İçeriğe geç

BOĞAZIN ÖTESİNDE

Bölüm 4 · 11 dk okuma

BOĞAZIN ÖTESİNDE

Bölüm 4

İZ

Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey gökyüzüydü.

Griydi.

Bulutların arasından sızan soluk sabah ışığı yüzüme vuruyordu. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlayamadım. Başımın içinde ağır, zonklayan bir ağrı vardı.

Sonra hatırladım.

“Atlas…”

Doğrulmaya çalıştım. Başım döndü, midem kalktı; yeniden yere yaslanmak zorunda kaldım. Elimi başımın arkasına götürdüğümde parmaklarım kurumuş kana değdi.

Umurumda değildi.

“Atlas!”

Sesim bomboş sokakta yok oldu.

Cevap gelmedi.

Geceki kaostan geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Mavi Ay araçları, askerler, motor sesleri, silahlar, bağırışlar… Hepsi gitmişti.

Sadece sabahın rahatsız edici sessizliği.

Ayağa kalktım. Dizlerim titredi ama dengemi buldum.

Onu son gördüğüm an gözümün önüne geldi. Aracın yanında çırpınışı. “Abi!” diye bağırışı. Sonra başımda patlayan acı. Karanlık.

Dişlerimi sıktım.

Onu koruyacaktım. Yıllardır yaptığım tek şey buydu.

Kapıları kontrol etmiştim. Pencereleri kapatmıştım. Ne zaman çıkacağımızı, nereden geçeceğimizi, ne kadar yiyeceğimiz kaldığını hesaplamıştım. Ona yüzlerce kez aynı kuralları tekrar ettirmiştim.

* Kapıyı açma.

* Perdeyi çekme.

* Ses çıkarma.

* Ben gelmeden dışarı çıkma.

Hepsi tek bir şey içindi.

Şimdi ise nerede olduğunu bile bilmiyordum.

Burada oturup kendime kızmanın bir anlamı yoktu. Onu Mavi Ay götürmüştü. Demek ki Mavi Ay’ı bulmam gerekiyordu.

Ama nasıl?

Yolun bazı yerleri hâlâ darmadağındı. Devrilmiş bariyerler, kırık camlar, boş kovanlar.

Gözüm yerdeki bir kovana takıldı.

Silah. Mermi. Telsiz. Belki bir harita. Ne bulursam şu an sahip olduğumdan fazlası olacaktı.

Marinaya bakmak istemiyordum. Gece orada ne olduğunu görmüştüm. Sabah olması orayı daha güvenli yapmıyordu.

Ama başka seçeneğim yoktu.

Çantamı omzuma geçirdim. Bıçağımı kontrol ettim. Tabancam hâlâ bendeydi; mermilerimi boş yere harcayamazdım.

Yola çıkmadan önce son kez arkama baktım.

Saçmaydı. Yine de birkaç saniye bekledim.

Hiçbir şey olmadı.

Boğazım düğümlendi.

“Geliyorum, Atlas,” dedim. Sesim neredeyse fısıltıydı. “Nereye götürdülerse… seni bulacağım.”

Marinaya doğru yürüdüm.

Sokaklar fazla sessizdi.

Güneş henüz binaların arasından tam yükselmemişti. Terk edilmiş araçların uzun gölgeleri asfaltın üzerine uzanıyordu. Yolun ortasında yürüdüm. Açık kapılardan ve kırık vitrinlerden uzak durdum.

Uzun zamandır hayatta kalmak bana bir şey öğrettiyse o da sessizliğin güvenli olmadığıydı.

Marinaya yaklaştıkça geceki çatışmanın izleri arttı. Daha fazla kovan. Kurumuş kan. İçeri çökmüş bir metal bariyer.

Durup dinledim.

Hiçbir şey.

Birkaç dakika sonra ağır bir koku burnuma çarptı. Kan. Çürümüş et. Barut.

Doğru yerdeydim.

Bir arabanın arkasına geçip baktım.

Önce cesetleri gördüm.

