Ertesi gün kasaba her zamanki gibi uyanmıştı; kuş sesleri, fırından yeni çıkan ekmek kokuları, pencereden sarkan çiçekler... ama Minho için hiçbir şey sıradan değildi. Çünkü aklında birisi vardı. Kafasını karıştıran, gözlerini devirmekle gülümsemek arasında gidip gelen bir çocuk.
Jisung.
“Ne biçim isim ya… Jisung,” dedi kendi kendine gülerek, otelin balkonundan aşağı bakarken. “Ama dans ederken cidden havalıydı. Belki biraz... fazla havalı.”
Aynı dakikalarda Jisung da kasabanın dar sokaklarında yürürken mırıldanıyordu. “Zengin çocuğu... artist... flört makinesi... Ama gülüşü fena değildi. Lan ben ne diyorum?!”
Tam bu sırada sokak köşesinde çarpıştılar. Kelimenin tam anlamıyla. Jisung elindeki poşetle Minho’nun göğsüne tosladı.
“Yine mi sen?!”
“Ben de seni özledim,” dedi Minho sırıtarak. Gözleri o tanıdık parıltıyla Jisung’un gözlerine kilitlendi. “Bu bir işaret olabilir mi?”
Jisung geri çekildi. “Sana işaret değil, sopa göstereceğim şimdi.”
Minho kahkahayı bastı. “Belki önce kasabayı gösterirsin? Bilmediğim yer çok.”
“Senin gibi şımarıklara rehberlik hizmeti ekstra pahalıdır.”
“Ödeyebilirim. Ama sadece kahveyle. Hem... bir şey itiraf etmem lazım.”
“Ne?”
“Sen dans ederken... ciddi ciddi ağzım açık kaldı.”
Jisung afalladı. Sonra toparlanıp, omuz silkti.
“O zaman beni utandırmaya çalışma da, gel hadi. Kasabanın ‘fakir ama gururlu’ yüzünü göstereyim sana.”
Önce balıkçılara uğradılar. Sonra taş köprüyü geçtiler. Arada Jisung’un çocukluk anılarıyla süslenmiş hikâyeler, Minho’nun şehir hayatına dair iğneleyici yorumları geldi.
“Burası bizim saklı göletimiz,” dedi Jisung, ağaçların arasında gizlenmiş küçük bir su kenarına geldiklerinde. “Kimse bilmez. Buraya sadece özel misafirleri getiririm.”
Minho durdu. Ona yaklaştı. “Yani ben özelim?”
Jisung gözlerini devirdi ama yüzü kızardı. “Senin ayağın kayarsa seni kimse kurtaramaz, dikkat et sadece.”
Minho adım attı ve... bilerek ayağını kaydırır gibi yaparak Jisung’un üzerine düştü.
“Minho!!!”
Jisung’la birlikte yere yuvarlandılar. Gülüşmeler. Sırt üstü yatan Minho, Jisung’un gözlerine baktı.
“Elini beline koymaya çalışırsan, gerçekten seni göle atarım,” dedi Jisung tehditkar bir bakışla.
Minho elini beline koydu.
Jisung bir an hareketsiz kaldı. Ama sonra hafifçe kıkırdadı.
“Sen cidden beladan hoşlanıyorsun.”
“Ben sadece... sende takılı kaldım.”
O an sessizlik oldu. Kuş sesleri, yaprakların hışırtısı… Ve ikisi de bir şey demeden suya bakmaya başladılar. Ama kalplerinde o an çok daha gürültülü bir şey vardı.
Çünkü bir şey başlamıştı.
ִֶָ𓂃 ࣪˖ ִֶָ🐇་༘࿐