Dışarıda bir adam vardı.
Ve Soluklar.
Bu ikisinin aynı anda dışarıda olması bile yeterince garipti.
Az önce adamın bağıra bağıra küfrettiğini duymuştum. Üstelik sesinde korkudan çok sinir vardı.
Silahımı elime aldım.
Çıkmalı mıydım?
Belki Mavi Ay’dan biriydi.
Belki bu belgeler hakkında bir şey biliyordu.
Onu yakalarsam Atlas’ın nereye götürüldüğünü öğrenebilirdim.
Elimi sürgüye götürdüm.
Tam kaldıracakken dışarıdan bir hırıltı geldi.
Elim durdu.
Tak.
Tak-tak.
Diş sesi.
Çok uzakta değildi.
Sürgüden elimi çektim.
Hayır.
Dışarı çıkmak aptallık olurdu.
Kim olduğunu bile bilmediğim bir adam ve kaç tane olduğunu bilmediğim Soluklar vardı.
Bir süre sessizce bekledim.
Sonra adamın sesini tekrar duydum.
Bu kez daha yakındı.
“Üff…”
Ayak sesleri.
“Of ya…”
Bir hırıltı daha.
Ardından:
Tak.
Tak-tak.
Adamın sesi yeniden yükseldi.
“Şu lanet diş sesini yapma.”
Kaşlarımı çattım.
Ne?
“Gıcık oluyorum.”
Ciddi miydi bu?
Bir Soluğa mı konuşuyordu?
Ayak sesleri yaklaşmaya devam etti.
“Zaten sabahtan beri sizinle uğraşıyorum…”
Bir şey devrildi.
Metal zeminde sürüklendi.
“Çekil önümden.”
Hırıltı.
“Üff! Tamam, sensin en korkunç. Hadi.”
Neredeyse nefesimi tutarak kapıya baktım.
Bu adamın derdi neydi?
Solukların arasında yürüyordu.
Bağırıyordu.
Onlarla konuşuyordu.
Üstelik hâlâ hayattaydı.
Bir noktada ayak sesleri durdu.
Sessizlik.
Sonra adamın sesi koridoru inletti.
“NEREDE BU LANET BELGELERİN OLDUĞU ODA?”
Gözlerim büyüdü.
Belgeler.
Başımı masaya çevirdim.
Önümde duran dosyalara baktım.
Sonra tekrar kapıya.
Buraya geliyordu.
“Hay sikeyim ya…”
Ses artık kapının hemen dışından geliyordu.
Hızla rafların arasına geçtim.
Kendimi metal dolaplardan birinin arkasına çektim.
Silahımı göğsüme yakın tuttum.
Birkaç saniye sonra kapının kolu oynadı.
Bir kez.
Sonra—
TAK!
Kapı öyle sert açıldı ki duvara çarptı.
Bir adam hızla içeri girdi.
Arkasını döner dönermez kapıyı çekip kapattı.
Sürgüyü indirdi.
Kapının diğer tarafından bir Soluk hırladı.
Adam başını geriye yasladı.
“Of…”
Tak.
Tak-tak.
Bulunduğum yerden yüzünü göremiyordum.
Sadece sırtını.
“Yemin ederim şu dişlerinizi tek tek sökeceğim.”
Kapının arkasından bir hırıltı daha geldi.
Adam kapıya döndü.
“Kes lan.”
Birkaç saniye bekledi.
Sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi odaya döndü.
Üzerinde siyah bir tişört, altında kargo pantolon vardı.
Etrafına bakındı.
“Şimdi…”
Ellerini beline koydu.
“Nerede bu boktan belgeler?”
Raflara yönelip birkaç dosyayı karıştırdı.
“Bu değil.”
Bir başkasına baktı.
“Bu da değil.”
Sonra gözü masadaki siyah dosyaya takıldı.
Durdu.
Masaya yaklaştı.
ÖZEL ARAŞTIRMA BİRİMİ yazan dosyayı eline aldı.
Açtı.
Bu kez söylenmeyi bırakmıştı.
Okuyordu.
Dikkatlice.
Tabancayı kaldırdım.