Bazıları Soluktu. Solgun bedenler asfaltta hareketsizdi. Birinin kafasının yarısı yoktu. Bir başkasının göğsü kurşun delikleriyle kaplıydı.

Aralarında askerler de vardı.

Mavi Ay.

Nefesimi tuttum.

Yolun ilerisinde, kaldırıma çapraz durmuş koyu renkli bir araç vardı. Üzerindeki işareti tanımamak mümkün değildi.

Hemen geri çekildim.

Gittiklerini sanmıştım.

Kapılar açılmadı. Kimse inmedi. Ön camın bir kısmı çatlamıştı. Yan tarafta koyu lekeler vardı. Arka kapılardan biri birkaç santim açıktı.

Yerdeki cesetlere baktım.

Belki hepsi ölmüştü. Belki araçta hâlâ biri vardı.

Aklımdan geçen düşünceden nefret ettim.

Atlas.

Onu götüren aracı gözlerimle görmüştüm. Gitmişti.

Ama ya geri döndülerse? Ya onu başka bir araca aktardılarsa?

Mantıksızdı.

Yine de o küçücük ihtimal ayaklarımı hareket ettirdi.

Silahımı iki elimle kavrayarak yavaşça yaklaştım.

“Atlas?”

Sesimi alçak tuttum.

Cevap yoktu.

Aracın arkasına ulaştım. Elimi kapıya uzattım.

İçeriden bir şey hırladı.

İnsan sesi değildi. Boğazın derinlerinden gelen, kesik kesik, boğuk bir ses.

Karanlığın içinden bir beden üzerime fırladı.

Tetiğe basmaya fırsat bulamadım.

Sırtüstü düştüm. Başım asfalta vurdu. Tabanca elimden kaydı.

Üzerimdeki şey ağzını açıp yüzüme saldırdı. İki elimle boğazından yakaladım. Dişleri yüzümden birkaç santim uzakta birbirine çarptı.

Tak.

Dizimi karnına geçirdim. Bir kez. İki kez. Hiçbir şey değişmedi.

Kıyafetini fark ettim. Siyah üniforma. Göğsündeki kirli amblem hâlâ seçiliyordu.

Mavi Ay.

Teninin rengi çekilmişti. Boynunun sağında büyük bir ısırık vardı.

Artık Soluktu.

Bütün ağırlığıyla yeniden abandı. Kollarım titremeye başladı. Ayağımı karnına dayayıp ittim. Üzerimden yuvarlandı.

Tabanca iki metre ötedeydi.

O benden önce toparlandı. Dört ayak üzerinde doğruldu. Kızıl gözleri doğrudan üzerimdeydi.

Koştu.

Ben de silaha atıldım. Parmaklarım kabzaya değdiği anda bileğimden yakaladı. Yüzüne tekme attım. Sendeledi. Tabancayı kaptım.

Namlu neredeyse alnına değiyordu.

Tetiğe basacakken durdum.

Silah sesi. Marina. Binalar. Soluklar.

Silahı geri çektim.

Son anda yana kaçtım. Bedeninin ağırlığıyla aracın açık kapısına çarptı. Metal gürültüsü sokakta yayıldı.

Bıçağımı çektim.

Üzerime atıldığı anda ileri çıktım. İlk darbeyi boynuna sapladım. Yetmedi. Bıçağı çekip çenesinin altından vurdum.

Hırıltı kesildi.

Bedeninin ağırlığı üzerime çöktü. Onu ittim. Asfalta düştü.

Hareket etmedi.

Ben de etmedim. Sadece nefes aldım.

Ellerimi, kollarımı, boynumu kontrol ettim. Isırık yoktu. Çizik de göremiyordum.

Yerdeki askere baktım.

Bunca zamandır hayattaydım ve hâlâ aynı hatayı yapıyordum. Bir yer sessiz diye boş sanmak.

Bıçağımı üniformasına silip yerine koydum.

Arka kapıyı tamamen açtım.

“Atlas?”

Cevap yoktu.

İçeri girdim. Arka bölüm boştu. Metal oturma yerleri, boş şarjörler, birkaç plastik kelepçe, kanlı bir bez.

