Atlas’a öyle sıkı sarılmıştım ki kollarımın ne kadar acıdığını ancak birkaç saniye sonra fark ettim.
Ama bırakamıyordum.
Başımı kaldırdığımda etrafımızdaki her şey birbirine karışmıştı: Silah sesleri, bağırışlar, motor gürültüleri ve Solukların çıkardığı o boğuk hırıltılar… Havaya kalkan toz yüzünden birkaç metre ötesini bile doğru düzgün göremiyordum. Bir yerlerde metal metale çarptı. Ardından bir silah daha patladı.
Atlas’ın başını göğsüme bastırdım.
“Bakma.”
Ne kadar duydu bilmiyordum; zaten ben bile kendi sesimi zor duyuyordum.
Bir anda omzumdan sertçe çekildim. Dönüp yumruğumu kaldırdığım anda karşımda bir asker buldum.
“Hey! Sakin!”
Kolumu sımsıkı tuttu.
“Bırak!”
“Hadi! Arabaya!”
Atlas’ı daha sıkı kavradım.
“Nereye?”
Asker arkasına baktı. Birkaç metre ileride iki Soluk yere düşerken silah sesleri yeniden yükseldi.
“Burada kalırsanız ölürsünüz! Ses hepsini buraya çekiyor. Hadi!”
Düşünecek zamanım yoktu.
Gerçekten yoktu.
Asker Atlas’ı değil, doğrudan beni kolumdan çekti. Bu bile o anda ona karşı koymamam için yeterli bir baskı yaratmıştı.
Atlas’ın elini sıkıca tuttum.
“Yanımdan ayrılma.”
Birlikte koştuk.
Tozun içinden büyük, koyu renkli bir araç belirdi. Normal bir minibüse benziyordu ama camlarında ve gövdesinde kalın metal takviyeler vardı. Arka kapısı açıktı.
Asker bizi içeri soktu. Atlas önce bindi, ardından ben atladım.
İçerisi karşılıklı iki metal sıra ile kaplıydı. Ön tarafı sürücü bölümünden ayıran kalın bir kafes bulunuyordu.
Kapı kapanır kapanmaz araç ani bir hareketle fırladı.
Dengemi kaybedip metal sıraya tutundum. Atlas hemen yanıma oturdu. Kolumu omzuna attım.
Dışarıdan hâlâ boğuk silah sesleri geliyordu.
Araç ilerlerken yan tarafımıza sert bir şey çarptı. Atlas irkildi. Ardından tekerleklerin altından ağır bir sarsıntı geçti.
Ne olduğunu düşünmek istemedim.
Ön taraftaki asker telsizini kaldırdı.
“İki sivil bizde. Bölgeden çıkarıyoruz.”
Telsizden cızırtılı bir cevap geldi.
Başımı arka kapının küçük camına çevirdim. İki araç daha olay yerine giriyor, askerler iniyordu. Silah sesleri devam ediyordu ama biz uzaklaşıyorduk.
Sokakları geçtikçe bağırışlar geride kaldı.
Silah sesleri azaldı.
Sonunda yalnızca motorun boğuk uğultusu kaldı.
İlk kez düzgün nefes alabildiğimi fark ettim.
Atlas’a baktım.
“İyi misin?”
Başını salladı.
“Sen?”
“İyiyim.”
Yalan söyledim.
Her yerim ağrıyordu.
Ama Atlas yanımdaydı.
Şimdilik bu yeterliydi.
Karşımızdaki asker tüfeğini yanındaki boşluğa bıraktı.
“İkiniz de yaralandınız mı?”
“Hayır.”
“Isırık?”
“Yok.”
“Tırmalanma?”
“Hayır.”
Asker dikkatini Atlas’a çevirdi.
“Sen?”
Atlas başını salladı.
“Yok.”
Adam yerinden kalkıp aramıza geldi.
“Kontrol etmem gerekiyor.”
Elindeki küçük feneri önce gözlerime tuttu. Gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Boynumu inceledi, kollarımı çevirdi, ellerimi kontrol etti. Sonra aynı rutini Atlas için tekrarladı.
Bu durum bana garip gelmemişti.
Dört yıldır dışarıda yaşayan herkes aynı şeyi yapardı. Birini sığınağına almadan önce koluna bakardın, boynuna bakardın, kan arardın, diş izi arardın.
Çünkü bazen küçücük bir yara bile ölüm demekti.
Asker yerine döndü.