Namluyu sırtına doğrulttum.
Bir adım attım.
Tepki vermedi.
Bir adım daha.
Parmağımı tetiğin üzerine koydum.
Tam konuşacaktım ki—
“Bence bunu hiç deneme.”
Olduğum yerde kaldım.
Adam hâlâ dosyaya bakıyordu.
Kaşlarımı çattım.
Beni görmemişti.
Görmüş olamazdı.
“Dosyayı bırak.”
Başını hafifçe yana eğdi.
“Ciddiyim.”
Dosyayı kapatıp masaya bıraktı.
Yavaşça arkasını döndü.
Silah elimde kaldı.
Karşımdaki yüze baktım.
Bir anda bütün düşüncelerim sustu.
Tanıdıktı.
Fazlasıyla tanıdık.
Ama aynı zamanda farklıydı.
Yıllar geçmişti.
Yüzü değişmişti.
Saçları değişmişti.
Ama—
Hayır.
Olamazdı.
Karşımdaki adamın yüzündeki rahat ifade de kayboldu.
Gözleri büyüdü.
Bana bakakaldı.
Ben de ona.
Silahı tuttuğum kolum yavaşça aşağı indi.
“Mert?”
Dudakları aralandı.
“Efe?”
Kalbim duracak sandım.
“Mert…”
Bir anda yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.
“Lan!”
Üzerime koştu.
Ne olduğunu anlayamadan kendini kucağıma attı.
“Mert!”
Kollarını boynuma doladı.
Refleksle onu tuttum.
Geriye doğru sendeledim.
“İnanamıyorum lan!”
Ben de ona sarıldım.
“Mert…”
Gerçekti.
Gerçekten oydu.
Yıllardır tek bir haber alamadığım çocukluk arkadaşım kollarımın arasındaydı.
“Seni öldün sanıyordum.”
Başını omzuma gömdü.
“Ben de seni öldün sanıyordum.”
Daha sıkı sarıldım.
Bir anlığına Kıran’dan önceki hayat geldi aklıma.
Aynı sitede geçirdiğimiz yıllar.
Her şey boka sarmadan önceki günler.
Mert geri çekilip yüzüme baktı.
“Harbiden sensin.”
Güldüm.
“Benim.”
Tekrar boynuma sarıldı.
Birkaç saniye sonra kaşlarımı kaldırdım.
“Mert.”
“Hı?”
“İnmeyecek misin?”
Yüzüme baktı.
Bir saniye durdu.
Sonra güldü.
“Ha. Pardon.”
Ayaklarını yere indirdi.
“Hiç değişmemişsin.”
“Sen de çok değişmişsin.”
Birbirimize baktık.
Gülümsemem yavaşça kayboldu.
Çünkü ilk şaşkınlık geçince Mert’e gerçekten baktım.
Bir şeyler farklıydı.
Hem de fazlasıyla.
Teni eskisinden çok daha açıktı.
Neredeyse bembeyaz.
Solgun.
Bir an istemeden Soluklar geldi aklıma.
Ama cildi pürüzsüzdü.
Tek bir yara izi, çizik, eski bir yara bile yoktu.
Dört yıldır bu şehirde yaşayan birinin böyle görünmemesi gerekiyordu.
Sonra gözlerine baktım.
Hatırladığım gözler değildi.
Kırmızıya çalan belli belirsiz bir ton vardı.
Mert’in gülümsemesi kayboldu.
“Ne oldu?”
Cevap vermedim.
Bakışlarım boynuna kaydı.
Isırık.
Çizik.
Herhangi bir şey.
Yoktu.
Mert ne aradığımı anlamıştı.
“Ciddi misin?”
“Sana ne oldu?”
“Uzun hikâye.”
“Dört yılım var.”
“Şu an pek uygun bir yerde değiliz.”
“Gözlerine ne oldu?”
Sessizlik.
“Tenin neden böyle?”
“Böyle derken?”
“Mert.”
Bu kez cevap vermedi.
“Sen…”
Duraksadım.
“Enfekte oldun mu?”
Yüzündeki ifade değişti.
“Efe—”
“Elini göster.”
“Ne?”
