21. YÜZYILDA ERKEK OLMAK…
Kız evinde toplanan kalabalık hayırlı evlatların birleşmesi için bekliyorlardı, erkek tarafı daha gelmediği için kız tarafından hanımlar ve erkekler aralarında gündelik muhabbetlere dalmışlardı. “Yakında satacağım bu sedan’ı, kilometre başına çok fazla yakıyor.”
“Benim emmi oğlu bu piyasada biliyorsun, şimdi bunu satsan üstüne tamamlamadan daha iyisini alamazsın, piyasa ferahlamadan arabanı satma.” Beyler muhabbetin en koyu yerine geldiklerinde kapı zili çaldı, damat tarafı ellerinde çiçek ve çikolatalarla bekliyorlardı. Evin gelin adayı heyecanlandığında yakın arkadaşları onu destekliyorlardı.
Kapı açıldığında ev ahalisi de ayaklandı damat tarafı güler yüzlerle karşılanırken oturacakları yerler gösterildi, gelin adayımızın babası Tuncay Bey ve akabinde tüm Akpınar ailesi büyükleri misafirlerinin hatırlarını sormaya başladı. Kız tarafının kadınları misafirlerin içeceği kahveleri yapmaya başlarken gelin adayı Bahar’da damat adayı Aziz’in tuzlu kahvesini hazırlamaya koyuldu.
“Tuzunu bol koy, sakın aza kaçma.” Bahar’ın yakın arkadaşı Sevgi hem bir yandan video kaydına alırken bir yandan da arkadaşına tavsiyeler veriyordu, misafirler kahvelerini alıp içtiği sırada Bahar yakın zamanda eşi olacak kişiye kahvesini getirdi ilk yudumunu aldığında vereceği tepkiye şahit olmak için yanına oturdu.
Aziz’i ilk yudumu alır almaz öksürük tutmuştu, bu hissi daha önce yaşamış olan aile erkekleri, damat adayına gülerek tepki vermekte gecikmemişlerdi. “Bizde yaşadık bunları.”, “Daha bunlar iyi günlerin.” Cevapları eşliğinde devam eden gecede gelin adayının kardeşi Onur evin dışında arkadaşları ve akraba bağı olan yaşıtlarıyla muhabbete dalmıştı.
Kapının dışına kafasını uzatan biri onların grubuna doğru seslendiğinde hepsi sesin sahibine odaklandılar. “Ablanın sözü kesilecek birazdan, çabuk hepiniz içeri.” Teyzesi Mualla, Onur ve arkadaşlarını çağırdıktan sonra gözden kaybolmuştu, gençler isteksizce içeri girdiklerinde Aziz’in babası konuşmaya başlamıştı bile.
“Gençler birbirini görmüş ve beğenmişler. Bende Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kızımız Bahar’ı oğlumuz Aziz’e istiyorum.” Baba konuştuğunda en az 50 kişinin olduğu evde ses çıkmıyordu, herkes kız babası olan Tuncay Bey’in cevabını bekliyordu.
“Vermesek mi acaba?” Diyerek kısa bir şaka yapmayı eksik etmediğinden odadaki kişilerden kahkahalar yükseliyordu, ciddiyeti toplamak adına boğazını temizledi ve kızının gözlerinin içine bakmaya başladı, Bahar babasının ona baktığını görür görmez onayladığını belli edercesine kafasını eğdi. “Madem gençler de böyle istiyor, verdim gitti.”
Evdeki herkesin alkışlaması büyük bir ses yoğunluğu oluştururken evlenecek gençler yüzüklerin takılmasını bekliyorlardı, oturdukları yerden ayağa kalkan aile büyükleri nişan yüzüklerinin gelmesiyle birlikte masanın önünde yerlerini aldılar. “Evlenmeye karar veren iki genç kardeşimizin nişan yüzüklerini takmak bana kısmet oldu.”
Baharın amcası ailenin en büyüğü olduğu için bu hayırlı işe gönüllü olmuştu, gelinin arkadaşları ve diğer birkaç misafir bu önemli anı ölümsüzleştirmek için kamera kaydını yeniden açmışlardı, hanımlardan biri yüzüklerin olduğu tepsiyi amcanın yanına getirdiğinde sırayla gelin ve damat adayının parmaklarına geçirdi, makası eline alıp kesmiyor gibi yapmaya başladığında en bilindik şakayı da yapmadan edememişti. “Ee, makas kesmiyor!”
