İçeriğe geç

BOĞAZIN ÖTESİNDE

Bölüm 1 · 16 dk okuma

BOĞAZIN ÖTESİNDE

Bölüm 1

Sessizliğin Ardında

Gözlerimi açtığımda odanın içi hâlâ karanlıktı.

Bir süre tavana bakarak öylece yattım. Sabah olup olmadığını anlamak için saate bakmama gerek yoktu. Üst kattaki pencerelerin önünü kapatan kalın perdelerin kenarlarından ince ışık çizgileri sızıyordu.

Başımı yana çevirdim.

Atlas hâlâ uyuyordu.

Battaniyeyi neredeyse tamamen üzerinden atmış, yatağın yarısını kaplayacak şekilde yayılmıştı. Bir ayağı dışarıdaydı. Nasıl beceriyordu bilmiyorum ama her sabah onu başka bir şekilde buluyordum.

Sessizce yataktan kalkıp battaniyesini üzerine çektim.

Uyanmadı.

İyi.

Bir süre daha uyumasında sakınca yoktu.

Odanın kapısını açarken mümkün olduğunca sessiz davranıp koridora çıktım.

Bu evi bulalı uzun zaman olmuştu.

Ev demek hâlâ garip geliyordu aslında.

İki katlı, bahçeli bir villaydı. Eskiden kime ait olduğunu bilmiyordum. Öğrenmek gibi bir isteğim de hiç olmamıştı. Buraya geldiğimizde uzun zamandır terk edilmişti. İçeride hâlâ eski sahiplerinden kalan birkaç eşya vardı ama değerli sayılabilecek ne varsa bizden çok önce alınmıştı.

Benim için önemli olan zaten içeride ne olduğu değildi.

Dışarıdan ne kadar zor girilebildiğiydi.

Villanın etrafını çevreleyen yüksek duvarlar burayı seçmemin en büyük nedeniydi. Bahçeye açılan tek bir demir kapı vardı. Onu da bulduğum metal parçalarıyla içeriden güçlendirmiştim.

Alt kattaki pencerelerin çoğunu tahta ve eski mobilyalarla kapatmıştım. Kapatamadıklarımın önünde kalın perdeler vardı.

Perdeler hiçbir zaman açılmazdı.

Özellikle geceleri.

İçeride küçücük bir ışığın dışarıdan görülmesi bile başımıza bela açmaya yeterdi.

Üst katta yalnızca bir odayı gözetleme için kullanıyordum. Oradaki pencereyi tamamen kapatmamıştım. Gerektiğinde perdeyi birkaç santim aralayıp çevreyi kontrol edebiliyordum.

Bahçe kapısına da kendi yaptığım basit bir düzenek bağlamıştım. Birisi kapıyı zorladığında içerideki metal parçalar birbirine çarpıyordu.

Mükemmel değildi.

Ama dört yıldır hayatta kalmamızı sağlayan hiçbir şey mükemmel değildi zaten.

Merdivenlerden aşağı indim.

Salonun önünden geçerken istemsizce kapıya baktım.

Sürgü yerindeydi.

Metal destekler de öyle.

Her sabah kontrol ediyordum.

Bazen gece kalkıp tekrar kontrol ettiğim bile oluyordu.

İnsan bir süre sonra bazı şeyleri düşünmeden yapmaya başlıyordu.

Mutfağa girdim.

İlk işim erzakların bulunduğu dolabı açmak oldu.

Ve birkaç saniye hiçbir şey yapmadan içeri baktım.

“Harika.”

Sesimi olabildiğince alçak tuttum.

Dolabın içi neredeyse boştu.

Bir köşede iki konserve kalmıştı. Dibinde biraz pirinç bulunan bir paket, yarım paket makarna ve birkaç gün önce açtığımız krakerler vardı.

Hepsi buydu.

Konservelerden birini elime aldım. Sonra tekrar yerine bıraktım.

Onu şimdi açmak aptallık olurdu.

Pirinç paketini kaldırıp ne kadar kaldığını anlamaya çalıştım.

En fazla bir öğün.

Belki biraz zorlarsam iki.

Atlas’la paylaştırırsam daha da az.

Dolabın kapağını kapatıp alnımı birkaç saniye kapağa yasladım.

Bugün dışarı çıkmak istemiyordum.

Aslında hiçbir gün istemiyordum.