“Elini.”
Gözlerini devirdi ama ellerini kaldırdı.
Yaklaşıp bileğini çevirdim.
“Ne yapıyorsun?”
“Isırık arıyorum.”
“Dört yıllık ısırık mı arıyorsun?”
Elini bıraktım.
“Komik değil.”
“Biraz komik.”
“Mert.”
“Tamam.”
Sesi ciddileşti.
“Düşündüğün şey değilim.”
“Benim ne düşündüğümü nereden biliyorsun?”
Cevap vermedi.
Bir an durdum.
Az önce de…
Silahı ona doğrulttuğumda arkasını dönmemişti.
Ama biliyordu.
“Bir dakika.”
Mert gözlerini kapattı.
“Şimdi başlama.”
“Az önce silahı çektiğimi nasıl bildin?”
“Efe.”
“Arkan dönüktü.”
“Sonra anlatırım.”
“Nasıl bildin?”
Tam cevap verecekken—
GÜM!
İkimiz de kapıya döndük.
Kapının diğer tarafından hırıltı yükseldi.
Tak.
Tak-tak.
Ardından bir tane daha.
Mert başını geriye attı.
“Of ya…”
Kapıya bir darbe daha geldi.
GÜM!
Silahımı kaldırdım.
“Kaç taneler?”
“Bilmiyorum.”
“Sen gelmeden önce bu kadar değildiler.”
“Benim suçum mu?”
Ona baktım.
“AVM’nin ortasında bağıran bendim sanki.”
Mert dudaklarını birbirine bastırdı.
“Haklı bir eleştiri.”
Kapı yeniden sarsıldı.
Diş sesleri birbirine karışıyordu.
Tak.
Tak-tak.
Tak.
Mert yüzünü buruşturdu.
“Şu sesi gerçekten sevmiyorum.”
“Fark ettim.”
Sürgüyü kontrol ettim.
Yerindeydi ama paslı kilidin olduğu taraf her darbede biraz daha oynuyordu.
“Bu kapı fazla dayanmaz.”
Mert etrafa baktı.
“Başka çıkış?”
“Yok.”
Bir anda başını kaldırdı.
Bakışlarını takip ettim.
Tavandaki havalandırma kanalı.
Mert’in yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
“Tamam.”
O gülümsemeyi hiç sevmedim.
“Ne?”
Yukarıyı gösterdi.
“Oradan çıkacaksın.”
“Ben mi?”
“Evet.”
“Sen?”
“Onları buradan uzaklaştıracağım.”
Ne demek istediğini anladığım anda başımı iki yana salladım.
“Hayır.”
“Efe—”
“Dört yıldır seni öldü sanıyorum. Yarım saat önce karşıma çıktın. Şimdi Solukların arasına dalmana izin vermeyeceğim.”
Mert’in yüzündeki rahat ifade biraz yumuşadı.
“Bana hiçbir şey olmayacak.”
“Nereden biliyorsun?”
Cevap vermedi.
“Mert.”
Masayı havalandırmanın altına sürükledi.
“Sen buradan çıkacaksın. Ben onları AVM’nin diğer tarafına çekeceğim. Sonra dışarıda buluşuruz.”
“Ya çıkamazsan?”
Bu kez doğrudan gözlerime baktı.
“Çıkarım.”
Kapı yeniden sarsıldı.
GÜM!
Mert havalandırma kapağını açtı.
“Bana güven.”
Bunun boktan bir fikir olduğunu biliyordum.
Ama başka seçeneğimiz de yoktu.
Masaya çıktım.
Tam içeri girecekken ona baktım.
“Ölürsen…”
Kaşını kaldırdı.
“Seni ben öldürürüm.”
Güldü.
“Anlaştık.”
Kendimi havalandırmanın içine çektim.
Arkamdan sesi geldi.
“Efe.”
Başımı çevirdim.
“Ne?”
Gülümsedi.
“Dışarıda görüşürüz.”
Neden bilmiyorum.
Ama içimdeki kötü his daha da büyüdü.
Havalandırmanın içinde ilerlemeye başladım.
Düşündüğümden daha dardı.