Kalabalıktan tekrar ses yükseldiğinde damat tarafından dayı gelip tepsiye 500 TL bıraktı, amca sonunda; “Haydi, hayırlı olsun.” Diyerek kurdeleyi kestiğinde evde tekrar alkış sesleri yükseldi. Bahar ve Aziz nişan pastalarını kestiklerinde dahi alkışlar kesilmemişti.
Bütün yapılacaklar bittiğinde misafirler çay faslı, nişan pastası ve yanında yapılan tuzlu kurabiyeler eşliğinde muhabbete dalmışlardı, Onur da arkadaşlarıyla bahçede ikramlıklardan tadıyorlardı. “Ne gerek var ki bunca hazırlığa, şu yaşıma geldim hala anlamadım.”
Arkadaşlarından Serhat, sitem yüklü cümlesinin ardından tabağındaki kuru pastayı bütün olarak ağzına attı. “Gelenek işte kanka, babalar vermeden kızı alamıyorsun.” Ardından bir diğer arkadaşı İbrahim konuya dahil olmayı seçmişti, ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra Onur da onlara katıldı.
“Evde günlerdir huzur bulamadım, bu sabahta erkenden kaldırdılar bir baktım ki bütün komşu teyzeler erkenden gelmiş. Bana diyorlar ki; ‘ayak altında durma’ kendi evimde istenmeyen oldum.” Bu sabahtan itibaren hangi odaya girse birilerinin işi olduğunu gördü, sonunda kendi odasına bile eşya bırakmaya gelen olunca rahat edememiş dışarıya atmıştı kendini.
“Ben rahatım bilader, kardeşimde erkek nasılsa, biz gideceğiz el aleme.” Serhat tabağındaki son ikramlığı da mideye gönderdikten sonra sandalyesine iyice kuruldu, Onur’un arkadaşları arasında en rahat kişiliğe sahipti. Lise okuduktan sonra girişimcilik hayatına atılma kararı almıştı, onun gözünde okumak zaman kaybıydı.
“Dünyalık ilişkilere bel bağlamak istemediğimden eğer evlenmek gibi bir niyetim olursa anneme söylerim, o bana hayırlı bir kısmet bulur Allah’ın izniyle.” İbrahim ise aralarında en dini bütün olan kişiydi, ailesi hiçbir şekilde baskılamamış tam aksine araştırmış ve İslam dinini kendine en uygunu olarak seçmişti, her perşembe sabah namazından sonra dini sohbetlere katılır okula öyle gelirdi.
“Ablamın evlenme niyeti bizimkilerin belini baya bir büktü, uzun bir süre evlilik düşünmüyorum, sırf masraf.” Onur bu süreçte her adıma şahitlik etme fırsatı bulmuştu, kendisi yüz yüze ilişkilerden çok sanal ortamdaki dünyadan hoşlanıyordu, bilgisayar oyunlarıyla başlayan hevesi bilgisayar programcılığına kadar gitmişti, masa başında kod yazmaktan daha çok zevk alıyordu.
Gece yarısına yaklaşıldığında misafirlerin birçoğu gelin evinden ayrılmıştı, en son damat tarafı da müsaade isteyip kalktığında ev ahalisi derin bir nefes almıştı. Evin hanımları tarafından ortalık toplandı ve bulaşıklar yıkandı. Dolu, dolu geçen bir gecenin böylece sonuna gelinmişti.
Evde herkes yatmasına rağmen Onur ayakta bilgisayar başındaydı, ailenin tabiri caizse tekne kazıntısı evladıydı. Akpınar ailesi en büyük oğulları Emir’i 10 yaşında Lösemi teşhisi konmuştu, ailede kimsenin iliği uyuşmadığından anneleri doktor tavsiyesiyle hamile kalmıştı fakat Onur doğana kadar abisini kaybetmişlerdi.