Atlas yoktu.

Biliyordum. Yine de boş aracı kendi gözlerimle görmek başka şeydi.

Kendimi zorlayarak doğruldum.

Askerin üzerindeki tabancayı aldım. Şarjöründe mermi vardı. Yedek şarjörünü de aldım. Cebinden küçük bir el feneri, birkaç kelepçe ve üzerinde Mavi Ay işareti bulunan bir kart çıktı. Fotoğraf. İsim. Bir numara. Ne işe yaradığını bilmiyordum. Yine de cebime attım.

Diğer cesetlere yaklaşmadan önce dikkatlice baktım. İki askerden daha mühimmat topladım. Tüfeği almadım. Fazla büyüktü.

Ön kapıyı açtım. Sürücü koltuğunda kurumuş kan vardı, ceset yoktu. Torpido boştu. Ön koltuğun arkasında bir ilk yardım çantası, iki şişe su, bir paket kuru gıda vardı. Hepsini aldım.

Tam çıkacakken koltuğun altında siyah bir dosya gördüm.

Üzerinde Mavi Ay’ın işareti vardı.

Altında: SAHA GÖREVİ.

İlk sayfalar kod, tarih, araç numarası, personel isimleriyle doluydu. Bazı yerler siyah kalemle kapatılmıştı.

Bir noktada durdum.

Bir adres.

E-5.

Altında tesisin adı.

İsmi tanımıyordum. Adresi tanıyordum.

Fazlasıyla iyi tanıyordum.

Eskiden başka bir adı vardı. Araştırma tesisi değildi. Bir AVM’ydi.

Atlas’la kaç kere geldiğimizi hatırlamıyordum bile. Hafta sonları tıklım tıklımdı. Bazen sinemaya girerdik. Bazen bowling oynamaya çalışırdık; topu bir türlü doğru yola sokamaz, sonra gülmekten yarı yolda kalırdık. Yemek katında oturacak yer arardık. Küçükken koridorlarda kaybolmamak için bileğimi bırakmazdı.

Sanki başka bir hayata ait anılardı.

Sonra Kıran çıkmıştı. Önce birkaç haber. Birkaç hasta. İnsanların birbirine gönderdiği videolar. Sonra saldırılar. AVM kapatılmıştı. Bir süre sonra televizyonda binanın Mavi Ay tarafından devralındığını görmüştüm. Girişlere bariyerler kurulmuş, camlar kapatılmış, tabelalar sökülmüştü.

Haberlerde artık AVM olarak anılmıyordu.

Sonra bu taraf tamamen çökmüştü. Solukların sayısı kontrol edilemeyecek kadar artınca Mavi Ay geri çekilmişti. Tesis geride kalmıştı.

En azından benim bildiğim buydu.

Görev emrinin altında kısa bir not vardı. Tesiste bırakılmış arşivlerin ve araştırma malzemelerinin alınması isteniyordu.

Demek içeride hâlâ bir şey olduğunu düşünüyorlardı.

Atlas’ın adı yoktu. Bizim bölgenin adı da yoktu.

Ama elimde ilk kez somut bir şey vardı. Bir yer. Bir tesis. Kayıtlar.

Belki başka üslerin yerini öğrenirdim. Belki insanları neden topladıklarını. Belki o kan testinin ne olduğunu.

K pozitif.

Askerin Atlas’a bakışını hatırladım. O iki kelimeyi söylediği andaki ifadesini.

Dosyayı kapattım.

Terk edilmiş bir Mavi Ay araştırma tesisine girecektim. Üstelik bina eski bir AVM’ydi. Yüzlerce mağaza. Depolar. Personel koridorları. Otoparklar. Karanlık odalar. İçinde kaç Soluk olduğunu Tanrı bilirdi.

“Harika fikir, Efe.”

Başka yol yoktu. Mavi Ay’ın peşinden körlemesine gidemezdim. Boğaz’ın ötesinde hâlâ güçlü oldukları söyleniyordu. Kız Kulesi hakkında yıllardır türlü hikâyeler anlatılıyordu. Söylentiler Atlas’ı bulmama yardım etmeyecekti.