Fakat dört yıldır öğrendiğim bir şey varsa o da ne istediğimin pek önemli olmadığıydı.

Tekrar dolabı açtım.

Bir şeylerin kendiliğinden çoğalmış olmasını bekliyormuşum gibi içeri baktım.

Tabii ki hiçbir şey değişmemişti.

Derin bir nefes aldım.

Bugün dışarı çıkacaktım.

Dolaptan kalan krakerleri çıkarıp tezgâhın üzerine bıraktım. Yanına da dün akşamdan kalan suyu koydum.

Kahvaltı demeye bin şahit isterdi.

Ama son dört yılda kahvaltı kelimesinin anlamı bizim için biraz değişmişti.

Eskiden insan sabah uyandığında ne yiyeceğini düşünürdü. Şimdi ise bugün yediğinin yarın elinde olup olmayacağını düşünüyordu.

Kraker paketini açarken istemsizce pencerelerden birine baktım. Tahtaların arasından içeri sızan ince gün ışığı mutfağın zeminine vuruyordu.

Dışarısı sessizdi.

Sessizlik iyiydi.

Çoğu zaman.

Dört yıl önce İstanbul’da sessizlik diye bir şey olduğunu bile düşünmezdim.

Arabalar, kornalar, insanlar, inşaatlar, uçaklar… Bir yerden mutlaka bir ses gelirdi. İnsan bazen kendi düşüncelerini bile duyamazdı.

Sonra Avrupa’dan haberler gelmeye başladı.

Önce kimse önemsemedi.

Yeni bir hastalık.

Yeni bir salgın.

Televizyonlarda aynı görüntüler dönüp duruyordu. Hastanelerin önünde bekleyen insanlar, kapatılan sokaklar, maskeler, askerler…

Bize ulaşmayacağını düşünenler vardı.

Ben de onlardan biriydim.

Sonra ilk vakalar İstanbul’da görüldü.

Hastalanan insanların ateşi yükseliyordu. Vücutları güçsüzleşiyor, derileri soluyor, gözlerinin çevresi kararıyordu. Ama asıl korkutucu olan bunların hiçbiri değildi.

Bir süre sonra davranışları değişiyordu.

İnsanları tanımamaya başlıyorlardı.

Konuşmayı bırakıyorlardı.

Ve saldırıyorlardı.

İlk görüntüleri hâlâ hatırlıyorum.

Bir adam sokak ortasında başka bir adamın üzerine atlamıştı. Etrafındaki insanlar onu çekmeye çalışıyordu. Polisler bağırıyordu. Kimse ne olduğunu anlamıyordu.

O zamanlar onlara hâlâ hasta diyorduk.

Sonradan başka bir isim verdik.

Soluklar.

Belki tenleri yüzünden.

Belki de artık içlerinde insana ait hiçbir şey kalmadığını düşündüğümüz için.

İsmi ilk kimin kullandığını bilmiyorum. Bir noktadan sonra herkes söylemeye başlamıştı.

Sonrası hızlı oldu.

Tahmin ettiğimizden çok daha hızlı.

Önce bazı mahalleler kapatıldı.

Sonra ilçeler.

Köprülerde askerler vardı. Ana yollar kontrol noktalarıyla dolmuştu. İstanbul’un bazı bölgelerine giriş çıkış tamamen yasaklandı.

İnsanlara evlerinden çıkmamaları söylendi.

Ardından askerlerin kendileri de geri çekilmeye başladı.

Televizyon yayınları azaldı.

Telefonlar sustu.

Elektrikler kesildi.

Su kesildi.

Ve bir sabah uyandığımızda bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen kimse kalmamıştı.

Devlet mi çökmüştü, sadece İstanbul’dan mı çekilmişlerdi, başka şehirlerde hâlâ bir düzen var mıydı…

Bilmiyordum.

Hâlâ bilmiyorum.

Bildiğim tek şey Avrupa Yakası’nın uzun zamandır kendi hâline bırakıldığıydı.

Burada asker yoktu.

Polis yoktu.

Ambulans yoktu.

Birinin başına bir şey geldiğinde arayabileceği hiç kimse yoktu.

Sadece Soluklar ve geriye kalan insanlar vardı.

Hangisinin daha tehlikeli olduğuna ise hâlâ karar verememiştim.

Krakerleri ikiye böldüm.

Atlas’ın tarafına birkaç tane daha koydum.

Fark etmezdi.

