İçeriğe geç

BOĞAZIN ÖTESİNDE

Bölüm 2 · 17 dk okuma

BOĞAZIN ÖTESİNDE

Bölüm 2

Gölgenin ardında

Merdivenlerden inerken dışarıdan bir silah sesi daha geldi.

Ardından bir tane daha.

Alt kata ulaştığımda Atlas’ın odasına yöneldim ama kapıya varmadan açıldı.

Atlas karşıma çıktı.

“Efe?”

Uyanmıştı.

Tabii ki uyanmıştı.

Dışarıdaki silah sesleri ölüleri bile uyandıracak kadar yüksekti.

Yanına gidip omzundan tuttum.

“İyi misin?”

“Ben iyiyim. Dışarıda ne oluyor?”

Bir anda dışarıdan uzun bir silah sesi duyuldu. Atlas istemsizce başını pencereye çevirdi.

“Pencereden uzak dur.”

“Kim ateş ediyor?”

“Mavi Ay.”

Yüzündeki uykulu ifade bir anda kayboldu.

“Mavi Ay mı?”

Başımı salladım.

“Buradalar.”

“Niye?”

“Bilmiyorum.”

Yalan değildi.

Neden burada olduklarını gerçekten bilmiyordum.

Sadece ne yaptıklarını görmüştüm.

Ve bunu şimdilik Atlas’a anlatmayacaktım.

Dışarıdan bir çığlık yükseldi.

Atlas tekrar pencereye bakmaya çalışınca kolundan tutup kendime çevirdim.

“Bakma.”

“Efe, ne oluyor?”

“Soluklar gelmiş. Silah sesleri onları çekti.”

Bu kez başka bir ses duyuldu.

İnsan sesi değildi.

Boğuk, parçalanmış bir inleme.

Ardından birkaç el daha ateş edildi.

Atlas bana baktı.

“Buraya gelirler mi?”

“Hayır.”

Cevabı düşünmeden vermiştim.

Atlas kaşlarını kaldırdı.

“Emin misin?”

Değildim.

“Kapılar kapalı. Pencereler kapalı. Işık yok. Ses çıkarmadığımız sürece bizi fark etmeleri için bir neden yok.”

Bu daha doğru bir cevaptı.

Elimi omzundan çekip salonun kapısına doğru baktım.

Sürgüler yerindeydi.

Her şey yerindeydi.

Ama ilk defa eve baktığımda kendimi güvende hissetmedim.

“Gel.”

Atlas’la birlikte salonun pencerelerinden en uzak köşeye geçtik. Yere oturdum. Atlas da yanıma geldi.

Bir süre konuşmadık.

Dışarıdaki çatışmayı dinledik.

Bazen silah sesleri yaklaşıyordu.

Bazen uzaklaşıyordu.

Arada Solukların seslerini duyuyordum.

Sonra tekrar silahlar.

Saatler böyle geçti.

Ne ben uyudum ne Atlas.

Bir ara başını omzuma yasladı ama birkaç dakika sonra tekrar doğruldu.

“Gittiler mi?”

Dinledim.

Uzun zamandır silah sesi gelmiyordu.

“Bilmiyorum.”

Pencereden bakmak istiyordum ama gün doğmadan bunu yapmayacaktım.

Bekledik.

Tahtaların arasından içeri giren ilk gün ışığını gördüğümde saatime baktım.

Sabah olmuştu.

Atlas da ışığı fark etti.

“Şimdi bakacak mısın?”

Ayağa kalktım.

“Üst katta kal.”

“Ben de geleyim.”

“Atlas.”

“Tamam.”

Merdivenleri çıkıp gözcü odasına girdim.

Perdeye yaklaştım.

Elimi kumaşın kenarına koyduğumda birkaç saniye durdum.

Sonra perdeyi yavaşça araladım.

Sokak sessizdi.

Mavi Ay’ın araçları yoktu.

Askerler de.

Ama gece bıraktıkları şeyler hâlâ oradaydı.

Yolun üzerinde birkaç Soluk bedeni yatıyordu.

Bir arabanın camları tamamen parçalanmıştı. Yolun bir bölümünde koyu lekeler vardı.

Bakışımı karşıdaki villaya çevirdim.

Kapısı açıktı.

Bahçe kapısının bir tarafı yerinden kopmuştu.

Duvarında kurşun izleri vardı.

Ve bahçede bir adam yatıyordu.

Gece vurulan adam.

Bir süre ona baktım.

Sonra evin açık kapısına.

Çocukları oradan çıkardıklarını görmüştüm.

Ama neden?

Mavi Ay yıllardır bu bölgeye gelmemişti.

Şimdi bir gecede üç uçakla ortaya çıkmış, evleri basmış ve çocukları götürmeye başlamıştı.

Bir şey arıyorlardı.

