız, ayrıca geçenlerde çok güzel bir rock plağı aldım. Film de izleriz. Uygun mu?'' Grup bu fikrimi beğenmiş gibiydi, olumlu mırıltılar yükselmişti. ''Kadının dibisin!'' dedi Dean, böyle diyince ikimiz yumruklarımızı tokuşturduk. ''Tamamdır,'' dedi Noah. ''Okul çıkışında Marlena'dayız.''

''Derse 10 dakika kaldı.'' diyerek hatırlattı Mabel duvardaki saate bakarak. ''Daha çıkacak 5 katımız var anca yetişiriz. Biliyorsunuz Bayan Parker geç girmemeye ve vaktinde sınıfta olunmasına önem gösteriyor.'' Başımızı sallayarak Mabel'ın dediklerini onayladık.

Grupta bir hareketlilik oldu. Herkes ayağa kalkmaya başlarken Brandon ''Ders ne?'' bize soru yöneltti. Eva ile ben kıkırdamaya başlarken James ise hayretle gözlerini kocaman açmış Brandon'ın sırtına vuruyordu. ''Oha oğlum sen bu okulda okuduğuna emin misin?'' Brandon pişkince güldü. ''Ben bu okuldan nasıl hala atılmadım ondan bile emin değilim.'' Ardından hemn ekledi. ''Ders programına bakmadım.''

''Tanrı bilir ödevini bile yapmamışsındır.'' dedi Eva. ''Sahi nude çizim ödevini yaptınız mı?'' Onaylarcasına başımı salladım. Tabiki de yapmıştım. Bu kadar başarılı ve disiplinli bir güzel sanatlar okulunda -San Francisco ve hatta ABD'nin en başarılı görsel sanatlar okulunda- ödevlerini zamanında teslim etmemek büyük bir gaflet olurdu. İnsanlar buraya gelmek için yarışırdı. Herkesin hayalini süsleyen bir okuldu Academy of Art. Okul girişi yetenek sınavları çok zor olurdu. Kendimi bildim bileli sanatla iç içeydim ve resim çizerdim. Lise 1'den itibaren bu okula girebilmek için emek vermiştim ve yılların verdiği çabanın karşılığını alarak okula ve resim bölümüne girmeye hak kazanmıştım.

Okulu kazanınca her şey sizin için yeni başlamış olurdu. Rahat ve kolay bir üniversite hayatınız olmazdı. Devamlı çalışırdınız. Ödevler ve dersler zorlu olurdu. Ödev teslim tarihleri önemliydi ve bir esneklik olmazdı. Yine de tüm zorluğuna rağmen okulumu seviyordum ve bana çok şey kattığını hissediyordum. Okulumdaki ikinci yılımdı ve hayatımdaki ufak pürüzlere rağmen en güzel yıllarımdı. Hangi güç veya insan bu yıllarımı kötü hale getirebilirdi ki?

''Sanat Psikolojisi'' Brandon'ın sorusuna cevap verdim. Dersin adını duymasıyla yüzündeki 'yine mi' ifadesini yapması bir olmuştu. ''Of ya.''

Cevabına kaşlarımı çattım ve itiraz ettim. ''Yapmaa, gayet güzel bir ders. Ayrıca Bayan Parker alanında iyi bir hoca ve bize çok şey katıyor.''

''Onu kabul ediyorum zaten.'' dedi Brandon. ''Ama senin aksine psikolojiye dair hiçbir ilgim yok. Buna sanatın psikolojisi de dahil. Ben çizerim ve önüme bakarım.'' Gülümsedim. ''Zevkler ve renkler.'' diye cevap verdim. ''Ama bahar dönemine geçmek için bu dersi zorunlu olarak vermen gerekiyor, biliyorsun.''

''Orası öyle.'' Brandon başını salladı bana hak vererek.

Hepimiz çıkmak için kapıya yöneldiğimizde bir anda adımlarımı durdurdum. Önümde full dikkat dinlemem gereken bir ders, kocaman bir gün vardı ve bu yüzden kafeine ihtiyacım vardı. "Siz gidin ben kahve alıp gelicem, size yetişirim geç kalmam."

"Ben de seninle birlikte alayım." diyerek yanımda durdu Eva. "Daha günümün 3. Kahvesi olacak." Günde yaklaşık 8 bardak kahve içtiği olmuştu. Kolumu omzuna attım ve diğer altısı kapıdan çıkıp sınıfa doğru ilerlerken bizde kahve almaya baristanın yanına gittik.

"Ice Americano, büyük boy" barista başını sallayıp yanındaki kahve yapan arkadaşına dediklerimi aynen iletirken Eva'ya baktığımda onun baristayı kestiğini gördüm. Cilveli bir şekilde "Teşekkür ederiz." Dediğinde gülmemek için dudağımı büzdüm.

"Takıldığın adama noldu?" Dedim hayretle. En son hatırladığım kadarıyla kendinden 10 yaş büyük bir adamla çıkıyordu.