Her seferinde fark ediyordu.

Ama yine de yapıyordum.

Arkamdan ayak sesleri geldi.

“Yine bana fazla koydun.”

Gülümsedim.

Arkamı dönmeden tabağını masaya bıraktım.

“Günaydın sana da.”

Atlas mutfağın girişinde durmuş bana bakıyordu. Saçları birbirine girmişti. Üzerindeki tişörtün bir tarafı yukarı kıvrılmış, yüzünün yarısında da yastık izi kalmıştı.

Gözlerini kısıp masaya baktı.

“Kraker mi?”

“Hayır.”

Sandalyeyi çekip oturdu.

“Bayağı krakere benziyor.”

“Yeni tarif. Şefin özel kahvaltısı.”

Bir tanesini eline alıp inceledi.

“Şefiniz çok kötü.”

“Şikâyetlerini müdüre iletebilirsin.”

“Kim müdür?”

Karşısındaki sandalyeye oturdum.

“Ben.”

Atlas birkaç saniye yüzüme baktı.

“İğrenç bir işletme.”

İstemeden güldüm.

“Bedava kalıyorsun, bedava yemek yiyorsun. Daha ne istiyorsun?”

“Yemek.”

Bu kez ikimiz de güldük.

Böyle anlarda dışarıda ne olduğunu unutmak kolaydı.

Sadece birkaç saniyeliğine.

Atlas krakerlerden birini ağzına attıktan sonra benim tabağıma baktı. Sonra kendi tabağına.

Kaşlarını çattı.

“Efe.”

“Ne?”

“Seninki niye daha az?”

“Çünkü tokum.”

“Daha yeni uyandın.”

“Uykumda yemiş olabilirim.”

“Gerizekâlı mısın?”

“Abinle düzgün konuş.”

Elindeki krakerlerden ikisini alıp benim tabağıma bıraktı.

“Ye.”

Tekrar önüne koydum.

“Atlas.”

O da tekrar benim tabağıma koydu.

“Efe.”

Bir süre birbirimize baktık.

İnat konusunda hangimizin daha kötü olduğunu hâlâ bilmiyordum.

Sonunda krakerlerden birini aldım.

“Mutlu musun?”

“Evet.”

Yemeye başladık.

Bir süre sadece çiğneme sesleri vardı.

Sonra Atlas dolaba baktı.

Bakışının biraz fazla uzun sürdüğünü fark ettim.

“Az kaldı, değil mi?”

Cevap vermedim.

Vermeme gerek de yoktu.

Atlas beni tanıyordu.

Ben de onu.

Krakeri elimde çevirdim.

“Bugün dışarı çıkmam gerekecek.”

Atlas’ın yüzündeki gülümseme kayboldu.

“Bugün mü?”

“Bugün.”

Önündeki krakeri tabağa bıraktı.

“Dün daha birkaç gün yeter demiştin.”

“Yanlış hesaplamışım.”

“Sen yanlış hesaplamazsın.”

Başımı kaldırıp ona baktım.

Bazen gereğinden fazla dikkatli olduğunu düşünüyordum.

“Bu sefer hesaplamışım demek ki.”

Atlas cevap vermedi. Gözleri bir an erzak dolabına, sonra tekrar bana kaydı.

“Nereye gideceksin?”

“Her zamanki yere.”

“Markete mi?”

Başımı salladım.

Villadan çok uzak değildi. Normal bir zamanda yürüyerek belki on beş, yirmi dakikada ulaşılabilecek bir mesafeydi.

Artık hiçbir yere normal zamanda ulaşılmıyordu.

“Ben de geleyim.”

“Hayır.”

Cevabım o kadar hızlı çıkmıştı ki Atlas’ın yüzü düştü.

“Niye?”

“Nedenini biliyorsun.”

“Burada tek başıma kalıyorum.”

“Burada kalman dışarıda olmandan daha güvenli.”

“İki kişi olursak”

“Atlas.”

Sustum.

Sesimi yükseltmek istemiyordum.

“Tek başıma daha hızlı hareket ederim. Bir şey olursa saklanabilirim. Koşabilirim.”

“Ben de koşabiliyorum.”

“Biliyorum.”

“E o zaman?”

Derin bir nefes aldım.

Onunla bu tartışmayı daha önce de yapmıştık.

Bir kere değil.

Defalarca.

“Birimizin burada kalması gerekiyor.”