Çantasından küçük siyah bir kutu çıkarıp kapağını açtı. İçinde birkaç ince şerit ve avuç içine sığacak kadar küçük elektronik bir cihaz vardı.
“Bir de test yapacağız.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne testi?”
“Rutin.”
Parmağıma baktı.
“Elini ver.”
Tereddüt ettim ama uzattım.
Sonuçta dışarıda bir salgın vardı. Bizi nereden bulduklarını bilmiyorlardı. Ben olsam ben de kontrol ederdim.
Küçük iğne parmağıma battı.
Bir damla kanı şeride alıp cihaza yerleştirdi.
Birkaç saniye bekledikten sonra ekrana baktı.
“Sıfır pozitif.”
Hepsi bu kadardı.
Yüzünde en ufak bir ifade değişimi olmadı. Diğer askere bakmadı bile.
Hemen yeni bir şerit çıkardı.
Bu kez Atlas’a döndü.
“Sen.”
Atlas bana baktı.
Başımı salladım.
“Tamam.”
Elini uzattı.
Asker parmağını deldi, kanı şeride aldı ve cihaza yerleştirdi.
Bekledik.
Cihazdan kısa bir bip sesi çıktı.
Asker ekrana baktı.
Bir an sustu.
“VL pozitif.”
Karşı taraftaki asker başını kaldırdı.
“K mı?”
Testi yapan asker gözünü ekrandan ayırmadan cevap verdi.
“Evet.”
İkisi de sustu.
Atlas hiçbir şey anlamamış gibi bana baktı.
Ben de anlamamıştım.
Ama az önce benim sonucum söylendiğinde kimse başını bile kaldırmamıştı. Atlas’ın sonucunda ise ikisinin de dikkati bir anda ona odaklanmıştı.
K mı?
Kaşlarımı çattım.
K ne demekti?
Asker cihazı kapattı, şeritleri toplayıp kutuya koydu.
“Bitti.”
“Bir dakika.”
Bana baktı.
“Ne?”
“K ne?”
Adam birkaç saniye yüzüme baktı.
“Bir şey değil.”
“Bir şey değilse neden sordunuz?”
“Rutin prosedür.”
Cevabı fazlasıyla hızlı ve geçiştiriciydi.
“VL pozitif ne demek?”
“Kan grubunun sonucu.”
“Onu sormuyorum. K ne demek?”
Bu kez cevap vermedi.
Kutuyu çantasına yerleştirdi. Diğer asker de ön tarafa döndü.
İçimde oluşan o soğuk rahatsızlık giderek büyüyordu.
“Nereye gidiyoruz?”
“Güvenli bir yere.”
“Neresi?”
“Merkez.”
“Hangi merkez?”
Sessizlik.
“Nerede?”
Asker sertçe bana döndü.
“Oraya vardığımızda görürsün.”
Atlas’ın omzundaki elim istemsizce sıkılaştı.
Bir süre hiçbir şey söylemedim.
Belki gerçekten gereksiz yere şüpheleniyordum.
Bizi oradan çıkarmışlardı.
Solukların arasında ölüme terk etmemişlerdi.
Bizi kurtarmışlardı.
Ama yine de…
K.
Gözüm Atlas’a kaydı.
O dışarıyı izliyordu.
Öndeki asker telsizini eline aldı. Sesini tamamen duyamıyordum; motorun uğultusu kelimelerin büyük kısmını yutuyordu.
“Evet…”
Kısa bir sessizlik.
“Bulduk.”
Başımı kaldırdım.
Askerin omzunun üzerinden Atlas’a baktığını gördüm.
Sonra sesini biraz daha alçalttı.
“Pozitif.”
Kalbimin atışı hızlandı.
Telsizden cızırtılı bir şey söylendi.
Asker cevap verdi.
“Evet. K.”
İşte o anda içimdeki şüphe başka bir şeye dönüştü.
Bu insanlar bizi yalnızca kurtarmış mıydı?
Artık bundan emin değildim.
Atlas’a biraz daha yaklaştım. O da bunu fark etmiş olacak ki bana baktı.
Bir şey söylemedim.
Sadece elini tuttum.
Araç karanlık sokaklarda ilerlemeye devam etti.
Ne kadar yol gittiğimizi bilmiyordum.
Sokaklar değişmişti. Etraf daha sessizdi. Bazı binaların alt katları tamamen karanlıktı. Yol kenarlarındaki terk edilmiş araçların üzerini kalın bir kir ve yosun tabakası kaplamıştı.