Bundan emindim.

Perdeyi kapattım.

Aşağı indiğimde Atlas mutfaktaydı.

“Ne gördün?”

“Gitmişler.”

Rahatlamış gibi nefes verdi.

Ben vermedim.

Dolabın yanındaki çantayı aldım.

Atlas hemen ne yaptığımı anladı.

“Yine mi çıkıyorsun?”

“Karşı eve gideceğim.”

“Niye?”

Çantayı omzuma geçirip bıçağımı belime taktım.

“Gece ne olduğunu anlamam lazım.”

“Bana hiçbir şey olmadığını söylemiştin.”

Bir an durdum.

“Bize bir şey olmadı.”

Atlas yüzüme baktı.

Bu cevabı hiç beğenmemişti.

“Beş dakika.”

“Efe—”

“Karşıdaki ev.”

Kapıyı gösterdim.

“Buradan görebilirsin. Bir şey olursa hemen dönerim.”

Tabancayı da aldım.

Bu kez çantaya koymadım.

Belimin arkasına sıkıştırdım.

Atlas bunu görünce yüzündeki ifade değişti.

“Beş dakika dedin.”

“Beş dakika.”

Kapıya yöneldim.

Sürgüyü açmadan önce dönüp ona baktım.

“Kimseye açmıyorsun.”

“Biliyorum.”

“Ben—”

“Sen olduğunu söylese bile açmıyorum.”

Başımı salladım.

“Güzel.”

Kapıyı açıp dışarı çıktım.

Sabahın soğuğu yüzüme vurdu.

Bahçe kapısına kadar ilerledim.

Elimi demirin üzerine koyduğumda karşıdaki villaya baktım.

Dün gece uzaktan gördüğüm şeyleri şimdi yakından görebiliyordum.

Kurşun delikleri.

Kırılmış camlar.

Yerdeki bedenler.

Kapının önündeki kan.

Bahçe kapısını yavaşça açtım.

Sokağa çıktım.

Ve ilk kez dört yıldır uzaktan durduğum komşularımın evine doğru yürümeye başladım.

Karşıdaki villaya doğru yürürken adımlarımı yavaş tuttum.

Sokağın ortasında gece yaşananlardan geriye kalanlar uzanıyordu.

İlk Soluğu yol kenarında gördüm.

Yüzüstü yatıyordu. Sırtındaki kurşun deliklerinden sızan kan asfaltın üzerinde koyu bir lekeye dönüşmüştü.

Birkaç metre ileride ikincisi çıktı karşıma.

Sonra üçüncüsü.

Elim bıçağımın sapına gitti.

Ölü görünüyorlardı.

Ama bu hiçbir şey ifade etmiyordu.

Yerde hareketsiz yatan bir Soluğun yanından geçerken öldüğünü düşünmek, yapılabilecek en aptalca hatalardan biriydi. Bunu dört yıl önce öğrenmiştim.

Neredeyse ayağımdan bir parça kopararak öğretmişti.

İlk bedenin çevresinden genişçe dolaştım.

İkincisine yaklaşırken gözüm ellerindeydi.

Hareket yok.

Üçüncünün yüzü bana dönüktü.

Gözleri açıktı.

Bir an beni izlediğini düşündüm.

Durup baktım.

Hiç kıpırdamadı.

“Ölü kal.”

Yanından geçip villaya yöneldim.

Bahçe kapısının kırık kanadını iterek içeri süzüldüm. Eğilmiş metal ayakkabıma sürtününce çıkan sesle irkildim.

Durup etrafı dinledim.

Sessizlik.

Başımı kaldırdığımda adamı gördüm.

Gece vurulan adam.

Bahçenin ortasında sırtüstü yatıyordu.

Bu kez aramızda bir pencere ve onlarca metre yoktu.

Sadece birkaç adım.

Bakışım istemsizce göğsüne kaydı. Koyu renkli kazağı kanla kaplanmıştı. Bir eli yana düşmüş, diğeri göğsünün üzerinde kalmıştı.

Yüzüne baktım.

Gözleri açıktı.

Hemen başımı çevirdim.

Dört yıldır aynı sokakta yaşamıştık.

Belki beni görmüştü.

Ben onu birkaç kez görmüştüm.

Ama adını bile bilmiyordum.

Artık öğrenemeyecektim de.

Yanından geçip girişe yöneldim.

Kapının kilidi parçalanmıştı. Ahşabın üzerinde birkaç kurşun deliği seçiliyordu.

Bıçağımı çıkardım.

İçeri girmeden önce durdum.

Dinledim.

Hiçbir şey duymayınca kapıyı omzumla biraz daha açıp içeri girdim.

Barut kokusu burnuma çarptı.

Ardından kan.