“Niye?”

“Çünkü burası bizim evimiz.”

Atlas gözlerini devirdi.

“Burası başkasının evi.”

“Dört yıldır gelmediklerine göre artık bizim sayılır.”

İstemsizce gülümsedi.

İstediğim de buydu.

Masadan kalkıp tabağımı tezgâhın üzerine bıraktım.

“Çok sürmez.”

“Her seferinde öyle diyorsun.”

“Her seferinde dönüyorum.”

Bu kez cevap vermedi.

O cümleyi söylediğim anda keşke söylemeseydim diye düşündüm.

Dört yıldır öğrendiğim başka bir şey daha vardı.

Kesin konuşmamak gerekiyordu.

Salondaki eski dolabın yanına gittim. Dışarı çıkarken kullandığım çanta yerde duruyordu. Fermuarlarından biri bozulmuştu. Kopmaması için birkaç yerini kabloyla bağlamıştım ama hâlâ iş görüyordu.

Çantayı omzuma geçirdim.

Ardından bıçağımı aldım.

Kılıfını belime sabitleyip birkaç kez kontrol ettim.

Atlas mutfağın kapısından beni izliyordu.

“Silahı almayacak mısın?”

Dolabın üst rafında duran tabancaya baktım.

“Gerekmedikçe hayır.”

“Ya gerekirse?”

“Silah sesi çıkarmak, gerekmesinden daha büyük bir sorun yaratıyor.”

Bir Soluğu vurursun.

Sesini duyan beş tanesi daha gelir.

Beşini vurursun, mermin biter.

Sonra ölürsün.

Basit bir hesaptı.

Tabancayı yine de çantamın alt kısmına koydum.

Atlas bunu görünce bir şey söylemedi.

Kapının önüne geldiğimde üzerimdeki montun fermuarını çektim. Sonra sürgülerden birini kaldırdım.

Atlas arkamdaydı.

Döndüm.

“Kurallar?”

Yüzüme bıkkın bıkkın baktı.

“Ciddi misin?”

“Kurallar?”

İç çekti.

“Kapıyı açmıyorum.”

“Devam.”

“Pencerelere yaklaşmıyorum. Perdeyi açmıyorum. Ses duyarsam dışarı çıkmıyorum.”

“Birisi kapıyı çalarsa?”

“Açmıyorum.”

“Ben olduğumu söylerse?”

Atlas bu kez gözlerini devirdi.

“Açmıyorum.”

“Güzel.”

“Efe, dört yaşında değilim.”

“Biliyorum.”

“Her seferinde aynı şeyleri söylemene gerek yok.”

“Benim içim rahat ediyor.”

Elimi saçlarına götürdüm. Daha dokunamadan başını geriye çekti.

“Saçıma dokunma.”

“Daha beter olamaz zaten.”

“Git artık.”

Güldüm.

Kapının son sürgüsünü açtım.

Tam çıkacakken arkamdan sesi geldi.

“Efe.”

Döndüm.

Bu kez yüzünde gülümseme yoktu.

“Dikkat et.”

Bir an ona baktım.

“Her zaman.”

Kapıyı açtım.

Dışarıdaki soğuk hava yüzüme çarptı.

Kapıyı arkamdan kapatıp Atlas’ın içeriden sürgüyü çekmesini bekledim.

Metal sesi geldi.

Ancak o zaman yürümeye başladım.

Bahçeden çıkmadan önce her zamanki gibi birkaç saniye bekledim.

Dinledim.

Rüzgâr.

Uzaklardan gelen dalga sesi.

Bir yerde birbirine çarpan metal parçaları.

Başka hiçbir şey yoktu.

Demir bahçe kapısını yalnızca geçebileceğim kadar açıp dışarı süzüldüm. Kapıyı tekrar kapattım ve kilitledim.

Sabah güneşi yükselmişti.

Ama burası dört yıldır aydınlık görünmüyordu.

Karşımda uzanan sokağın iki tarafında villalar vardı. Bazılarının camları kırılmış, bazılarının bahçe kapıları yerinden sökülmüştü. Bir evin çatısının bir bölümü çökmüş, duvarını sarmaşıklar kaplamıştı.

Bir zamanlar pahalı arabaların park edildiği yolun kenarında şimdi paslanmış araçlar duruyordu.

Birinin kapısı hâlâ açıktı.