Sonra araç bir anda sert bir fren yaptı.
Omzum metal duvara çarptı. Atlas dengesini kaybedip bana yaslandı. Elim hemen refleksle koluna gitti.
Öndeki askerlerden biri başını kaldırdı.
“Ne oldu?”
Sürücü cevap vermedi.
Ön cama doğru eğilmiş, gözlerini yolun ilerisinden ayırmıyordu.
“Ne oldu dedim?”
“Lanet olsun.”
Asker de öne doğru baktı.
“Ne var?”
“Siren.”
Adamın yüzündeki ifade değişti.
“Ne Sireni ya?”
Sürücü sinirle ön cama doğru işaret etti.
“Görmüyor musun? Şu yolun ortasındaki sıska olanı.”
Ben de bulunduğum yerden öne doğru baktım.
İlk başta hiçbir şey seçemedim.
Yol terk edilmiş araçlarla doluydu. Bazılarının kapıları açık kalmış, bazılarının camları tamamen dağılmıştı. Sağ tarafta iki araba birbirine girmiş, geçişi iyice daraltmıştı.
Sonra onu gördüm.
Yolun tam ortasında duruyordu.
Bir Soluk’tu.
Ama diğerlerine benzemiyordu.
Bedeni öylesine zayıftı ki üzerindeki kirli kıyafetler adeta iskeletine asılmış gibi duruyordu. Omuzları sivrilmiş, kolları neredeyse birer çubuk kadar incelmişti. Başını hafifçe yana yatırmıştı.
Gözleri açıktı.
Ama hiçbir yere bakmıyordu.
Siren.
Onlar hakkında çok şey bilmiyordum. Zaten haklarında anlatılanların ne kadarının doğru olduğunu bilen yoktu.
Yıllardır Soluk olarak dolaşanların bazılarının zamanla böyle bir mutasyona uğradığı söylenirdi.
Görmezlerdi.
Ama duyardılar.
Hem de fazlasıyla.
Ve çıkardıkları o ses…
Bir kez çığlık attıklarında yalnızca kulakları mahvetmezlerdi. Çevrede ne kadar Soluk varsa hepsini o sese çekerlerdi.
Dışarıdan sessizliği bölen tuhaf bir ses geldi.
Tak… tak…
Kaşlarımı çattım.
Tak… tak… tak…
Dişleriydi.
Birbirine vuruyordu.
Ardından boğazından kuru, kemirici bir hırıltı yükseldi.
Khhh…
Atlas bana biraz daha yaklaştı.
Askerlerden biri ön cama bakmaya devam etti.
“Tam geçeceğimiz yerde durmuş.”
Sürücü direksiyona vurarak küfretti.
“Ben de onu görüyorum zaten.”
“Ne yapacağız?”
“Kafasından vurup geçelim.”
Arka tarafta bizimle kalan asker tüfeğine baktı.
“Bende sadece tüfek var. Bununla ateş edersem Siren’den bir farkım kalmaz. Bütün sokağı ayağa kaldırırım.”
Sürücü homurdanarak başını koltuğa yasladı.
Sonra belindeki kılıftan susturuculu tabancasını çıkardı.
Yanındaki asker ona baktı.
“Buradan vurabilir misin?”
Sürücü birkaç saniye Siren’i inceledi.
“Hayır. Kafasını sallayıp duruyor. Yaklaşmam lazım.”
Kapıyı itti.
Diğer asker de tüfeğini kavrayarak ayağa kalktı.
“Ben de geliyorum. Arkanı kollarım.”
İkisi aşağı indi.
Son çıkan asker kapıyı arkasından çekti.
Tak.
Gözüm istem dışı kapıya kaydı.
Bir şey yanlıştı.
Kapı tam oturmamıştı. Kenarında incecik bir açıklık kalmıştı. Dışarıdan gelen soluk ışık metal zeminin üzerine ince bir çizgi gibi düşüyordu.
Bir an kapıya baktım.
Sonra Atlas’a.
Sonra tekrar kapıya.
Kalbim kaburgalarımı dövmeye başladı.
Dışarıda yolun iki tarafı terk edilmiş araçlarla doluydu. Arabaların arasına girebilirsek bizi doğrudan göremezlerdi. Birkaç metre ileride dar bir sokak uzanıyordu.
Oraya ulaşabilirsek…
İzimizi kaybettirebilirdik.
Karşımızda yalnızca bir asker kalmıştı.
Onu alt etmek zorunda değildim.