"Sıkıcıydı, yol verdim." dedi Eva rahat bir şekilde. Bu sefer gülmemi bastırmadım ve kafamı geriye atarak kahkahamı serbest bıraktım. Kıyafet değiştirir gibi sevgili değiştiriyordu ve hiçbirimiz onun en son çıktığı kişiye yetişemiyorduk. Eva böyleydi işte. Grubun en çılgını ve çapkını oydu.

"Orta boy Ice Americano!" Kahvelerimizin hazır olmasıyla konuşmalarımız yarıda bölünmüştü. "Teşekkür ederim."

"Ee koşmaya hazır mısın?" bunları söylerken gözü bir yandan da saatteydi. "Sabahtan beri hazırım." Bugünün kaçıncı koşuşu olmuştu saymayı bırakmıştım. "O zaman fırla" demesiyle kapıdan hızlıca çıkıp derse yetişmeye çalışmamız bir olmuştu.

•·················•·················•

''Freud'a göreLeonardo da Vinci'nin babasıyla çatışmaları psikoseksüel yaşamını etkilemiştir. Sanatçı eserlerikarşısında bir baba gibidir. Leonardo da babasının kendisini umursamaz tavrı gibi eserlerininakıbetini umursamamıştır. Leonardo'nun yaşamında öz annesi ve genç ve sevecen üvey annemotifleri önemlidir, "Ermiş Anna Selbritt" tablosunda da kendi öz yaşamındaki anne motifleriniyansıtarak Meryem, annesi Ermiş Anna'nın kucağında, öne doğru eğilerek Çocuk İsa'yı ve minikkuzuyu tutmaya çalışmaktadır.''

Psikolojiye de sanat kadar ilgim vardı bu yüzden en sevdiğim ders kesinlikle Bayan Parker'ın dersiydi. O da derse olan ilgimin farkındaydı ki en sevdiği öğrencisinin ben olduğumu hissettiriyordu.

Sınıftakilerden biri dersle ilgili anlamadığı bir kısmı Bayan Parker'a sorup cevabını alırken ben de defterimin kenarına bir şeyler çiziktirmekle meşguldüm. Defterlerimin kenarları hep küçük eskizlerle ve aklıma bir anda gelen, sorguladığım düşüncelerimin yazılarıyla doluydu. Yine bir şeyler çizip düşünme zamanındaydım ve tamamen isteğim dışında kalemimin ucundan birkaç kelime kağıda döküldü.

''Bir tablo çizerken deliren ressamlardan, şiir söylerken devleşen şairlerden, çalarken piyanosu yanan piyanistlerden olmak isterdim.''

Kahvemden bir yudum alarak yavaşça arkama yaslandım ve yazdığım cümleyi içimden birkaç kere tekrar ettim. Üzerinde dikkatlice düşünmek istediğim bir cümle çıkmıştı ortaya. Birkaç kere de dudaklarımı kıpırdatarak anlamlandırmaya çalışacaktım ki dikkatimi Bayan Parker'ın sözleri böldü.

''Konuyu anladığınızı varsayarsak sırada güz dönemi bitirme projenizin konusunu açıklama zamanı geldi.'' Sınıf bir anda suspus olmuştu. Herkes pürdikkat Bayan Parker'ın ağzından çıkacak kelimelere yoğunlaşmıştı. Bende aklımdaki cümleye sarı bir not kağıdı yapıştırdım ve beynimdeki bir daha düşün klasörüne gönderdim.

''Aklınızdan geçeni tahmin edebiliyorum, daha çok erken olduğunu düşünüyorsunuzdur ama konuyu erken vermek istedim ki projeniz üzerinde daha çok düşünüp yoğunlaşasınız diye bu yüzden sizden ricam nasılsa önümüzde daha çok zaman var deyip son haftalara veya günlere bırakmamanız.'' Mantıklı bir karardı. Ekimin ortalarıydı ve teslime yaklaşık 2 ay vardı.

''Konunuz; ilham aldığınız kişi, olay, sanat eseri, sanatçıyı kendi perspektifiniz ve üzerinizdeki tesirini anlatan bir çalışma çıkarmanız. Tabiki imgesel bir şekilde. Unutmayın ki önemli olan sizi çok etkileyen bir şey olması ve incelediğimizde o duygunun biz yorumlayanlara da geçebilecek olmasıdır. Anlaşılmayan bir şey veya sorusu olan var mı?''

Sınıf sessiz kalmıştı. Bayan Parker hafifçe gülümsedi. ''O zaman her şey anlaşılmış kabul ediyorum. Teslim 20 Aralık 1985 Cuma günü. Sorusu olan odama gelebilir.'' Bayan Parker'ın söylediklerini düşünürken Eva kulağıma eğilip fısıldadı. ''Eğlenceli olacağa benziyor, ha?'' Kafamı yavaş bir şekilde sallayarak onayladım. Nedense anlamlandıramayacak kadar bir garip hissediyordum. Herhangi bir sebebi yoktu. Tabiki o zamanlar bunun anlamını bilmiyordum, galiba bir şeyler içime doğmuştu...