Diğerinin ön camında kurumuş, koyu renkli bir leke vardı.

Bakmadım.

Neye ait olduğunu zaten biliyordum.

Deniz tarafından gelen rüzgâr ağır bir yosun kokusunu beraberinde getiriyordu. Eskiden buraların nasıl göründüğünü hatırlıyordum.

Temiz sokaklar.

Işıkları yanan evler.

Sahilde yürüyen insanlar.

Arabalar.

Kafeler.

Şimdi ise bazı binaların üzerinde yıllar önce asılmış tabelalar rüzgârda sallanıyor, yol kenarlarındaki otlar kaldırım taşlarının arasından yükseliyordu.

İstanbul hâlâ buradaydı.

Ama içinde yaşayan şehir gitmişti.

Sokağın sonuna yaklaşırken yerde yatan bedeni gördüm.

Yavaşladım.

Adam mıydı, kadın mıydı ilk bakışta anlayamadım.

Üzerindeki kıyafetlerin çoğu alınmıştı. Ayakkabıları yoktu. Yanında açılmış eski bir sırt çantası duruyordu.

Yeni değildi.

Kokusundan anlamak için yaklaşmama gerek yoktu.

Yolun diğer tarafına geçtim.

Dört yıl önce böyle bir şey görsem muhtemelen kusardım.

Şimdi rotamı birkaç metre değiştirmeme neden oluyordu.

Bundan nefret ediyordum.

Ama insan her şeye alışıyordu.

Özellikle başka seçeneği yoksa.

Sokağın sonuna geldiğimde durdum.

Bundan sonrası benim rotamdı.

Aynı yolu defalarca kullanmıştım.

Villadan çıkıyor, geniş yola kadar ilerliyor, ardından terk edilmiş sitelerin arasından markete ulaşıyordum. Mümkün olduğunca açık alanlardan geçiyordum. Binaların dibinden yürümüyor, kör köşelere yaklaşmıyor, araçların yanından geçerken içlerini kontrol ediyordum.

Gündüzleri buradan kilometrelerce uzağı görebiliyordum.

Birisi yaklaşırsa fark ederdim.

Bir Soluk çıkarsa da.

Bu yüzden buraya güvenli rota diyordum.

Gerçi artık hiçbir yer gerçekten güvenli değildi.

Sadece bazı yerler diğerlerinden daha az tehlikeliydi.

Elimi belimdeki bıçağa götürüp yürümeye devam ettim.

Markete ulaşmama daha birkaç sokak vardı.

Marketi uzaktan gördüğümde adımlarımı yavaşlattım.

Tabela hâlâ yerindeydi.

Bir tarafı kopmuş, güneşten rengi solmuştu ama yıllar önce burada ne olduğunu anlamaya yetiyordu. Önündeki küçük otoparkta üç araba vardı. İkisinin lastikleri tamamen inmişti. Üçüncüsünün kaputu açıktı.

Durup çevreme baktım.

Kimse yoktu.

Bu hiçbir zaman içeride de kimsenin olmadığı anlamına gelmiyordu.

Yolun karşısına geçmeden önce birkaç saniye daha bekledim.

Sol taraf.

Boş.

Sağ taraf.

Boş.

Üst katlardaki pencerelere baktım.

Hareket yoktu.

Elimi bıçağımın sapına koyup otoparktan geçtim.

Marketin camlarının çoğu kırılmıştı. Giriş kapısının bir kanadı yerinden çıkmış, diğeriyse yarı açık kalmıştı.

Buraya daha önce gelmiştim.

Birçok kez.

Ama bu da bir şey ifade etmiyordu.

Ben dün burayı boş bırakmış olabilirdim.

Gece bir başkası gelmiş olabilirdi.

Ya da başka bir şey.

Kapının önünde durdum.

İçeri girmedim.

Önce dinledim.

Sessizlik.

Başımı biraz uzatıp içeriyi kontrol ettim.

Güneş ışığı kırık camlardan içeri giriyordu ama marketin arka tarafı hâlâ karanlıktı. Devrilmiş raflar görüşümü kapatıyordu.

Bıçağımı çıkardım.

Sonra içeri girdim.

Ayakkabımın altında kırık cam parçaları ezildi.

Çıkan ses hoşuma gitmedi.

Olduğum yerde durdum.

Bekledim.

Hiçbir şey.

Devam ettim.