Salon darmadağındı. Devrilmiş masanın çevresine kırık tabaklar saçılmış, koltuğun önündeki halı yerinden kaymıştı. Birkaç boş konserve kutusu zeminde ezilmiş şekilde duruyordu.

Bakışım koltuğun arkasındaki battaniyelere takıldı.

Burada yaşıyorlardı.

Tıpkı bizim gibi.

Yerdeki kan izlerini görünce düşüncelerim dağıldı.

Koridora uzanıyordu.

Bıçağı biraz daha sıkı kavrayıp izleri takip ettim.

Kadını koridorun ortasında buldum.

Duvarın dibine düşmüş, yüzünün bir kısmı saçlarının altında kalmıştı. Elindeki küçük mutfak bıçağını hâlâ bırakmamıştı.

Göğsündeki kurşun yarasını görünce durdum.

Bahçedeki adamı düşündüm.

Sonra geceyi.

Askerin çocuğu kolundan çekişini.

Karşı koymaya çalışan yetişkini.

Silah sesini.

Dişlerimi sıktım.

“Ne yaptınız siz?”

Kadının yanından geçip koridorun sonuna ilerledim.

İki oda.

İlkinin kapısını açtım.

Birkaç battaniye, kıyafet ve boş kutu dışında hiçbir şey bulamadım.

Diğer kapıyı ayağımla ittim.

Çocuk odası.

İçeri girdiğim anda anlaşılıyordu.

Duvarlardan birine çizgi film karakterleri yapıştırılmıştı. Köşede oyuncaklar, yerde birkaç parça çocuk kıyafeti duruyordu.

İki küçük yatak yan yana konmuştu.

Gece gördüğüm çocuklar geldi aklıma.

İki kişilerdi.

Odaya biraz daha girdim.

Dolabın kapakları açıktı. Çekmeceler yere boşaltılmış, kıyafetler etrafa saçılmıştı.

Askerler burayı aramıştı.

Hem de dikkatlice.

Bir oyuncağı ayağımla kenara ittim.

Neden?

Yiyecek için gelmemişlerdi.

Evi yağmalamamışlardı.

Silah arıyor olsalar çocukları götürmezlerdi.

Ama yetişkinleri öldürüp çocukları yanlarına almışlardı.

“Ne istiyorsunuz onlardan?”

Cevabını bulmayı beklemiyordum.

Yine de evin geri kalanını aradım.

Mutfak.

Boş.

Banyo.

Boş.

Arka oda.

İşe yarayacak hiçbir şey yoktu.

Askerlerin geride bıraktığı bir belge, bir çanta, belki üzerlerinde taşıdıkları herhangi bir şey bulmayı umuyordum.

Hiçbir şey.

Salona geri döndüm.

Beş dakika demiştim.

Muhtemelen çoktan geçmişti.

Kapıya yönelirken koltuğun altında bir şey parladı.

Durup geri döndüm.

Kırık cam sandım.

Eğilip aldığımda avucuma küçük bir metal parçası düştü.

Üzerindeki kiri başparmağımla sildim.

Mavi bir hilal ortaya çıktı.

Kaşlarımı çattım.

“Mavi Ay.”

Bir üniformadan kopmuş arma gibi görünüyordu.

Arkasını çevirdim.

Küçük harfler ve birkaç rakam.

Bir kod.

Ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Cebime attım.

En azından elim boş dönmeyecektim.

Ayağa kalktım.

Tam kapıya yönelirken bir şey duydum.

Hafif bir sürtünme.

Durup arkama baktım.

Koridor boştu.

Bıçağımı kaldırdım.

Ses kesildi.

Birkaç saniye bekledim.

Belki rüzgârdı.

Belki de—

Sürtünme sesi tekrar geldi.

Bu kez nereden geldiğini anladım.

Çocuk odası.

Az önce oradaydım.

Yavaşça koridora girdim.

Bir adım attım.

Sonra bir tane daha.

Kapıya yaklaştıkça nefesimi tutuyordum.

Odanın içine baktım.

Kimse yoktu.

Sonra yatağın altından bir ses geldi.

Bıçağı kaldırdım.

Karanlığın içerisinden küçük bir el uzandı.

Olduğum yerde kaldım.

“Hey…”

El zemine tutundu.

Ardından küçük bir beden yatağın altından sürünerek çıktı.

Çocuktu.

Sekiz, belki dokuz yaşında.

Üzerindeki pijama kir içindeydi.

Bıçağımı indirdim.

“Tamam… korkma.”

Çocuk başını kaldırdı.

Söyleyeceğim diğer kelime boğazımda kaldı.

Yüzünün rengi çekilmişti.

Griye dönmüş teninin üzerinde gözlerinin çevresi neredeyse siyahtı.

Dudaklarını araladı.

Dişlerinin arasındaki kanı gördüm.