“Olsun yavrularından birini kaybettin ama rabbim diğerini gönderdi,” dediler. Acılı anne, hüznünü bir nebze de olsun Onur’da dindirmişti. Bu yüzdendir ki çocukluğundan, ergenliğe ulaştığı çağa kadar bir dediğini iki etmemişlerdi. Bu hayatta elde ettiği her şeyi altın tepside sunan ailesine nazaran kendini en saygılı şekilde yetiştirmiş nadir insanlardandı, ailesi onun üstüne düşüyor olabilirdi ama hayat tam tersine çok acımasızdı, düştüğü an kendi kalkmazsa kimsenin kaldırmayacağını çok iyi biliyordu.
Arkadaşlarıyla birkaç saat daha oynadıktan sonra izin isteyip bilgisayarını kapattı, yeterince uykusunu alamadığından emindi. Bugün ev ahalisi kadar kendi de çok yorulmuştu, dışarıdan alınacak tüm eksiklikler için Onur koşturmuştu. Uykunun tatlı kollarına kendini teslim etmeden önce geliştirdiği aplikasyonların ne kadar başarılı olduğunu hayal etmeden duramadı, ileride büyük projelerin içinde olmayı çok istiyordu.
Sabah ve öğleden sonraları Onur için fazlasıyla sıkıcı geçmişti, okuldan çıkarken arkadaşı Serhat kapıda onu yakaladı. “Hemen eve gideceğini söylersen külahları değişiriz ona göre.”
Aslında evine gidip bilgisayarının başına geçmek istiyordu fakat biliyordu ki Serhat peşini bırakmayacaktı belli ki, Onur’un ne diyeceğini önemsemeden kolunu omzuna attı, istikametlerini şehir meydanına çevirdiğinde arkadaşına uyma kararı aldı.
Ara sıra diğer mahallelerden tanışmış oldukları arkadaşlarıyla oturur çekirdek, kola yaparlardı. Bu yıl oturdukları her zaman konuştukları en yoğun konu üniversite sınavları oluyordu, bir kısmı bu sınavı çok ciddiye alırken bir kısmı ise hiç önemsemiyordu, sonunda da aralarında ufak bir tartışma çıkıyordu.
Kayalıkların sonundaki yeşil fenere ulaşan Onur ve Serhat diğer arkadaşlarının da çoktan gelmiş olduğunu gördü, hatta bu ortamdan pek hoşlanmadığını söyleyen İbrahim bile gelmişti. “Kardeşim seni buralarda görür müydük?”
Sitemkâr bir şekilde cümlesini kurduğunda çoktan yanındaki yerini almıştı, İbrahim’in gelmesine tek şaşıran Onur değildi elbette. “Vay! Artık seni de burada gördüğümüze göre bir şükür namazı kılmak farz oldu.”
Arkadaşının laf olsun diye söylediğini biliyordu fakat adakların şakaya alınmaması gerektiğinin de farkındaydı, uyarmak için; “eğer adarsan yapmak zorundasın kardeşim, sakın laf olsun diye bir şey söyleme.”
“Bakın! Konuştu hafızımız.” Arkadaşlarının arasından yükselen kahkahanın arasında İbrahim’in moral bozukluğu üst safhalara çıkmıştı, Onur bu saçma durumun daha fazla uzamasından rahatsız olmuş kahkahaları bir çırpıda durdurmak istemişti.
“Caner, kardeşim. İbrahim’e laf ediyorsun ama senin baban da mahallemizdeki caminin imamı değil mi? Sende sanırım bir ara müezzinlikte yapmıştın.” Herkes bir anda susmuştu, dediklerinde sonuna kadar haklı olduğunu biliyordu. Genç yaşta hidayet mevkiine erişmesi alaya alınacak bir kavram olmamalıydı, saygı göstereceklerine söylenmeleri Onur’a dokunmuştu.
Yanlarında alaya almak isteyenlerin hepsi sırayla İbrahim’den özür dilediler, muhabbet en koyu yerindeyken Serhat bir telefon aldı arkadaşlarından müsaade isteyip kısa süreliğine yanlarından ayrıldıktan sonra geri dönüp Onur’un yanına oturdu. “Doğan abi aradı biraz önce, arkadaşlarıyla bu tarafa geliyorlarmış yalnız kafayı çekmişler sorun olur mu?”