Rafların büyük bölümü yıllar önce boşaltılmıştı. Yerde parçalanmış ambalajlar, boş şişeler ve ne olduğu artık anlaşılmayan yiyecek kalıntıları vardı.

İlk koridoru kontrol ettim.

Boş.

İkinciye geçtim.

Yine boş.

Üçüncü koridora yaklaşırken arka taraftan bir ses geldi.

Tak.

Olduğum yerde kaldım.

Bıçağın sapını daha sıkı tuttum.

Gözlerimi sesin geldiği tarafa diktim.

Bir şey hareket etmişti.

Emin değildim.

Nefesimi yavaşlatmaya çalıştım.

Tak.

Bu kez daha yakındı.

Rafın köşesine doğru ilerledim.

Bir adım.

Sonra bir tane daha.

Köşeye geldiğimde sırtımı rafa yasladım.

Üçe kadar saydım.

Bir.

İki.

Üç.

Hızla köşeden baktım.

Hiçbir şey yoktu.

Kaşlarımı çattım.

Ses tekrar geldi.

Başımı kaldırdım.

Tavandan sarkan gevşemiş metal parçası rüzgârla birlikte duvara vuruyordu.

Tak.

Gözlerimi kapatıp nefes verdim.

“Gerizekâlı.”

Kime söylediğimi bilmiyordum.

Metale mi, kendime mi?

Muhtemelen ikimize de.

Bıçağımı indirmedim.

Korkmak kötü bir şey değildi.

Dört yıldır hâlâ hayattaysam biraz da korktuğum içindi.

Korkmayanlar genelde uzun yaşamıyordu.

Arka tarafa doğru ilerledim.

Burayı son gelişimde tamamen aramamıştım. Devrilmiş raflardan biri yolu kapattığı için arkasına geçmeye uğraşmamıştım.

Bugün uğraşmak zorundaydım.

Çantamı yere bırakıp rafı ittirdim.

Hareket etmedi.

Bir kez daha bütün ağırlığımı verdim.

Metal zeminde sürtünerek birkaç santim kaydı.

Çıkan ses marketin içinde yankılandı.

Hemen durdum.

“Harika.”

Bir süre bekledim.

Ses yoktu.

Rafı biraz daha itip geçebileceğim kadar boşluk açtım.

Arka tarafta küçük bir depo vardı.

Kapısı açıktı.

İçeri baktığımda ilk gördüğüm şey karton kutular oldu.

Çoğu boştu.

Birini ayağımla kendime doğru çektim.

Boş.

İkincisini açtım.

Yine boş.

Üçüncünün dibinde birkaç paket makarna vardı.

Gözlerime inanamayarak eğildim.

Paketlerden birini elime aldım.

Kapalıydı.

Diğerini kontrol ettim.

O da.

“İşte bu.”

İkisini de çantaya koydum.

Kutuların arkasında iki küçük konserve daha buldum. Etiketlerinden biri tamamen silinmişti.

İçinde ne olduğunu bilmiyordum.

Umurumda da değildi.

Çantaya attım.

Bir alt rafta kapalı bir paket tuz vardı.

Onu da aldım.

Bir süre daha aradım.

İşe yarayabilecek ne bulduysam çantaya koydum.

Çok değildi.

Ama birkaç gün daha idare etmemize yeterdi.

Belki bir hafta.

Uzun zamandır ilk kez dışarı çıktığıma değmişti.

Depodan çıkarken yerde bir şey gördüm.

Önce önemsemedim.

Sonra tekrar baktım.

Küçük, mavi bir plastik parçası kutuların arasında görünüyordu.

Eğilip aldım.

Üzerindeki tozu başparmağımla sildim.

Superman.

Küçük bir oyuncak figürdü. Pelerininin bir tarafı çizilmişti, göğsündeki işaretin boyası da biraz çıkmıştı.

Ama sağlamdı.

Atlas’ın yüzü geldi aklıma.

Oyuncağı çevirdim.

“Buna ihtiyacımız yok.”

Çantaya koydum.

Tam fermuarı kapatıyordum ki bir ses duydum.

Önce uzaktan gelen bir uğultu gibiydi.

Başımı kaldırdım.

Ses giderek yükseldi.

Kaşlarımı çattım.

Motor değildi.

Araba hiç değildi.

Uğultu birkaç saniye içerisinde marketin duvarlarını titretecek kadar güçlendi.

Kalbim hızlandı.