Önümde gerçek bir adres vardı.

Korkuyordum. Oraya girmek istemiyordum.

Ama Atlas o araca bindirilirken bana bakmıştı.

Abi.

“Tamam.”

Dosyayı çantama koydum.

Kontağa bakınca duraksadım. Anahtar üzerindeydi.

Sürücü koltuğuna geçtim. Anahtarı çevirdim. Motor bir kez öksürdü. Sustu. Tekrar denedim. Bu kez titredi, birkaç ışık yandı.

Araç çalıştı.

Yakıt yarıdan azdı. Oraya kadar yeterdi.

Direksiyonu kavradım.

Bir zamanlar Atlas’la gittiğim AVM’ye şimdi Mavi Ay’dan aldığım araçla gidiyordum. Eskiden biri bana bunu anlatsaydı deli olduğunu düşünürdüm.

Şimdi İstanbul’da sıradan bir sabahtı.

Vitesi değiştirdim.

Dikiz aynasından geride kalan cesetlere baktım. Sonra gözlerimi yola çevirdim.

Nereye gittiğimi biliyordum.

Asıl bilmediğim şey, orada beni neyin beklediğiydi.

Marinadan çıkmak düşündüğümden uzun sürdü. Geceki artıkları iki sokağı dolanarak geçtim. Yanmış bir otobüs yolu kesmişti; kaldırımdan etrafından dolaştım.

Her tümsekte başımın arkasındaki yara zonkladı. Duramazdım.

E-5’e yaklaştıkça şehrin ne kadar değiştiği daha belirginleşti. Bir zamanlar dakikalarca beklenen yol bomboştu. Şeritlerin ortasında terk edilmiş arabalar, yan yatmış bir tır, altından ancak tek araç geçecek kadar çökmüş bir üst geçit.

İleride yolun ortasında iki Soluk vardı. Biri hareketsizdi. Diğeri asfaltın üzerinde bir şeyin başına çömelmişti.

Aracın sesini duyunca ikisi de başını kaldırdı. Kızıl gözleri bana döndü.

Tak.

Ayağımı gazdan çekmedim.

İlki birkaç adım attı. Yanından geçerken eli kaportaya çarptı.

GÜM.

Dikiz aynasında birkaç metre koştuğunu gördüm. Sonra geride kaldı.

Aracın içinde olmak avantajdı. Güvende olmak değildi.

Yan koltuktaki dosyaya baktım. Adres hâlâ oradaydı.

Mavi Ay’ın Atlas’ı bu tesise götürmüş olma ihtimali zayıftı. Görev emri terk edilmiş bir yerden belge alınmasını söylüyordu. Canlı bir üs değildi.

Ama başka bir şeyim yoktu.

Yol kenarında rengi solmuş eski bir tabela gördüm. Yazıların yarısı silinmişti. Yine de tanıdım.

AVM’nin eski adı.

Boğazım düğümlendi.

Direksiyonu çevirdim.

Önce otopark göründü. Sonra bina.

Hâlâ büyüktü. İçini dolduran hayat tamamen kaybolmuştu. Tabelalar sökülmüş, camların çoğu sac ve tahtayla kapatılmıştı. Ana girişin önünde paslı bariyerler vardı. Birinin üzerinde solmuş mavi bir hilal duruyordu.

Aracı kapının önüne sürmedim. Motoru orada bırakmak bütün binaya geldiğimi duyurmak olurdu.

Yanmış bir servis aracının arkasına çektim. Kontağı kapattım.

Bekledim.

Rüzgâr. Uzakta sallanan bir sacın sesi.

Başka bir şey yoktu.

Çantamı aldım. Tabancayı kontrol ettim. Bıçağım belimdeydi.

Otopark rampasına bakmadım. Karanlık aşağı iniyordu. Oraya girmeyecektim.

Zemin kattaki eski market girişine yöneldim. Kepenk yarıya inmiş, bir tarafı yukarı bükülmüştü. Altından geçilecek kadar boşluk vardı.

Dinledim.