Dirseklerimi metal zemine dayayıp kendimi öne doğru çekiyordum.
Arkamdan kapağın kapandığını duydum.
“Mert?”
Birkaç saniye sonra sesi geldi.
“Devam et!”
Sonra—
GÜÜM!
Bütün kanal titredi.
Bir şey daha devrildi.
Ardından Mert’in sesi AVM’nin içinde yankılandı.
“HEY!”
Olduğum yerde durdum.
“Bunu gerçekten yapıyor…”
“BURADAYIM!”
Uzaktan hırıltılar yükselmeye başladı.
Tak.
Tak-tak.
Tak.
Mert metal bir şeye vurdu.
GÜM!
“HADİ!”
Bir havalandırma ızgarasına ulaşıp aşağı baktım.
Koridordan bir Soluk koşarak geçti.
Ardından bir tane daha.
Sonra üç tane.
Hepsi Mert’in sesinin geldiği yöne gidiyordu.
Kalbim hızlandı.
Ama Mert’in sesi tekrar yankılandı.
“ÜFF! ÇEKİL LAN!”
Hâlâ hayattaydı.
Üstelik korkmuş gibi bile değildi.
Onları gerçekten çekiyordu.
İlerlemeye devam ettim.
Bir süre sonra kanal ikiye ayrıldı.
Sağ taraftan hırıltılar geliyordu.
Sola döndüm.
Bir süre sonra önümde ışık gördüm.
Başka bir ızgaraya ulaştım.
Alt taraf eski marketin depo kısmıydı.
Izgarayı ittim.
Açılmadı.
Ayağımla vurdum.
TAK!
Bir daha.
Metal kapak aşağı düştü.
Ses bütün depoda yankılandı.
Bekledim.
Hırıltı yoktu.
Kendimi aşağı bıraktım.
Ayaklarım zemine vurduğu anda başım yeniden zonkladı.
Duvara tutundum.
Birkaç saniye bekledikten sonra silahımı çıkarıp marketin içine ilerledim.
Boştu.
Mert gerçekten hepsini diğer tarafa çekmişti.
Kırık rafların arasından geçip kepengin altından dışarı çıktım.
AVM’den uzaklaşıp beton bariyerlerin arkasına geçtim.
Gözlerimi girişten ayırmadım.
Mert çıkacaktı.
Bekledim.
Hiçbir şey.
Biraz daha.
“Mert…”
İçimdeki kötü his geri dönüyordu.
Tam geri dönmeyi düşünmeye başladığım anda—
“Ne yapıyorsun?”
Olduğum yerde sıçradım.
Arkamı dönüp silahı kaldırdım.
Mert.
Birkaç metre ileride bana bakıyordu.
Nefes nefese değildi.
Yarası yoktu.
Üzerinde kan bile yoktu.
“Sen…”
“Ben.”
“Nereden geldin?”
Arkasını gösterdi.
“Oradan.”
“Orası neresi?”
“AVM.”
Sinirden güldüm.
“Onu ben de görüyorum.”
Yanıma doğru yürüdü.
“Dışarıda görüşürüz dedim.”
“Senin öldüğünü sandım!”
“Niye?”
“Niye mi? İçeride kaç tane Soluk vardı farkında mısın?”
“Saymadım.”
“Mert!”
Tam cevap verecekken bir hırıltı duyuldu.
İkimiz de girişe baktık.
Karanlığın içinden bir Soluk çıktı.
Silahımı kaldırdım.
“Mert, gel buraya.”
Mert arkasına baktı.
Soluk yaklaşıyordu.
“Mert!”
“Ne?”
“Arkanda!”
“Biliyorum.”
Kaşlarımı çattım.
“Biliyorsan niye duruyorsun?”
Soluk ona iyice yaklaştı.
Tetiğe parmağımı koydum.
“Çekil!”
“Efe, ateş etme.”
“Gerizekâlı, arkanda Soluk var!”
Soluk artık hemen arkasındaydı.
Nefesimi tuttum.
Şimdi saldıracaktı.
Ama—
Yanından geçti.
Silahım yavaşça aşağı indi.
Ne?