“Hayır…”

Boğazından ince bir hırıltı çıktı.

Üzerime atıldı.

Geri çekilmeye fırsat bulamadan göğsüme çarptı. Sırtım duvara vurdu.

Dişleri yüzüme doğru geldi.

Kolumu araya soktum.

“Dur!”

İki omzundan yakalayıp kendimden uzaklaştırdım.

Küçüktü.

Hafifti.

Ama dişlerini koluma geçirmek için bütün gücüyle çırpınıyordu.

“Dur dedim!”

Beni duymuyordu.

Artık hiçbir şey duymuyordu.

Kollarımı ileri itip onu yere düşürdüm.

Çocuk sırtüstü çarptı.

Bıçağımı kaldırdım.

Elim havada kaldı.

Yapamadım.

Çocuk başını kaldırdı.

Bir an yüzüne baktım.

Soluk teni, kana bulanmış ağzı, kararmış gözleri…

Yine de çocuktu.

“Lütfen.”

Neden söylediğimi bilmiyordum.

Belki bana saldırmayı bırakmasını istiyordum.

Belki de hâlâ içeride bir yerde beni anlayabilecek bir şey kaldığına inanmak istiyordum.

Çocuk tekrar ayağa kalktı.

Sendeledi.

Bir dizinin üzerine düştü.

Sonra doğrulup bana doğru yürüdü.

Diğer Soluklar gibi hızlı değildi.

Güçlü de değildi.

Yeni dönüşmüştü.

Belki birkaç saat önce.

Belki gece.

Geri çekildim.

“Gelme.”

Bir adım daha attı.

“Gelme.”

Hırlayarak üzerime atıldı.

Arkam duvara çarptı.

Kaçacak yer kalmadı.

Bıçağı sıktım.

Çocuk tekrar hamle yaptı.

Bu kez durdurmadım.

Bıçak bedenine girdiği anda küçük bedeni bana çarptı.

Bir an öylece kaldık.

Sonra bütün ağırlığı üzerime düştü.

Bıçağı çektim.

Onu kollarımdan kaydırarak yavaşça yere bıraktım.

Sessizlik.

Sadece nefesimi duyuyordum.

Elimdeki bıçağa baktım.

Sonra yerdeki çocuğa.

Bakışımı hemen kaçırdım.

Duvarın dibinde tek bir küçük spor ayakkabı duruyordu.

Yutkundum.

“Lanet olsun…”

Birkaç saniye hiçbir şey yapamadım.

Sonra çocuk odasındaki yatakları hatırladım.

İki yatak.

Gece götürülen iki çocuk.

Kaşlarımı çattım.

Tekrar yerdeki bedene baktım.

Bu çocuk nereden çıkmıştı?

Belki kardeşleriydi.

Belki başka bir evden gelmişti.

Bilmiyordum.

Ama bir şey daha önemliydi.

Mavi Ay bu evi didik didik aramıştı.

Çocukları götürmüşlerdi.

Peki bunu nasıl bırakmışlardı?

Yatağın altında saklandığı için bulamamış olabilirlerdi.

Mantıklı olan buydu.

Ama gözüm tekrar çocuğun yüzüne kaydı.

Ya bulmuşlarsa?

Ya onu özellikle bırakmışlarsa?

Cebimdeki armayı çıkardım.

Mavi hilale baktım.

Sonra yerdeki çocuğa.

Bir şeyler birbirine bağlanıyordu.

Ama ortada hâlâ çok fazla eksik parça vardı.

Dışarıdan gelen motor sesi düşüncelerimi böldü.

Başımı kaldırdım.

Önce uzaktaydı.

Sonra yükseldi.

Yaklaşıyordu.

Pencereye doğru bir adım attım.

Durup dinledim.

Tek bir araç.

Ve sokağa giriyordu.

Armaya bakıp hemen cebime attım.

“Lanet olsun.”

Mavi Ay geri dönmüştü.

Motor sesi giderek yükseldi.

Pencereye yaklaşacak vaktim olmadı.

Sokağın önünde lastik sesi duyulduğunda refleksle geri çekildim.

Araç durmuştu.

Ardından ikinci bir motor sesi geldi.

“İki tane…”

Hemen salondan çıktım.

Evin arka tarafındaki odaya geçip kapının arkasına çömeldim. Bıçağımı elimde tuttum, diğer elimle tabancayı kontrol ettim.

Kullanamazdım.

Burada tek el ateş edersem bütün sokağa nerede olduğumu ilan ederdim.

Dışarıdan kapı sesleri geldi.

Ardından konuşmalar.

Erkek sesleri.

Ne söylediklerini anlamaya çalıştım ama kelimeler birbirine karışıyordu.

Birinin sesi yükseldi.

Başka biri cevap verdi.