Sessizlik.

Çömelip içeri baktım. Loştu. Kırık camlardan sızan ışık zeminde ince çizgiler oluşturuyordu. Devrilmiş panolar. Dağılmış kasa bantları. Paslı alışveriş arabaları.

Tabancayı öne uzatıp girdim.

Ayakkabımın altında bir cam ezildi.

Çıt.

Olduğum yerde kaldım.

Bir şey olmadı.

Marketin içinden ana hole çıktığımda başımı kaldırdım. Tavan hâlâ aynı yükseklikteydi. Bir zamanlar ışıklarla dolu olan alan şimdi karanlığa gömülmüştü.

Eskiden burada müzik çalardı. İnsanlar konuşurdu. Çocuklar bağırırdı.

Şimdi yalnızca kendi ayak seslerimi duyuyordum. Onu da duymak istemiyordum.

Soldaki koridordan bir sürtünme sesi geldi.

“Hrrr…”

Çömeldim.

Karanlık bir mağazanın içinde bir gölge hareket etti. Beni görmemişti.

Devrilmiş vitrinin arkasına geçtim.

Soluk koridorun ağzına kadar çıktı. Başını yana yatırdı. Çenesi kasıldı.

Tak.

Birkaç saniye durdu. Sonra geldiği mağazaya döndü.

Bekledim. Sonra yürüdüm.

Artık daha hızlıydım. Sessiz olmaya çalışıyordum ama burada ne kadar uzun kalırsam o kadar kötü olurdu.

Arşiv. Bul. Bak. Çık.

Koridorun sonuna doğru ilerledim. Sağdaki mağazalardan biri hırıldadı. Bakmadım.

Birkaç adım sonra başım yeniden zonkladı. Elimi duvara koydum. Midem kalktı.

“Dayan.”

Önümde eski yürüyen merdiven belirdi. Çalışmıyordu. Basamakların bazıları yerinden çıkmıştı.

Yukarıda yazı vardı.

ARŞİV / YÖNETİM ↑

Ayağımı ilk basamağa koydum. Metal gıcırdadı.

Aşağıdan:

Tak.

Sonra boğuk bir hırıltı.

Devam ettim.

Az önce geçtiğim koridordan bir Soluk çıktı. Başını öne eğmiş duruyordu. Çenesi aralıklarla kasılıyordu.

Beni henüz görmemişti.

Bir basamak daha.

Gıcır.

Başı kalktı.

TAK.

Kızıl gözleri beni buldu.

Koşmaya başladı.

Ben de koştum.

Metal basamaklar ayaklarımın altında zangırdadı. Üst kata çıktım. Sağa döndüm.

YÖNETİM ←

Koştum.

Arkamdan ayak sesleri. Sonra ikinci bir hırıltı.

Bir tane değildi.

Koridorun sonunda ağır bir kapı vardı.

ARŞİV

Kolu indirdim.

Açılmadı.

Yanındaki kart okuyucu karanlıktı. Elektrik yoktu.

Kapıya omzumla yüklendim. Bir. İki. Üçüncüde paslı kilit çatırdadı. Kapı içeri savruldu.

Kendimi içeri attım. Kapıyı çektim.

Tam kapanacağı sırada koridordaki Soluğu gördüm. Ağzı açıktı.

Kapı kapandı.

Sürgüyü indirdim.

Bir saniye sonra kapı sarsıldı.

GÜM.

Geri çekildim. Tabancamı çıkardım.

Bir darbe daha bekledim.

Gelmedi.

Kapının arkasından hafif bir hırıltı duyuldu. Sonra ayak sesleri yavaşça uzaklaştı.

Tamamen gitmiş miydi, bilmiyordum.

Arkamı döndüm.

Oda karanlıktı. Feneri açtım.

Dosya dolapları. Raflar. Kutular. Bilgisayarlar.

Önce odayı taradım. Masa boştu. Devrilmiş bir sandalye. Zeminde eski kan lekeleri.

Arkada küçük bir kapı daha vardı. Hızla açtım. Boş. Raflar, birkaç kutu.