Soluk Mert’in omzunun neredeyse dibinden geçmişti.
Ona bakmadı bile.
Hırlamadı.
Saldırmadı.
Sanki Mert orada yokmuş gibi.
Mert arkasından baktı.
“Bak.”
Soluğun peşinden gidip omzuna elini koydu.
Kalbim yeniden hızlandı.
“Mert, ne yapıyorsun?”
Yaratığı AVM’ye doğru çevirdi.
Soluk kısa bir hırıltı çıkardı ama saldırmadı.
Mert omuzlarından tutup itti.
“Hadi. İçeri.”
Bir kez daha itti.
“Git.”
Soluk karanlık girişten AVM’ye geri döndü.
Mert ellerini silkeleyip bana döndü.
“Tamam.”
Tek kelime edemedim.
“Sana saldırmadı.”
“Evet.”
“Sen ona dokundun.”
“Evet.”
“İttin.”
“Onu da gördün.”
“Mert.”
Derin bir nefes aldım.
“Ne oluyor?”
Yüzündeki rahatlık ilk kez tamamen kayboldu.
“İşte anlatmam gereken şeylerden biri bu.”
“Şimdi anlat.”
“Burada değil.”
“Az önce bir Soluk seni görmezden geldi!”
“Farkındayım.”
“Nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun?”
“Çünkü ilk kez olmuyor.”
Bu cümle beni susturdu.
Mert AVM’ye baktı.
“Burada daha fazla kalmayalım.”
Kolundan tuttum.
“Bana ne olduğunu söyle.”
Bir süre yüzüme baktı.
Sonra gözleri başımın yanındaki kurumuş kana kaydı.
“Önce güvenli bir yer bulalım. Kafanı temizleyelim. Bir şeyler yiyelim.”
Bir an durdu.
“Sonra her şeyi anlatacağım.”
“Her şeyi soracağım.”
“Biliyorum.”
“Kaçamazsın.”
Mert hafifçe gülümsedi.
“Dört yıl sonra seni bulmuşum.”
Yanımdan geçerken omzuma vurdu.
“Bir yere gittiğim yok.”
AVM’yi arkamızda bıraktık.
Mert önden yürüyordu.
Ben birkaç adım arkasından onu takip ediyordum.
Sokaklar sessizdi.
Terk edilmiş arabalar yolun iki tarafına dağılmıştı.
Bir ara Mert durdu.
Başını hafifçe kaldırıp etrafı dinledi.
“Ne oldu?”
Cevap vermedi.
Birkaç saniye sonra sağımızdaki sokağı gösterdi.
“Buradan.”
“Nereye gidiyoruz?”
“Güvenli bir yere.”
“Buraları biliyor musun?”
“Altı aydır sokaklardayım. Birkaç yer öğrendim.”
Altı ay.
Bu bilgiyi kafamın bir köşesine yazdım.
Sonra soracaktım.
Her şeyi soracaktım.
Dar sokağın sonunda eski, dört katlı bir apartman vardı.
Mert içeri girdi.
“Burası mı?”
“Evet.”
“Güvenli olduğuna emin misin?”
“Geçen hafta güvenliydi.”
“Harika.”
“Ne istiyorsun? Otel mi?”
Gözlerimi devirdim.
Mert güldü.
İkinci kattaki küçük bir daireye girdik.
Salonun camları kalın perdelerle kapatılmıştı. Yerde birkaç battaniye, su şişeleri ve konserve kutuları vardı.
Mert kapının önüne küçük bir dolap çekti.
“Şimdi güvenli.”
Duvarın dibine oturdum.
Mert kaşlarını çattı.
“Kafana bakmam lazım.”
“İyiyim.”
“Değilsin.”
“İyiyim.”
“Efe.”
“Mert.”
Birbirimize baktık.
Sonunda ilk yardım çantasını çıkardım.
Mert yanıma çömeldi.
“Ver.”
“Ben yaparım.”
“Elini çek.”
“Mert—”
“Dört yıl sonra seni buldum. Beyin kanamasından ölürsem çok sinirlenirim.”
İstemeden güldüm.
Çantayı ona verdim.