Sonra bahçe kapısından metal sesi geldi.

Buraya geliyorlardı.

Nefesimi yavaşlattım.

Olduğum yerde kıpırdamadan bekledim.

Ayak sesleri bahçeye girdi.

Bir süre sonra evin ön tarafından başka sesler yükseldi. Konuşmalar hâlâ anlaşılmayacak kadar uzaktı.

Keşke biraz daha yaklaşabilseydim.

Ne aradıklarını öğrenebilirdim.

Ama merak, ölmek için yeterince iyi bir neden değildi.

Başımı duvara yasladım.

Atlas.

Beş dakika demiştim.

Ne kadar geçtiğini bilmiyordum.

On dakika?

Yirmi?

Muhtemelen pencerenin önünde beni bekliyordu.

Tam o sırada evin içerisinden bir ses geldi.

Başımı kaldırdım.

Ayak sesleri değildi.

Daha hafifti.

Sürtünme gibi.

Bıçağımı kaldırdım.

Ses arka taraftan geliyordu.

Sonra o tanıdık hırıltıyı duydum.

“Şaka yapıyor olmalısın…”

Bir Soluk daha.

Nasıl gözümden kaçırdığımı bilmiyordum.

Belki üst kattaydı.

Belki bir dolaba ya da başka bir odaya sıkışmıştı.

Önemli değildi.

Önemli olan benimle aynı evde olmasıydı.

Ve dışarıda Mavi Ay vardı.

Hırıltı tekrar geldi.

Bu kez daha yakın.

Olduğum yerde kaldım.

Solukların görme yetileri tamamen kaybolmuyordu ama karanlıkta bizi bulmalarını sağlayan asıl şey gözleri değildi.

Seslerdi.

Sese karşı fazlasıyla duyarlıydılar.

Bazen yere düşen küçücük bir metal parçası bile başlarını çevirmelerine yetiyordu.

Işık da davranışlarını etkiliyordu.

Güneş altında daha ağır, daha isteksiz hareket ediyorlardı. Bu yüzden gündüz dışarı çıkmak geceden daha güvenliydi.

Karanlıkta ise değişiyorlardı.

Daha hareketli.

Daha saldırgan.

Daha zor tahmin edilir.

Bulunduğum oda da evin en karanlık yerlerinden biriydi.

Harika seçim, Efe.

Kapının diğer tarafından bir gölge geçti.

Nefesimi tuttum.

Soluk kapının önüne geldi.

Ayaklarını yerde sürüklediğini duyabiliyordum.

Bir adım.

Durdu.

Başımı dizlerime yaklaştırdım.

Bıçağı sıktım.

Onunla dövüşmek istemiyordum.

Askerler birkaç metre ötedeyken bunu yapamazdım.

Soluk kapının önünde bekledi.

Hırıltısı o kadar yakındı ki nefesini duyabiliyordum.

Sonra dışarıdan metal bir şey yere düştü.

Tak!

Soluğun başı anında sese döndü.

Bir saniye sonra ayaklarını sürükleyerek koridora çıktı.

Ses uzaklaştı.

Nefesimi ancak o zaman bıraktım.

Birkaç dakika daha kıpırdamadım.

Dışarıdaki askerlerin sesleri azaldı.

Bir kapı kapandı.

Motor çalıştı.

Ardından diğeri.

Araçların sesleri yavaş yavaş uzaklaştı.

Yine de çıkmadım.

Bekledim.

Sessizlik tamamen geri dönene kadar.

Sonunda ayağa kalkıp pencereye yaklaştım.

Perdenin kenarından dışarı baktım.

Araçlar yoktu.

Askerler de.

Sokakta yalnızca gece ve sabahın bıraktığı cesetler duruyordu.

Daha fazla burada kalamazdım.

Atlas zaten yeterince beklemişti.

Arka odadan çıkıp salona geçtim.

Soluğu aramadım.

Nerede olduğunu bilmemek, onunla karşılaşmaktan daha iyiydi.

Kapıya ulaştım.

Önce dışarı baktım.

Boş.

Bıçağımı elimde tutarak bahçeden çıktım.

Sokağa adımımı attığım anda karşıdaki villaya baktım.

Evimiz.

Aramızda yalnızca birkaç metre vardı.

Ama o birkaç metreyi hayatımda hiç bu kadar hızlı geçmemiştim.

Bahçe kapısını arkamdan kapatır kapatmaz eve yöneldim.

Kapıya üç kez vuracak fırsat bile bulamadım.

İlk vuruştan sonra içeriden sürgü sesi geldi.

Kapı açıldı.

Atlas karşımdaydı.

“Efe!”

Üzerime atılıp bana sarıldı.

Bir an ne yapacağımı şaşırdım. Sonra kollarımı ona doladım.

“Tamam. Buradayım.”