Ne olduğunu anladığım anda çantayı kaptım.

Uçak.

Dışarı koşmadım.

Tam tersine, marketin girişinden uzaklaşıp kırık camların yanındaki duvara çömeldim.

Ses üzerimden geçti.

O kadar yakındı ki birkaç saniyeliğine başka hiçbir şey duyamadım.

Sonra uzaklaşmaya başladı.

Yavaşça ayağa kalktım.

Kırık camın kenarından dışarı baktım.

Gökyüzünde bir uçak vardı.

Gözlerimi kısıp arkasından baktım.

Koyu renkli gövdesinin üzerinde uzaktan bile seçilebilen bir işaret vardı.

Mavi bir hilal.

Mideme bir ağırlık oturdu.

Mavi Ay.

Onları en son ne zaman bu tarafta gördüğümü hatırlamıyordum.

Belki yıllar olmuştu.

Uçak uzaklaşırken başka bir motor sesi duydum.

Sonra bir tane daha.

Başımı biraz daha kaldırdım.

İkinci uçak daha kuzeyde ilerliyordu.

Üçüncüsü ise deniz tarafına doğru geniş bir dönüş yapıyordu.

Üç tane.

Aynı yönde bile gitmiyorlardı.

Birbirlerinden uzaklaşıyor, sonra tekrar yön değiştiriyorlardı.

Sanki…

Bir şey arıyorlardı.

Duvarın arkasına tekrar çekildim.

Kalbim hâlâ hızlı atıyordu.

Neden buradalardı?

Bunca zaman sonra neden şimdi?

Belki hayatta kalanları arıyorlardı.

Düşünce aklıma gelir gelmez tekrar cama baktım.

Bir anlığına dışarı çıkmayı düşündüm.

Kendimi göstermeyi.

Dört yıldır burada ne olduğunu bilen kimse yoktu. Belki İstanbul’un başka yerlerinde hâlâ düzen vardı. Belki insanları topluyorlardı. Belki yemekleri, ilaçları, güvenli bir yerleri vardı.

Belki Atlas’la artık bu evde saklanmak zorunda kalmazdık.

Elimi kırık camın kenarına koydum.

Sonra geri çektim.

Belki.

Dört yıldır insanların ölmesine neden olan kelimelerden biriydi.

Onların kim olduğunu bilmiyordum.

Burada ne yaptıklarını bilmiyordum.

Ve en önemlisi, beni gördüklerinde ne yapacaklarını bilmiyordum.

Atlas’ın yüzü geldi aklıma.

Hayır.

Bu riski alamazdım.

Uçağın sesi yeniden yaklaştı.

Bu kez cama bile bakmadım.

Çantamı omzuma geçirdim.

Marketin arka tarafında birkaç dakika daha bekledim.

Ses tamamen uzaklaşınca saate baktım.

Beklediğimden fazla oyalanmıştım.

Dışarıdaki ışık da yavaş yavaş değişiyordu.

Güneş biraz daha alçalmıştı.

Hava kararmadan villaya dönmem gerekiyordu.

Atlas yalnızdı.

Bıçağımı tekrar elime aldım ve marketin çıkışına doğru ilerledim.

Kapıya ulaşınca önce sağa baktım.

Sonra sola.

Boştu.

Gökyüzünden uzakta hâlâ motor sesleri geliyordu.

Başımı kaldırmadım.

Bu kez güvenli rotam bile eskisi kadar güvenli hissettirmiyordu.

Eve dönene kadar tek bir şeyi düşündüm.

Mavi Ay neden buradaydı?

Eve dönene kadar birkaç kez arkama baktım.

Uçakların sesleri bazen uzaklaşıyor, birkaç dakika sonra yeniden duyuluyordu. Başımı kaldırıp bakmamaya çalıştım. Ne yaptıklarını bilmiyordum ve şu anda öğrenmek gibi bir niyetim de yoktu.

Tek istediğim eve dönmekti.

Villanın bulunduğu sokağa girdiğimde adımlarımı hızlandırdım. Çevrede kimse olmadığından emin olduktan sonra bahçe kapısını açıp içeri girdim.

Kapıya üç kez vurdum.

Bir saniye geçmeden Atlas’ın sesi geldi.

“Efe?”

“Benim.”

Sürgülerin açılmasını bekledim.

Kapı aralandığında Atlas karşıma çıktı.

“Neden bu kadar geç kaldın?”

