Alfea’nın reviri, daha önce hiç bu kadar çaresiz bir sessizliğe bürünmemişti. Şifacı periler, Müdire Faragonda, saatler boyunca Bloom’un sırtındaki yarayı iyileştirmek için ellerinden gelen tüm büyüleri, en nadide şifalı bitki özlerini denediler. Ancak ne Ejder Ateşi'nin kadim doğası ne de Alfea'nın güçlü şifacılığı o derin yarayı söküp atabildi. Yapılan tüm müdahaleler, uygulanan tüm büyülü kompresler sadece Bloom'un katlanılmaz ağrılarını hafifletebiliyordu; üstelik sadece çok kısa bir süreliğine. Büyünün etkisi geçtiği an, sırtındaki o yakıcı sızı amansız bir canavar gibi yeniden uyanıyordu.
Bloom ise fiziksel acıdan çok daha ağır bir yıkımın altındaydı. Yaşananları, kanatlarının yokluğunu zihni kaldırmıyordu. Arkadaşlarının teselli dolu sözleri, Flora’nın ağlamaklı bakışları, Faragonda’nın hüzünlü sesi... Hiçbiri ona ulaşmıyordu. Kimseyle konuşmadı, tek bir kelime bile etmedi. Revirden çıkıp koridorlardan geçerken omuzlarını çöktürmüş, gözlerini yere dikmişti. Odasına gittiğinde tek bir arzusu vardı: Dünyadan soyutlanmak, yatağına uzanmak ve hiçbir şey düşünmeden uyumak.
Kendini yatağa bıraktı, yorganı omuzlarına kadar çekti. Ancak gözlerini kapattığı an, zihni ona en büyük ihaneti etti. Gün içinde yaşanan o kabus anları, bir film şeridi gibi beyninin içinde dönmeye başladı. Valtor’un Alfea göklerindeki o kibirli duruşu, Stella’nın çığlık atarak gökyüzünde kayboluşu, Flora’nın cansız bir bebek gibi duvara çakılışı... Her bir sahne zihnine çakılıyordu. Ve en kötüsü, en can yakıcı olanı... Kendisinin o darbeyi alıp ağaçların dallarına çarpa çarpa yere düşüşü ve titreyen omuzunun üzerinden baktığında kanatlarının yırtıldığını gördüğü o ilk an. O dehşet anı, hafızasında tekrar ve tekrar canlanıyor, her seferinde kalbini sıkıştırıyordu.
Bloom yataktan sıçrayarak uyandı, nefes nefeseydi. Uyumak onun için bir kaçış değil, işkenceye dönüşmüştü. Saatlerce yatakta döndü durdu, göz yaşları yastığını ıslattı. En sonunda, sabaha karşı bitkin düşen bedeni ve ruhu, daha fazla direnemeyerek göz kapaklarının kapanmasına izin verdi.
Ancak uyku, ona huzur getirmedi.
Ağır bir sisin içinde başlayan rüyasında, ormandaki o uğursuz ses yankılanıyordu. Valtor’un ses tonu, bir kuşun kanat çırpışını andıran o ürpertici fısıltıya dönüşmüştü. Gökyüzündeki o sinir bozucu, alaycı gülümsemesi karanlığın içinden ona bakıyordu. Kabusun her saniyesine Valtor sinmişti, ondan kaçamıyordu.
Bir sonraki an, Bloom kendini uçsuz bucaksız, boş ve karanlık bir koridorda koşarken buldu. Ayak sesleri boşlukta yankılanıyordu. Koridorun taş duvarlarında yan yana dizilmiş, ağır çerçeveli bir sürü tablo vardı. Bloom hızla koşarken gözü tablolara çarptı; her birinin içerisinde silüet halinde, tanımadığı bir insanın figürü görünüyordu. Yüzü seçilemeyen, gölgelerden oluşmuş bir yabancı... Bloom başta bunun ne anlama geldiğini anlayamadı. Kalbi korkuyla çarparken çıkış kapısını arıyor, olabildiğince hızlı koşuyordu.
Fakat o koştukça koridor uzuyor, duvarlar esniyor ve tablonun sayısı çığ gibi artıyordu. Yüzlerce tablo, yüzlerce gölge... En sonunda, Bloom’un adımları yavaşladı ve dehşet içinde durdu. Gitgide netleşen tablolardaki o insan figürü artık bir yabancı değildi. Dik omuzları, uzun saçları ve gözlerindeki o şeytani parıltıyla tablolardan ona bakan kişi Valtor’un ta kendisiydi. Yüzlerce Valtor, çerçevenin içinden doğrudan onun ruhunu izliyordu.
İşte tam o sırada, rüyanın derinliklerinden bir ses yükseldi. Bu ses rüyanın bir parçası gibi uzak değil, sanki tam kulağının dibindeydi. Valtor’un o gür, tüyleri diken diken eden kahkahası koridorda patladı. O kadar gerçekçi, o kadar yakındı ki, Bloom bunun bir rüya olmadığını, Valtor’un bir şekilde zihnine sızıp onu gerçekten izlediğini hissetti.
Bloom dehşet içinde arkasını döndü. Ve tam arkasında, duvarlardaki tablolardan birinden sıyrılmış gibi duran Valtor belirdi. Dudaklarındaki o sinir bozucu gülümsemeyle ona bakıyordu.
"Rüyalarında bile benden kaçamazsın, küçük kuş," diye fısıldadı Valtor, elini onun yüzüne doğru uzatırken.
Bloom, kendi çığlığıyla ve sırtındaki yaranın aniden uyanan amansız acısıyla yatağından fırlayarak uyandı. Kan ter içindeydi, kalbi göğüs kafesini kıracak gibi atıyordu. Oda karanlıktı ama o kahkaha hâlâ kulaklarında çınlamaya devam ediyordu.