Sadece birkaç saniyeye ihtiyacım vardı.
Atlas’ı çıkarmaya yetecek kadar.
Başımı ona çevirdim.
Atlas bana baktı.
Gözlerimi kapıya kaydırdım.
Sonra tekrar ona.
Başını hafifçe salladı.
Karşımızdaki asker hâlâ ön tarafa dönüktü. Dışarıdakilerin ne yaptığını görmeye çalışıyordu.
Derin bir nefes aldım.
Ve üzerine atıldım.
Ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden yumruğumu yüzüne geçirdim.
Başı yana savruldu ama beklediğimden çok daha hızlı toparlandı. Kolumu yakaladığı gibi beni kendine çekti.
“Ne halt—”
Sözünü tamamlayamadı.
Tekrar vurdum.
Bu seferki yumruğum tam çenesine denk geldi.
Adam sendeledi ama düşmedi.
Tam tersine tüm ağırlığıyla üzerime atıldı.
Sırtım metal duvara çarptığında ciğerlerimdeki bütün hava boşaldı. Acıyla iki büklüm oldum.
Asker beni yakamdan tutup duvara bastırdı.
“Gerizekâlı mısın sen?” diye dişlerinin arasından fısıldadı. “Dışarıda ne olduğunu bilmiyor musun?”
Dirseğimi karnına geçirmeye çalıştım ama bileğimi yakalayıp sıktı.
Bir anda ayağımı yerden kesti.
Ne olduğunu anlamadan kendimi metal zeminde buldum. Başım sertçe çarpmasa da sırtımdaki darbe nefesimi kesti.
Asker üzerime çöktü.
Kollarımı zemine bastırdı.
“Atlas…” dedim dişlerimin arasından.
Atlas kapıya koşmuştu. İnce aralığa elini uzattığını gördüm.
“Kapıyı aç.”
Asker diğer kolumu da zapt etmeye çalışıyordu. Kurtulmak için bütün gücümle kıvrandım ama benden güçlüydü.
“Atlas… hadi.”
Atlas kapıyı tuttu.
Sonra duraksayıp bana baktı.
“Git,” dedim. Sesimi yükseltmeye cesaret edemiyordum. “Atlas, git.”
Ama gitmedi.
Elini kapıdan çekti.
“Atlas—”
Üzerimdeki askere doğru koştu.
“Abimi bırak!”
Sesi düşündüğünden yüksek çıkmış olacak ki asker anında ona döndü.
“Şşşt! Sesini kes!”
Atlas askere arkadan sarıldı.
Adam bir an dengesini kaybetti.
“Çekil lan!”
Atlas bırakmadı.
“Bırak abimi!”
Dışarıdan o kuru ses yeniden geldi.
Tak… tak…
Üçümüz de bir anlığına donduk.
Siren hâlâ yakındaydı.
Asker Atlas’ı kolundan tutup üzerinden atmaya çalıştı.
“Kes sesini! O şey hâlâ dışarıda!”
Atlas bırakmadı.
Adam onu sertçe itti.
Atlas metal sıraya çarptı.
O an içimde bir şey koptu.
Bütün ağırlığımı yana verdim.
Askerin dengesi bozulduğu anda kolumu kurtarıp yüzüne bir yumruk indirdim.
Bir kere.
Sonra bir daha.
Adam üzerimden yuvarlandı.
Ayağa kalkarken bacaklarım titriyordu. Karnım alev alev yanıyordu ama umurumda değildi.
Atlas’ın elinden tuttum.
“Hadi.”
Kapıya koştuk.
Yarı açık metal kapıyı bütün gücümle çektim.
Açıldı.
Önce Atlas’ı aşağı indirdim.
Ardından ben atladım.
Ayağım asfalta değer değmez onu kendime çektim.
“Koş—”
Söz ağzımda kaldı.
Aracın arkasında bir adam duruyordu.
Sürücü.
Birkaç saniye önce Siren’e yaklaşmak için eline aldığı susturuculu tabanca şimdi doğrudan göğsüme bakıyordu.
Olduğum yerde kaldım.
Diğer asker de birkaç metre arkasındaydı. Tüfeğini iki eliyle kavramış, aracın içinden gelen boğuşmayı duyup geri dönmüştü.
Sürücünün yüzü öfkeden gerilmişti.
“Bir adım daha at.”
Atlas’ı hemen arkama çektim.
Adam silahını indirmedi.
“Bir adım daha at da kafanı dağıtayım.”
“Çekil.”