Başımın yanındaki kurumuş kanı temizlemeye başladı.
“Ah.”
“Dayan.”
“Yavaş.”
“Daha yavaş yaparsam yarına kadar sürer.”
“Eskiden de böyleydin.”
Mert durdu.
Yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
“Sen de çok mızmızdın.”
“Ben mızmız değildim.”
“Hatırladığım Efe öyle demiyor.”
“Hatırladığın Efe seni döverdi.”
“Deneyebilirsin.”
Bir an güldük.
Gerçekten güldük.
Dört yıl sonra.
Sanki tekrar aynı sitedeki iki çocuktuk.
Sonra Mert gazlı bezi kenara bıraktı.
“Tamam. Derin değil.”
Başımı duvara yasladım.
Mert karşıma oturdu.
Sessizlik oldu.
Ona baktım.
Solgun tenine.
Gözlerine.
AVM’nin önündeki Soluğu düşündüm.
“Anlat.”
Mert’in yüzündeki ifade değişti.
Ne demek istediğimi sormadı.
Biliyordu.
“Uzun.”
“Vaktimiz var.”
“Bazı kısımlarını ben de bilmiyorum.”
“Bildiğini anlat.”
Derin bir nefes aldı.
“Her şey başladığında işteydim.”
Sustum.
“Eve dönüyordum. Kimse ne olduğunu anlamıyordu. İnsanlar kaçıyor, birbirine saldırıyordu. Benim tek düşündüğüm annemdi.”
“Evde miydi?”
Başını salladı.
“Binaya ulaştığımda içeride onlardan vardı. O zaman Soluk bile demiyorduk tabii. Ne olduklarını bilmiyorduk.”
Bakışlarını yere indirdi.
“Kapıya kadar çıktım. Biri üzerime atladı. Annem kapıyı açıp bana yardım etti ama…”
Sustu.
“Onu yaraladı.”
Ne geleceğini anlamıştım.
“İçeri girdik, kapıyı kapattık. Bir süre sonra ateşi çıktı.”
Parmaklarını birbirine geçirdi.
“Sonra dönüştü.”
Sessizlik oldu.
Mert’in sesi iyice alçaldı.
“Üzerime saldırdı.”
Yüzüne baktım.
“Onu durdurmak zorunda kaldım.”
Başka bir şey söylemesine gerek yoktu.
Ne yaptığını anlamıştım.
“Mert…”
“Boş ver.”
“Özür dilerim.”
Başını kaldırıp bana baktı.
“Sen yapmadın.”
Kısa bir sessizliğin ardından devam etti.
“Sonra oradan çıktım. Bir süre tek başımaydım. En sonunda bir koloni buldum.”
“Koloni nasıldı?”
“İyiydi. En azından başta.”
Yüzü yeniden ciddileşti.
“Ta ki Mavi Ay gelene kadar.”
Doğruldum.
“Mavi Ay mı?”
“Evet.”
Bütün dikkatim ona döndü.
“Koloniye geldiler. Silahları, araçları vardı. İlk başta yardım edeceklerini söylediler.”
Acı bir şekilde güldü.
“Biz de inandık.”
“Herkesi sıraya dizdiler. Gözlerimize baktılar. Yaralarımızı kontrol ettiler.”
Tanıdık geliyordu.
Fazlasıyla.
“Sonra kan aldılar.”
Bir anda Atlas’ın yüzü gözümün önüne geldi.
Mavi Ay aracı.
Asker.
Kan testi.
K mı?
Evet, K, hem de pozitif.
Mert devam etti.
“Kanımıza göre insanları ayırdılar. Benim sonucum farklı çıktı.”
Kalbim hızlandı.
“Bana K pozitif dediler.”
Donup kaldım.
Mert yüzümü görünce sustu.
“Ne oldu?”
“K pozitif mi?”
“Evet.”
“Emin misin?”
Kaşlarını çattı.
“Eminim.”
“Atlas…”
Mert öne doğru eğildi.
“Ne olmuş Atlas’a?”
Ona baktım.
“Atlas da K pozitif.”
Yüzündeki bütün ifade silindi.
“Ne?”