“Beş dakika dedin.”

“Biliyorum.”

“Kaç saat oldu!”

“Saat değil.”

“Bana göre saat.”

Başını omzuma bastırdı.

Ben de onu biraz daha sıkı tuttum.

O anda aklıma yerde bıraktığım çocuk geldi.

Küçük bedeni.

Kanlı pijaması.

Elimdeki bıçak.

Atlas da aşağı yukarı onun yaşlarındaydı.

Gözlerimi kapattım.

Bunu düşünmek istemiyordum.

Atlas hâlâ buradaydı.

Kollarımın arasındaydı.

Önemli olan buydu.

Bir süre sonra geri çekildi.

Ama yüzündeki korku geçmemişti.

“Abi…”

“Ne oldu?”

“Buraya geldiler.”

İçimde bir şey gerildi.

“Kim?”

“Mavi Ay.”

Birkaç saniye konuşamadım.

“Ne zaman?”

“Sen gittikten sonra.”

Atlas kapıya doğru baktı.

“Arabalarla geldiler. Sokakta yavaş yavaş dolaştılar. Evlerin önünde durdular.”

“Burada da durdular mı?”

Başını salladı.

“Bizim kapının önünde.”

“Ne yaptılar?”

“İki kişi arabadan indi. Biri bahçe kapısına kadar geldi. Diğeri karşıdan eve baktı.”

“İçeri girmeye çalıştılar mı?”

“Hayır.”

“Kapıya dokundular mı?”

“Hayır.”

“Ne kadar kaldılar?”

“Bilmiyorum. Çok değil.”

Atlas sustu.

Sonra daha alçak bir sesle ekledi.

“Biri üst kata baktı.”

Gözcü odası.

Pencere.

Perde.

“Beni gördüler mi bilmiyorum,” dedi hemen. “Perdeyi açmadım. Söz verdiğim gibi.”

“Tamam.”

Ama hiçbir şey tamam değildi.

Karşıdaki evi basmışlardı.

Çocukları götürmüşlerdi.

Sonra geri dönüp çevredeki evleri incelemeye başlamışlardı.

Ve bizim evimizin önünde durmuşlardı.

Dört yıl boyunca burayı görünmez tutmaya çalışmıştım.

Artık değildi.

“Çantanı getir.”

Atlas kaşlarını çattı.

“Ne?”

“Çantanı.”

“Neden?”

“Buradan gidiyoruz.”

Yüzündeki ifade değişti.

“Şimdi mi?”

“Şimdi.”

“Efe, nereye gideceğiz?”

Bir an düşündüm.

Ana yollar olmazdı.

Kuzeye çıkmak bizi Mavi Ay’a yaklaştırabilirdi.

Sitelerin arasında kalmak da istemiyordum.

Deniz tarafı…

Marina.

“Marina’ya ineceğiz.”

“Marina mı?”

“Birkaç gün orada saklanırız. Mavi Ay buradan çekilince geri geliriz.”

Atlas etrafına baktı.

“Evi bırakacak mıyız?”

“Bırakmıyoruz.”

Bunu biraz fazla hızlı söyledim.

“Sadece birkaç gün.”

Daha fazla oyalanmadık.

Zaten yanımıza alabileceğimiz fazla bir şey yoktu.

Bulduğum makarnaları ve konserveleri çantaya doldurdum. Kalan krakerleri de sıkıştırdım. Suyu iki çantaya paylaştırdım.

Bıçağımı temizleyip belime taktım.

Bu kez tabancayı da kolay ulaşabileceğim bir yere koydum.

Atlas kendi çantasını hazırlarken birkaç kıyafet aldı.

Bir şişe su koydu.

Sonra durdu.

Yatağının yanındaki küçük dolaba baktı.

Superman.

Figürü eline aldı.

Birkaç saniye inceledikten sonra çantasına koydu.

Hiçbir şey söylemedim.

Fermuarı kapattı.

Hazırdık.

Kapıya geldiğimizde dışarıdaki ışığın değiştiğini fark ettim.

Perdenin kenarından sokağa baktım.

Güneş neredeyse tamamen binaların arkasına inmişti.

“Lanet olsun.”

Atlas yanıma geldi.

“Ne?”

“Hava kararıyor.”

Normalde bu saatte dışarı çıkmazdım.

Ama Mavi Ay’ın tekrar gelmesini beklemek daha kötü geliyordu.

En azından o anda.

Kapıyı açtım.

“Yanımdan ayrılma.”

“Tamam.”

“Ne olursa olsun.”

“Tamam.”

Bahçeden çıktık.

Kapıyı kilitlerken bir an durup eve baktım.

Dört yıldır her dışarı çıktığımda geri döneceğimi düşünürdüm.

Bu kez aynı hissi bulamadım.

“Efe.”