Adam kısa, kuru bir kahkaha attı.
“Ne?”
“Önümüzden çekil.”
“Sen hâlâ emir verecek durumda olduğunu mu sanıyorsun?”
Atlas’ın elini daha sıkı tuttum.
Gözüm bir an yolun kenarındaki araç hurdalarına kaydı.
Çok yakındılar.
Sadece birkaç metre…
Sürücü bunu fark etmiş olacak ki silahını biraz daha yukarı kaldırdı.
“Arabaya geri bin.”
Kıpırdamadım.
“Son kez söylüyorum. İkiniz de araca geri bineceksiniz.”
“Bizi bırak.”
“Ulan zaten yeterince vaktimi siktiniz.”
Bir adım yaklaştı.
“Bin o araca.”
Atlas’ı arkamda tutarak hafifçe geri çekildim.
“Hayır.”
Adamın çenesi katılaştı.
Sonra namlu hareket etti.
Göğsümden ayrıldı.
Yanımdan geçti.
Ve Atlas’ta durdu.
Kanım dondu.
“Hayır.”
Atlas’ın önünü tamamen kapattım.
“Silahı ona doğrultma.”
“Öyleyse araca bin.”
“Silahı indir.”
“Bana ne yapacağımı söyleme.”
Arkamızdan metal bir ses geldi.
İçeride bıraktığımız asker kapıda belirdi. Bir eli yüzündeydi. Dudağının kenarından kan sızıyordu.
Sürücünün elindeki silahı gördüğü anda gözleri Atlas’a kaydı.
“Ona değil!”
Sürücü başını hafifçe çevirdi.
“Neden?”
“K pozitif o!”
Sürücünün yüzündeki öfke anlığına dağıldı.
“Emin misin?”
“Test edildi.”
Birkaç saniye boyunca sokakta çıt çıkmadı.
Sürücünün bakışları yavaşça Atlas’a döndü.
Silahı hâlâ elindeydi ama namluyu hemen aşağı indirdi.
Sonra bana baktı.
“Diğeri?”
Arkamızdaki asker ağzındaki kanı kolunun ucuyla sildi.
“Uyuşmuyor.”
Kaşlarım çatıldı.
Uyuşmuyor mu?
Neye?
Sürücünün bana bakışı tamamen değişmişti.
Birkaç saniye önce silah doğrulttuğu adam artık umurunda bile değilmiş gibi bakıyordu.
Sonra gözleri yeniden Atlas’a kaydı.
Ve o anda zihnimdeki parçalar birleşmeye başladı.
K.
Test.
Telsizdeki konuşma.
Bulduk.
Boğazım düğümlendi.
Bizi gerçekten kurtarmış olabilirlerdi.
Ama artık beni istemiyorlardı.
Gözüm Atlas’a kaydı.
Onu istiyorlardı.
“Atlas.”
Ona doğru döndüğüm anda arkamdaki asker aniden montumdan yakaladı.
Ne olduğunu anlayamadan geriye çekildim.
“Bırak!”
Diğer asker de üzerime çullandı. Atlas’ı uzanmaya çalıştım ama ikisi birden beni sertçe yere düşürdü.
“Abi!”
Omzum asfalta çarptı.
Kalkmaya çalıştığım anda karnıma sert bir tekme yedim. Nefesim kesildi.
“Atlas!”
Bir tekme daha geldi.
“ABİ!”
Atlas’ın çığlığı içimi parçaladı.
Başımı kaldırdığımda askerlerden birinin onu araca doğru çektiğini gördüm.
“Bırakın onu!”
Doğrulmaya çalıştım.
O anda bir bot başımın yanına sertçe bastı. Yüzüm asfalta çarptı.
“Direnme artık!”
Başımın içinde uğultu yayıldı. Birkaç saniyeliğine nerede olduğumu bile anlayamadım.
“Abi! Bırakın beni! ABİ!”
Parmaklarımı asfaltın üzerinde sıktım.
Kalkmak istedim.
Yapamadım.
Metal kapının sesi geldi.
“ABİ!”
Güm.
Kapı kapandı.
Motorun sesi yükseldi.
Başımın üzerindeki baskı kalktığında doğrulmaya çalıştım ama dünya hâlâ dönüyordu.
Araç hareket etti.
“Atlas…”
Sesim zar zor çıktı.
Arka camın ardından onu yalnızca bir an görebildim.
Sonra araç uzaklaşmaya başladı.
Ve ben hâlâ yerdeydim.