“Mavi Ay onu götürmeden önce kanını test etti. Bir asker diğerine ‘K mı?’ diye sordu.”
Ayağa kalktım.
“Diğeri ‘Evet, K, hem de pozitif.’ dedi.”
Mert’in bakışları yere kaydı.
“Mert.”
Cevap yok.
“Mert!”
Başını kaldırdı.
“Bu ne demek?”
“Bilmiyorum.”
“Yalan söyleme.”
“Yalan söylemiyorum.”
O da ayağa kalktı.
“Gerçekten bilmiyorum.”
“Sen K pozitiftin. Seni götürdüler. Atlas K pozitif çıktı ve onu da götürdüler.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse neden?”
“Bilmiyorum, Efe!”
Sesi odada yankılandı.
İkimiz de sustuk.
Mert daha alçak sesle devam etti.
“Bize neden K pozitif dediklerini bilmiyorum. Bildiğim tek şey bizi diğerlerinden ayırdıkları.”
“Kaç kişiydiniz?”
“Sekiz. Belki dokuz.”
“Sonra?”
Tekrar oturdu.
“Bizi götürdüler.”
“Nereye?”
Birkaç saniye yüzüme baktı.
“Kız Kulesi’ne.”
Mideme bir ağırlık çöktü.
“Kız Kulesi…”
Başını salladı.
“Alt tarafında bir tesis vardı. Odalar, laboratuvarlar… Bizi aşağıda tutuyorlardı.”
“Ne yaptılar?”
Bir süre sustu.
“İlk başta testler. Kan, iğneler, ölçümler.”
Koluna baktı.
“Sonra serum.”
“Ne serumu?”
“Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmiyorsun?”
“Çünkü bana ne verdiklerini söylemediler, Efe.”
Haklıydı.
“Bizi yatağa bağladılar.”
Ses tonu değişti.
“Sonra verdiler.”
Ellerine baktı.
“Hayatımda öyle bir acı hissetmedim.”
Sessiz kaldım.
“Damarlarımın içinde bir şey yanıyormuş gibiydi. Sanki kanım kaynıyordu.”
Parmaklarını yumruk yaptı.
“Bağırdığımı hatırlıyorum.”
Bir an durdu.
“Diğerlerinin de bağırdığını.”
Odadaki sessizlik ağırlaştı.
“Sonra bayılmışım.”
“Ne kadar?”
“Bilmiyorum.”
Başını iki yana salladı.
“Uyandığımda başımda üç dört doktor vardı.”
Yüzünde tuhaf bir ifade oluştu.
“Birinin söylediği şeyi hâlâ hatırlıyorum.”
“Ne dedi?”
“Uyandı.”
Kısa bir sessizlik.
“Sonra diğerleri de başladı.”
Kaşlarını çattı.
“‘E02 uyandı. E02 uyandı.’”
“E02?”
Başını salladı.
“Bendim.”
“Ne demek?”
“Orada isimlerimizi kullanmıyorlardı.”
Yüzünde acı bir gülümseme oluştu.
“Orada Mert değildim.”
Birkaç saniye sustu.
“E02’ydim.”
İçim ürperdi.
“Diğerleri?”
“Onların da kodları vardı.”
“İsimlerini bilmiyor musun?”
“Hayır. Yüzlerini biliyorum ama isimlerini değil.”
Bir süre sessizlik oldu.
“Uyandığında ne olmuştu?”
Mert ellerine baktı.
“İlk başta anlamadım. Her şey farklı geliyordu.”
“Nasıl?”
“Daha iyi görüyordum. Daha önce fark etmeyeceğim şeyleri fark ediyordum. Sesleri daha net duyuyordum.”
Bana baktı.
“Bedenim de farklıydı. Daha güçlüydüm.”
“Ne kadar güçlü?”
“Başta ben de bilmiyordum. Zaman geçtikçe fark ettim.”
Parmaklarını açıp ellerine baktı.
“Bir de yaralar…”
“Ne olmuş yaralarına?”
“İyileşiyorlardı.”
“Nasıl yani?”
“Hızlı.”
“Ne kadar hızlı?”
“Çok hızlı.”