Atlas’ın sesiyle kendime geldim.

“Gel.”

Marina’ya giden doğrudan yolu kullanmadım. Ana caddeden uzak durup villaların arasından aşağı inecektik.

Güneş biraz daha kayboldu.

Her geçtiğimiz sokakta karanlık biraz daha koyulaşıyordu.

Atlas önümden değil, hemen arkamdan yürüyordu.

Bir süre sonra çantamın alt kısmında hafif bir çekiş hissettim.

Elini uzatıp kumaşına sıkıca tutunmuştu.

Bir şey söylemedim.

Yürümeye devam ettim.

İlk sesi iki sokak sonra duyduk.

Tak.

Tak.

Tak.

Atlas’ın parmakları çantamı biraz daha sıktı.

Dişler.

Bir Soluk dişlerini birbirine vuruyordu.

Nereden geldiğini göremiyordum.

Bir evin içinden olabilirdi.

Bir aracın arkasından.

Karanlıkta herhangi bir yerden.

Sonra başka bir ses karıştı.

Uzun, boğuk bir hırıltı.

“Abi…”

“Konuşma.”

Adımlarımız yavaşladı.

Gündüz karşılaştığım Soluklarla geceleri sokaklara çıkanlar aynı görünüyordu.

Ama aynı davranmıyorlardı.

Dönüşümün ilk saatlerinde bedenleri güçsüz kalırdı. Ateşten, hastalıktan ve açlıktan geriye ne kaldıysa onunla hareket ederlerdi.

Saldırmaya çalışırlardı.

İstekliydiler.

Ama zayıflardı.

Sabah öldürdüğüm çocuk gibi.

Zaman geçtikçe değişiyorlardı.

Hareketleri sertleşiyor, güçleniyor, daha vahşi hâle geliyorlardı.

Karanlık da onları başka bir şeye çeviriyordu.

Güneş altında daha ağır hareket eden bedenler, gece çöktüğünde sokaklarda dolaşmaya başlıyordu.

Nedenini bilmiyordum.

Kimse bilmiyordu.

Ama dört yıldır bildiğim tek bir şey vardı.

Güneş battığında İstanbul artık bizim değildi.

Bir hırıltı daha duyuldu.

Bu kez daha yakından.

Sonra başka bir yerden diş sesleri geldi.

Tak.

Tak.

Tak.

Atlas hâlâ çantama tutunuyordu.

Etrafımıza çöken karanlığa baktım.

Sonra saate.

“Lanet olsun…”

“Ne?”

“Hiç.”

Ama hiç değildi.

Ne düşünüyordum ben?

Dört yıldır geceleri dışarı çıkmamak için elimden geleni yapıyordum. Solukların karanlıkta nasıl değiştiğini biliyordum.

Buna rağmen Atlas’ı alıp güneş battıktan sonra sokağa çıkmıştım.

“Aklıma sıçayım.”

Atlas arkamdan fısıldadı.

“Ne diyorsun?”

“Bu saatte çıkmamamız gerekiyordu.”

“Sen çıkalım dedin.”

“Farkındayım.”

Sinirle nefes verdim.

Ahmaktım.

Mavi Ay’dan kaçmaya çalışırken bizi Solukların ortasına sokmuştum.

“Geri mi dönelim?”

Bir an düşündüm.

Hayır.

Artık çok geçti.

Evimizin yerini incelemişlerdi. Geri dönmek bizi başladığımız yere götürürdü.

“Devam edeceğiz.”

“Emin misin?”

Cevap vermem birkaç saniye sürdü.

“Evet.”

Emin değildim.

Ama Atlas’ın bunu bilmesine gerek yoktyu. (Atlas'ın bunu bilmesine gerek yoktu.)

Elini çantamdan ayırıp bileğinden tuttum.

“Yanımdan ayrılma.”

Bir kavşağa yaklaşırken durdum.

Yolun ortasında bir şey hareket etti.

Atlas da durdu.

Bir adam silueti.

Sırtı bize dönüktü.

Başını garip bir açıyla yana eğmişti.

Soluk.

Yavaşça geri çekilmeye başladım.

Atlas da benimle geldi.

Bir adım.

Sonra bir tane daha.

Atlas’ın ayağının altında küçük bir taş kaydı.

Çıt.

Soluğun başı bir anda bize döndü.

İkimiz de donduk.

“Koşma.”

Soluk bizi gördü.

Ağzını açtı.

Boğazından çıkan çığlık sokağı doldurdu.

“Şimdi koş!”

Atlas’ı önüme alıp geri döndüm.

Arkamızdan ayak sesleri yükseldi.

Hızlıydı.

Beklediğimden çok daha hızlı.

İlk sokağa sapınca Atlas’ı duvarın arkasına çektim.

Soluk köşeden çıktı.