“Geç kalmadım.”

“Geç kaldın.”

İçeri girip kapıyı kapattım.

Atlas yüzüme baktı.

“Bir şey mi oldu?”

“Hayır.”

“Efe.”

Çantayı omzumdan indirip masanın üzerine bıraktım.

“Bir şey olmadı. Market biraz uğraştırdı.”

Yalan söylediğimi anlamıştı.

Yüzünden belliydi.

Ama üzerine gitmesine fırsat vermeden çantanın fermuarını açtım.

“Bu arada sana bir şey buldum.”

Superman figürünü çıkarıp ona uzattım.

Atlas’ın yüzü anında değişti.

“Ciddi misin?”

Oyuncağı elimden alıp çevirmeye başladı.

“Pelerini biraz çizilmiş.”

“Umurumda değil.”

Gülümsedim.

En azından birkaç dakikalığına uçakları düşünmüyordum.

Akşam bulduklarımdan birini açıp yemek hazırladım.

Atlas günün yarısını Superman’in nerede durması gerektiğine karar vermeye çalışarak geçirdi. Sonunda yatağının yanındaki küçük dolabın üzerine koydu.

Uçaklardan bahsetmedim.

Atlas’ın bilmesine gerek yoktu.

Henüz.

Gece olduğunda o yatağına geçti.

Ben ise uyumak yerine üst kata çıktım.

Gözcü odasının kapısını kapatıp pencereye yaklaştım. Perdenin kenarını yalnızca birkaç santim araladım.

Bir süre hiçbir şey göremedim.

Sonra gökyüzünde küçük bir ışık belirdi.

Ardından bir tane daha.

Uçaklar hâlâ buradaydı.

Saatler geçmişti.

Gitmemişlerdi.

Bazen ışıkları kayboluyor, birkaç dakika sonra başka bir noktada yeniden ortaya çıkıyordu.

Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?

Perdeyi bıraktım.

Bir süre daha beklemeye karar verdim.

Ne zaman uyuyakaldığımı bilmiyorum.

Beni uyandıran ilk silah sesi oldu.

Gözlerimi açtığımda oda karanlıktı.

Bir tane daha patladı.

Ardından peş peşe birkaç el.

Hemen doğruldum.

Saat dört civarıydı.

Sonra bir kadın çığlık attı.

Pencereye koştum ve perdeyi araladım.

Bu kez ışıklar gökyüzünde değildi.

Yerdeydi.

Yakındaki evlerden birinin çevresinde silahlı insanlar vardı.

Mavi Ay.

O evde birilerinin yaşadığını biliyordum. Kim olduklarını bilmiyordum. Hiç konuşmamıştık. Ama birkaç kez uzaktan hareket gördüğüm olmuştu.

Bir adam kapıdan koşarak çıktı.

Silah sesi duyuldu.

Adam yere düştü.

Elimi perdeye daha sıkı bastırdım.

“Ne yapıyorsunuz…”

Bağırışlar yükseldi.

Sonra evden birkaç kişi daha çıkarıldı.

İçlerinden ikisi çocuktu.

Askerlerden biri çocuklardan birini kolundan tutup götürmeye başladı.

Diğer yetişkin direnmeye çalıştı.

Bir silah sesi daha.

Sonra çevrede başka sesler yükselmeye başladı.

İnlemeler.

Soluklar.

Silah sesleri onları buraya çekmişti.

Karanlığın içerisinden hareket eden bedenler belirmeye başladı. Mavi Ay’ın adamları yönlerini değiştirip ateş açtı.

Bir anda sokak savaş alanına döndü.

Ama ben artık onları izlemiyordum.

Aklımda yalnızca az önce gördüğüm şey vardı.

Yetişkinleri vurmuşlardı.

Çocukları götürüyorlardı.

Perdeyi bıraktım.

Arkamı döndüm.

Atlas.

Merdivenlere doğru koşarken kalbimin sesini duyabiliyordum.

Dört yıldır burayı güvenli tutmak için elimden gelen her şeyi yapmıştım.

Duvarları güçlendirmiştim.

Pencereleri kapatmıştım.

İz bırakmamıştım.

Kimseye güvenmemiştim.

Ama ilk kez bunların hiçbirinin yeterli olmayabileceğini düşündüm.

Çünkü Mavi Ay yakınımızdaydı.

Ve çocukları götürüyorlardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.