Yüzüme bakıp hafifçe gülümsedi.
“Belki cildimin bu kadar temiz olmasının sebebi de odur.”
İstemsizce yüzüne baktım.
Demek fark ettiğimi biliyordu.
“Kesik oluyor, kapanıyor. Yara oluyor, iyileşiyor. Küçük şeyler bazen iz bile bırakmıyor.”
“Bunların hepsi serumdan sonra mı başladı?”
“Evet.”
Yüzü yeniden ciddileşti.
“Ama serumla bitmedi.”
“Neden?”
“Çünkü sonra ikinci aşamaya geçtiler.”
“Neydi?”
Birkaç saniye sustu.
“Kıran.”
Mideme kötü bir his oturdu.
“Sana Kıran’ı mı verdiler?”
Başını salladı.
“Bilerek?”
“Evet.”
“Neden?”
“Bilmiyorum.”
Sırtını duvara yasladı.
“Doktorların konuşmalarından anlayabildiğim kadarıyla serumun bizi Kıran’a karşı koruyup korumayacağını görmek istiyorlardı.”
“Korudu mu?”
Birkaç saniye cevap vermedi.
“Bekledikleri şekilde değil.”
“Ne demek o?”
“Bilmiyorum, Efe. Bana sonuçları açıklamadılar.”
Bir an durdu.
“Bildiğim tek şey Kıran’ın beni Soluğa çevirmediği.”
Elini göğsüne götürdü.
“Ama yok da olmadı.”
“İçinde mi?”
“Evet.”
“Şu an bile?”
Başını salladı.
“Şu an bile.”
Tüylerim diken diken oldu.
“Doktorların da kafası karışmıştı. Serumun virüsü yok etmesini mi bekliyorlardı, baskılamasını mı… bilmiyorum. Ama benim bedenimde başka bir şey oldu.”
“Ne?”
“Virüs gitmedi.”
Parmaklarını birbirine geçirdi.
“Bedenim de çökmeye başlamadı.”
Bir an düşündü.
“İkisi bir şekilde… beraber kaldı.”
“Diğerlerinde de mi?”
“Hayatta kalanlarda, evet.”
“Kaç kişi?”
“Beş.”
“Beşiniz de aynı mıydınız?”
“Tam olarak değil. Herkeste bazı şeyler farklıydı ama hepimiz değişmiştik.”
“Sonra?”
Yüzündeki ifade sertleşti.
“Kaçtık.”
“Beşiniz?”
“Evet.”
“Nasıl?”
Uzun bir sessizlik oldu.
“Kolay olmadı.”
“Orada ne oldu?”
Bakışlarını kaçırdı.
“Onu başka zaman anlatırım.”
Bu kez üstelemedim.
“Diğerleri şimdi nerede?”
“Bilmiyorum. Kaçtıktan sonra dağıldık.”
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Duyduklarımı kafamda toparlamaya çalışıyordum.
Serum.
Kıran.
K pozitif.
E02.
Beş kişi.
Ve karşımda oturan Mert.
Gözlerim yeniden tenine kaydı.
Sonra gözlerine.
AVM’nin önünde yanından yürüyüp geçen Soluğu düşündüm.
Derin bir nefes aldım.
“Yani…”
Mert bana baktı.
“Enfektesin.”
Bu kez itiraz etmedi.
“Evet.”
Birkaç saniye sustum.
“Ama Soluk değilsin.”
Başını hafifçe salladı.
“Evet.”
Bir an durdu.
“Soluk değilim.”
Ona baktım.
Soracağım şey ağzımdan çıkmadan önce bile tuhaf gelmişti.
“Peki…”
Kaşlarımı çattım.
“İnsan mısın?”
Mert’in yüzündeki ifade değişti.
Cevap vermedi.
Bir süre yere baktı.
Sonra ellerine.
Sessizlik uzadı.
En sonunda başını kaldırdı.
“Bize bir isim verdiler.”
“Ne ismi?”
Bir an duraksadı.
Sanki kelimeyi hâlâ kendine ait hissetmiyordu.
Sonra gözlerimin içine baktı.
“Evrik.”