Bıçağımı çektim.

Üzerime geldiği anda yana kayıp kolundan yakaladım.

Bedeni duvara çarptı.

Tekrar döndü.

Bıçağı savurdum.

İlk darbe yetmedi.

Üzerime abandı.

Kokusu yüzüme vurdu.

Çenesini açıp boynuma ulaşmaya çalışırken kolumu boğazına bastırdım.

“Efe!”

Bıçağı tekrar kullandım.

Bedeni gevşedi.

Yere düştü.

“Koş.”

Atlas cevap vermedi.

“Atlas, koş!”

Birlikte sokağın aşağısına doğru koştuk.

Arkamızdan başka bir çığlık geldi.

Yerdeki Soluktan değildi.

Sağ taraftan.

Ardından daha uzaktan bir tane daha.

Sonra başka biri cevap verdi.

İlk Soluğun çığlığı onları harekete geçirmişti.

“Daha hızlı!”

Ayak sesleri çoğaldı.

Bir apartmanın açık girişinden iki gölge çıktı.

Yolun karşısındaki araçların arasından bir başkası doğruldu.

Atlas önümde koşuyordu.

“Sağa!”

Köşeyi döndük.

Marina yönüne inmeye devam ettik.

Nefesim göğsümü yakıyordu.

Arkamıza bakmama gerek yoktu.

Seslerinden kaç tane olduklarını anlayabiliyordum.

Fazla.

Çok fazla.

Önümüzdeki sokağa çıktığımız anda başka bir Soluk sağ taraftan üzerimize koştu.

Atlas geri çekildi.

Araya girdim.

Soluğu omzumla itip dengesini bozdum.

“Devam et!”

Atlas koştu.

Ben de arkasından.

Bir çığlık daha.

Sonra dişlerin o korkunç tıkırtısı.

Tak-tak-tak-tak.

Her taraftan geliyordu artık.

Atlas birkaç metre önümdeydi.

“Durma!”

“Durmuyorum!”

Yolun kenarındaki devrilmiş çöp konteynerinin yanından geçti.

Marina çok uzakta değildi.

Biraz daha.

Sadece biraz daha.

Atlas bir anda sendeledi.

Ayağı kaldırımın kırık kısmına takıldı.

Yere düştü.

“Atlas!”

Döndü.

O anda arkasındaki karanlıktan bir Soluk çıktı.

Üzerine koşuyordu.

Aramızda fazla mesafe vardı.

Yetişemezdim.

Bıçağı kullanamazdım.

Düşünmedim.

Tabancayı çektim.

Pat!

Silah sesi bütün sokağı yardı.

Soluk Atlas’ın birkaç adım arkasında yere kapandı.

Koşup Atlas’ı kolundan kaldırdım.

“İyi misin?”

“İyiyim.”

“Koş!”

Onu yanıma çekip yeniden koşmaya başladım.

Ama silah sesi her şeyi değiştirmişti.

İlk çığlık sağ taraftan geldi.

Sonra soldan.

Ardından arkamızdan.

Bir tane daha.

Bir tane daha.

Karanlığın içerisinden bedenler çıkmaya başladı.

Araçların arasından.

Binaların girişlerinden.

Sokaklardan.

Atlas koluma yapıştı.

“Efe…”

“Koş!”

Önümüzde de hareket vardı.

Yavaşladım.

Üç Soluk.

Arkamızdakilerin ayak sesleri giderek yaklaşıyordu.

Sağ taraf kapalıydı.

Solumuzda yüksek bir duvar uzanıyordu.

Tabancayı kaldırdım.

Kaç mermim kaldığını düşündüm.

Yetmezdi.

Kesinlikle yetmezdi.

Atlas’ı arkama çektim.

“Arkamdan ayrılma.”

“Ne yapacağız?”

Bilmiyordum.

İlk kez gerçekten bilmiyordum.

Soluklardan biri üzerimize doğru koşmaya başladı.

Tabancayı kaldırdım.

Tam tetiğe basacaktım ki güçlü bir motor sesi sokağın diğer ucundan yükseldi.

Farlar karanlığı yardı.

Bir araç hızla üzerimize geliyordu.

Ardından ikincisi göründü.

Solukların bazıları sese doğru döndü.

Araçlardan biri sertçe fren yaptı.

Kapılar açıldı.

Silahlı adamlar dışarı atladı.

İlk silah sesiyle önümüzdeki Soluk yere düştü.

Ardından sokak bir anda kurşun sesleriyle doldu.

Atlas’ı kendime çekip yere kapandım.

Başımı kaldırdığımda askerlerden birinin kolundaki işareti gördüm.

Mavi bir hilal.

İçimde beliren küçücük rahatlama hissi anında kayboldu.

Mavi Ay.

Bizi bulmuşlardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.