Kasaba yazın tam ortasında nefes almayı zorlaştıracak kadar sıcak, ama bir o kadar da canlıydı. Dar sokaklardan yayılan müzik sesleri, taş evlerin balkonlarından sarkan renkli süslemelerle birleşmişti. Kasabanın yaz şenliği her yıl yapılırdı ama bu yıl… bir kişi vardı ki ilk kez katılıyordu.
Minho, kravatını çözüp ceketi omzuna attı. Arabadan indiğinde burnuna gelen kavrulmuş mısır ve közlenmiş patlıcan kokusu dudaklarını kıpırdattı. “Bu kadar sade bir yer bu kadar güzel kokmamalı,” diye düşündü. Üstünde markalı bir gömlek, altında tertemiz beyaz ayakkabılarla kasabanın tozlu meydanında yürüyen tek kişiydi. İnsanların çoğu ya onu süzdü ya da görmezden geldi. O, her ikisini de tercih ederdi.
Tam sahneye yaklaşmıştı ki, kalabalığın ortasında biri... dikkatini çekti.
Bir grup insanın ortasında dönen, zıplayan, bağırarak şarkıya eşlik eden biri. O kadar enerjik, o kadar umursamazdı ki, herkes onunla eğleniyordu ama Minho… gözünü alamıyordu.
Çocuğun adı Jisung'du. Mahallenin deli dolusu. İnce yapılı, kısa boylu, ama enerjisi meydanı sarsacak kadar büyüktü. Bir döndü, bir zıpladı, sonra kendi ekseninde iki kez dönüp ellerini havaya kaldırdı. O an tam Minho'nun gözlerinin içine baktı. Göz göze geldiler.
Jisung anında kaşlarını çattı.
“Ne bakıyon be, zengin gibi bakma,” diye mırıldandı kendi kendine. Ama o an dansı bırakmadı. Tam aksine... biraz daha abarttı.
Minho ise o sırada istemsizce gülümsedi. “Kesinlikle farklı.”
Kalabalığın içinden ilerleyip Jisung’un yanına yaklaştı.
“Bu dansı tekrar etsem beni de alkışlarlar mı?” diye sordu, sesi tam kulağının yanındaydı.
Jisung hızla döndü. Gözlerini kısıp baştan aşağı süzdü Minho’yu.
“Senin ayakkabılar bu meydanın tozuna alışkın mı, yakışıklı?”
Minho kıkırdadı. “Yakışıklı dedin mi bana?”
“Hayır. Şey… o, lafın gelişi!” dedi Jisung, yüzü kızarmaya başlayarak.
Minho başını yana eğdi. “Peki lafın gelişiyse... neden hâlâ bana bakıyorsun?”
“Çünkü bu kadar şımarık birini son gördüğümde, okulda müdür odasına yollanmıştı,” diye çıkıştı Jisung, ama ağzının kenarındaki gülümseme onu ele veriyordu.
Minho hafifçe öne eğildi. Elini Jisung’un ince beline koydu, sadece birkaç saniyeliğine.
“Senin gibi dans eden biri, böyle bakıldığında kızmaz sanmıştım.”
Jisung’ın yüzü daha da kıpkırmızı oldu.
“Beni kızdıran bakışın değil, cümlelerin! Düzgün konuş, zengin çocuk!”
“O zaman... konuşarak değil, dans ederek anlaşalım mı?”
Minho elini uzattı. Jisung bir an tereddüt etti ama sonra meydanın ortasında elini tuttu.
Ve o gece, kasabanın ışıkları altında başlayan dans, bir yaz boyunca sürecek bir hikâyenin ilk adımıydı.
ִֶָ𓂃 ࣪˖ ִֶָ🐇་༘࿐