Ana odaya döndüm. Masanın altını, dolapların arasını, devrilmiş rafın arkasını kontrol ettim.

Yalnızdım.

En azından burada.

Kapı kalındı. Sürgü sağlam görünüyordu.

“Sanırım.”

O kelimeden nefret ediyordum.

Çantamı masaya bıraktım. Tabancayı yanına koydum. Bıçağı bırakmadım.

İlk dolabı açtım.

Yüzlerce dosya. Bazı yazılar nemden silinmişti.

Birinin üzerinde durdum.

DENEK TRANSFER KAYITLARI

İsimlerin çoğu kodlanmıştı. Tarihler. Yaşlar. Kan değerleri. Bazı satırların yanında kırmızı işaretler.

Bir sayfada gözüm takıldı.

* VL NEGATİF

* VL POZİTİF

Nefesim yavaşladı.

Yanında daha küçük bir not vardı.

SAHA SINIFLANDIRMASI: K+

Olduğum yerde kaldım.

Askerin sesi kafamın içinde yeniden çaldı.

K mı?

Evet. K, hem de pozitif.

Demek aynı şeyle bağlantılıydı.

Ama neydi? Neden Atlas?

Başka bir dolaptan saha operasyonları ve tesis listesi gibi duran birkaç dosya daha aldım. Hepsini inceleyemezdim. Saatlerim yoktu.

Alt rafta isimsiz, küçük siyah bir klasör vardı.

Açtım.

İlk sayfada Mavi Ay amblemi.

Altında: ÖZEL ARAŞTIRMA BİRİMİ

Sayfayı çevirecektim.

Bir ses duydum.

Donup kaldım.

Sessizlik.

Dosyayı yavaşça masaya bıraktım. Bıçağımı aldım.

Önce hiçbir şey.

Sonra uzaktan:

Tak.

Tak.

Ardından başka bir yerden boğuk bir hırıltı.

Binanın içinde kaç tane olduklarını düşünmek istemiyordum.

Derken—

“ÇEKİL YA ŞURADAN!”

Olduğum yerde sıçradım.

Erkek sesi. İnsan.

Feneri kapattım.

Kapının yanına çömeldim.

Terk edilmiş bir Mavi Ay tesisinde. Bir insan.

Ses uzaktan gelmişti. Hangi kat, anlayamadım.

Sonra hırıltılar başladı. Bir tane. Ardından bir tane daha. Farklı noktalardan diş sesleri.

O salak bütün binayı ayağa kaldırmıştı.

Bir süre hiçbir şey olmadı.

Sonra aynı ses, daha sinirli:

“BUNLAR DA HER YERDE AMINA KOYAYIM!”

Kısa bir sessizlik.

“BIKTIM BUNLARDAN!”

Gözlerimi kapattım.

Adam gerçekten bağırıyordu. Soluklarla dolu bir binanın ortasında.

“Gerizekâlı…”

Sesimi duyulmayacak kadar alçak tuttum. “Biraz daha bağır da hepsini buraya topla.”

Koridordan bir hırıltı yükseldi. Başka bir taraftan ikincisi cevap verdi.

Sanki bina yavaş yavaş uyanıyordu.

Ama sonra başka bir şey fark ettim.

Adamın sesinde korku yoktu.

Sinir vardı. Bıkkınlık vardı.

Korku yoktu.

Bu tesiste yalnız dolaşan biri vardı. Solukların ortasında bağırıyordu.

Ve hâlâ hayattaydı.

Kapıya baktım. Sonra masanın üzerindeki dosyalara.

Gitmeliydim. Dosyaları alıp çıkmalıydım. Atlas için ihtiyacım olan şey belki de elimdeydi.

Bu adam beni ilgilendirmiyordu.

Uzaklardan yeniden bir hırıltı yükseldi. Bir şey devrildi. Sonra sessizlik.

Elimi sürgüye götürdüm.

Duraksadım.

Aklımdaki tek soru artık Mavi Ay değildi.

Bu adam kimdi?

Ve daha önemlisi…

Solukların arasında ne halt ediyordu?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.