Karanlık koridor Bloom’un üzerine doğru daralırken, zaman ve mekân birbirine karışıyordu. Duvardaki yüzlerce tablodan sızan Valtor’un gölgeleri, genç kızın etrafını bir kafes gibi sarmıştı. Bloom, zihninin derinliklerinde sıkışıp kaldığını fark ederek çılgınca sayıklamaya başladı: Bu olamaz, bu sadece aptal bir rüya... Uyanmam lazım. Hemen şimdi uyanmam lazım!
Bacaklarındaki dermanın tükendiğini hissetse de koridorun sonu görünmeyen karanlığına doğru koşmaya çalıştı. Ancak attığı her adımda zihni daha da ağırlaşıyor, onu bu kabusun içine zincirliyordu. Tam o sırada arkasından, o her zamanki alaycı ve kendinden emin ses tonu koridorda yankılandı:
"Orada dur, küçük peri. Kaçmak sadece işi zorlaştırır."
Bloom, adımları büyülenmiş gibi aniden durduğunda arkasına bakmaya korkuyordu. Valtor, adımlarını acele etmeden, sanki bir avın çaresizliğini izlemekten keyif alırcasına atarak ona yaklaştı. Sesindeki zehir, koridorun soğuk duvarlarına çarparak Bloom’un kulaklarına doldu:
"Neden sadece yenildiğini kabul etmiyorsun? İtiraf et artık, hiçbir gücün yok."
Bloom dehşet içinde arkasına döndü ve ona bakan o buz gibi gözlerle karşılaştı. Bu sözler, onun en büyük korkusunun rüyasındaki yansımasıydı. *Güçsüzlük. Kanatsızlık. Çaresizlik.* İçindeki Ejder Ateşi’ni çağırmaya çalıştı ama ruhunda sadece boş bir soğukluk vardı. Bu rüyadan uyanmalıyım, bu rüyadan uyanmalıyım... diye gibi içinden tekrarladı, gözlerini sıkıca kapattı. Bütün iradesini, acı çeken bedenini bu kabustan söküp çıkarmak için zorladı.
Sırtından vuran ve uykusunda bile onu rahat bırakmayan o amansız, keskin sızıyla birlikte Bloom bir anda gözlerini açtı.
Yatağında dikleşti, nefes nefeseydi. Kalbi göğüs kafesini dövüyor, tüm bedeni geçirdiği şokun etkisiyle zangır zangır titriyordu. Alnından süzülen soğuk terleri silmek için elini kaldırdı, derin nefesler alarak buranın kendi güvenli odası olduğunu, her şeyin sadece bir kabustan ibaret olduğunu kendine kanıtlamaya çalıştı.
Ancak odanın içindeki hava normal değildi. Alfea’nın o huzurlu, çiçek kokulu havası gitmiş; yerine ağır, boğucu ve tekinsiz bir büyü kokusu sinmişti. Odadaki gölgeler normalden daha koyu, sessizlik ise çok daha derindi.
"İyi uyudun mu, Bloom?"
Karanlığın içinden süzülen bu ses, Bloom’un damarlarındaki kanı dondurmaya yetti. Bu ses rüyasındaki fısıltı değildi; odanın içindeki havayı titreten, gerçek, somut bir sesti. Kulaklarında yankılanan o tını, şüpheye yer bırakmayacak kadar net bir şekilde Valtor’a aitti.
Bloom, dehşet ve şaşkınlık içinde başını odanın köşesindeki tekli koltuğa doğru çevirdi. Alfea’nın, müdirenin ve öğretmenlerin o aşılmaz denilen kadim koruma kalkanları un ufak edilmişti. Valtor, sanki kendi sarayındaymış gibi büyük bir rahatlıkla koltuğa kurulmuş, bacak bacak üstüne atmış bir halde oturuyordu.
"Buraya... Buraya nasıl geldin?" diye sordu Bloom. Sesi, boğazındaki düğüm yüzünden fısıltıdan farksız çıkmıştı. Korkusunu gizlemeye çalışsa da gözlerindeki o savunmasızlık her halinden belli oluyordu.
Valtor, bu soru karşısında sadece hafifçe güldü. O sinir bozucu, kibirli gülümsemesi karanlıkta parıldadı. Cevap verme gereği duymadı; onun yerine bakışlarını Bloom’un üzerinde gezdirdi. Gözleri, genç kızın korkudan ve acıdan titreyen formunda uzun uzun kaldı. Ancak Valtor’un asıl odaklandığı yer başkaydı. Bakışları, Bloom’un sırt bölgesine, o darmadağın olmuş ve artık hiçbir parıltısı kalmayan kanatların bittiği yere yoğunlaştı.
Karanlık büyücü, esir aldığı bir avın yarasını inceler gibi büyük bir dikkat ve sadistçe bir tatminle o noktaya bakıyordu. Bloom, onun bu yoğun ve karanlık bakışlarını sırtında hissettiğinde, yarası sanki yeniden açılmış gibi ani ve yakıcı bir sızıyla ürperdi.
"Alfea’nın kalkanları benim için sadece küçük birer oyuncak, Bloom," dedi Valtor, koltuktan yavaşça ayağa kalkarak. Adımları yatağa doğru yaklaşırken odadaki tekinsiz hava daha da ağırlaştı. "Ama asıl etkileyici olan, senin o darmadağın halin. Söyle bana, göklerde uçamayan bir Ejderha Perisi, acının ağırlığı altında ne kadar süre ezilmeden kalabilir?"