•·················•·················•

Bütün derslerimiz bitip okuldan çıktığımızda klasik karar verme şeklimiz olan taş-kağıt-makasla gidiş yerlerimizi ve kim neyi alacak belirlemiştik. Eva, Dean ve Brandon benim arabamla; Edna, Mabel ve Noah ise James'in arabasıyla gidecekti. Brandon ve ben evimin çaprazındaki tekelden biraları; Eva, Dean ve Noah pizzaları; geri kalan üçüyse marketten abur cuburları alacaktı. Bol kalorili ve eğlenceli bir gece bizi bekliyordu.

Eve -1+1 çatı katıma- ilk varan tabiki Brandon ve ben olmuştuk. Pizzalar ise en son gelmişti. Takılmalık olduğu için sofra hazırlamama gerek yoktu. L tipi geniş ve rahat koltuğum ile televizyonumun arasında kalan sehpama içkileri ve pizza kutularını gelişigüzel bir şekilde dizmiştik, abur cuburlar yemekten sonra ortaya çıkacaktı.

Pizzalar fırından yeni çıktığı için sıcacıktı, soğumasını istemiyorduk. Bu yüzden ben ve Eva mutfaktan pizza bıçağını, bardakları, meyve sularıyla kolaları getirmek ve rahat yemek için tabak servisi görevini devralmıştık. Erkekleri mutfağa sokma gibi bir gaflete düşemezdim. Mutlaka gün sonunda sırf birkaç parça eşya aramak için ortalık savaş alanına dönerdi.

Brandon ve James plak için pikabı hazırlıyorlar, Noah ve Edna cd köşemden film seçiyorlar, Mabel ise salonun çeşitli yerlerine astığım led ışıklardan ambiyansı ayarlıyordu. Dean ise klasik olarak televizyondan kanalları geziniyordu ve oturarak diğerlerine tavsiye veriyordu.

Mutfaktan getirdiğim tabakları da sehpaya koyduğumda kendi payıma düşen görevim bitmişti. Salondakilere hemen göz gezdirdim. Her şey hallolmuş gibiydi, ayarlanan ayarlanmış seçilen seçilmişti. Artık eğlenceye başlayabilirdik. Bize engel olan hiçbir şey olamazdı.

Tam ellerimi çırpıp hadi yemeğe, başlayalım diye bağıracaktım ki televizyondaki duyduğum ses ve cümle buna engel olup beni dondurdu. Öyleki ellerimi çırpamadan havada kalmıştı.

''Bana göre çoğu insanda cinayet işleme kapasitesi vardır. İşlemeyi tercih etmiyorlar çünkü genel iddialarına göre hepsi ahlaki açıdan üstün. Ama asıl nedeni sorumlulukların, vaatlerin, inançların ve dinin hapsindeler. Ve bu da cinayeti absürt bir kumar ve kendine zarar vermeye çekiyor. Korkmayanlar ise hayatın kendisini kontrol edenlerdir.''****

Cümlelerine odaklanırken o bir çift kahverengi hafif çekik gözlerle göz göze geldim. Televizyondaki bir yayında değilmişte kameradan direkt bana odaklanmışçasına bakıyor ve sanki bunu bilerek bana yapıyor gibi hissetmiştim. O gözlerle ilk karşılaşmamdı, evet. Ama içimden bir ses son da olmayacağını söylüyordu..

En sonunda salondakilerin gözlerini televizyondan çekip suspus olarak sadece bana odaklandıkları ve benim de sonrasında kendime hayret edeceğim o cümle benden bağımsız bir şekilde ağzımdan kaçıvermişti.

"Bence haklı.."

•·················•·················•

Notlar:

*Frida Kahlo

**Dünyadaki ilk cep telefonu 1973'te çıktığı ve hikaye de 1985 yılıyla başladığı için hikayede cep telefonunda da yer verdim.

***Bilenler bilir Richard cinayetlerini Los Angeles ve San Francisco şehirlerinde gerçekleştiriyor ve 1989'da hükmü belli olana kadar 4 yıl boyunca LA County Jail'de kalıyor (yargılanmayı bekleyen veya suçlardan hüküm giymiş erkekleri barındırır) Hikayenin geçtiği tarihe göre de Richard'ın normalde 1989'da yargılandığı zaman gittiği San Quentin hapishanesinde değil de orada bulunması gerekir. Ve San Quentin'in de Lon Angeles California'da değil de San Francisco California'da olduğunu öğrenince ulaşım kolaylığı olsun diye Marlena'nın okuduğu bölgeyi ve Richard'ın en başından beridir hapishanede kaldığı şehri San Francisco olarak belirledim

****Sözlerini aldığım röportajın gerçekteki tarihi 1991. Ama ben ilk cümlesi çarpıcı olsun ve birçok kişi hak verebilsin diye 1985 söylüyormuş gibi ayarladım.

°Yorum ve oylarınızı unutmayınn bir sonraki bölümde görüşürüüzz 🙋🏻‍♀️🤍

Bölüm sonu

2 yorum