Kendisi için bir sorun teşkil etmiyordu fakat endişelendiği konu arkadaşı İbrahim’in alkol almış olanların yanında durmak istemeyeceğini bilmesiydi, yine de sormanın daha akıllıca olacağını tahmin ediyordu. “Kardeşim, birazdan yanımıza birkaç kişi daha gelecekmiş ama alkollüler belki kalmak istemezsin.”
İbrahim arkadaşının haber vermesine çok sevinmişti, onun için haram ortamlardan uzak kalmak daha hayırlıydı, elinden geldiğince öyle yerlerden kaçınıyordu, arkadaşı Onur’un da yardım ediyor oluşu ayrı bir mutlu ediyordu, fikirlerini önemseyip saygı gösteren ve bunun için özen gösteren bir nevi tek arkadaşıydı. “Müsaadenizle beyler evden mesaj attılar.”
İbrahim, yanlarından ayrılmadan önce Onur’a doğru minnetini göstermek adına kafa salladı, diğerlerine de gideceğini söyledikten sonra fenerden ayrıldı. Yaklaşık yarım saat sonra Doğan ve arkadaşları grubun yanına doğru arabalarını yanaştırdılar, yeni eklenen ses sistemi arabanın dışından bile duyulacak yüksek seste müzik çalıyordu.
Arabanın içinden çıkan dört kişiye selam vermek için oturdukları yerden kalktılar, arabanın kontağını kapattıklarından kısa sürede olsa müzik kesildi, tekrar kontağı 1 kez çevirdiklerinde yankılanan müziği kısmak için teybin tuşuna bastı.
“Vay! Doğan abim, nerelerdesin sen?” Serhat grubunun arasından sıyrılıp selam veren ilk kişi oldu, gelenleri en iyi tanıyan kişi oydu çünkü.
“İşten güçten nereye be kardeşim,” Doğan ve arkadaşlarını hemen aralarına aldılar, muhabbet muhabbeti açıyor fazlasıyla iyi vakit geçiriyorlardı. “Ee, gençler. Siz içmiyor musunuz, verelim birer tane?” Doğan ve arkadaşları çocuklara yanlarında getirdikleri poşet içerisinden biraları çıkardı, teker teker uzatmaya çalışıyordu fakat sarhoşluğun getirdiği savsak hareketlerle bira tutan elinin sağa sola savrulmasını sağlıyordu.
“Seni kırmak ne haddime Doğan abi.” Serhat grubundan birasını almak isteyen ilk kişi oldu, sonrasında Onur, Sezer ve Caner’de kendi paylarına düşenleri aldılar. Doğan’ın arkadaşlarından Enes, cebinden sigara paketini çıkardı kendi arkadaşlarına uzattıktan sonra yanlarına geldikleri çocuklara da uzattı. “Aranızda içen varsa çekinmeyin, her zaman beleş dal uzatmam ona göre.”
Serhat ve Sezer birer dal alsalar da “biz içmiyoruz,” diyen Onur ve Caner geri çevirmişlerdi. Enes fazlaca ısrar etmesine rağmen kibarca reddetmeyi seçtiler, bu aşırı ısrarının sarhoşluktan kaynaklı olduğu bariz açıktı.
“Baktın mı, askerlik nereye çıkmış senin?” Nazım arkadaşı Kerim’i dürtmüş ama yanıt almıştı belli ki sızmıştı, Enes araya girip duruma müdahil oldu. “Bana mı dedin oğlum, daha bakmadım ki?” Nazım arkadaşının ne dediğini duymuş olsa da beyni bir türlü müdahale etmek istemiyordu, onun yerine Kerim’i dürtmeye devam ediyordu.
Kerim sonunda uyanıp gruba dahil olduğunda; “Bana mı dedin?” dedi. Nazım da omzuna afili bir yumruk indirmiş olsa da arkadaşı sarhoşluğun da verdiği uyuşukluk halinden hiçbir şey hissetmemişti. “Sana dedim, sığır mısın, yok sağır mısın diyecektim.”
Kerim neresi olduğunu hatırlayamadığı için telefonunu çıkardı, ekran görüntüsü aldığı için galeriye girdi. Fotoğrafı açacağı sırada üste gelen bildirim yüzünden ona basmış bulundu, bildirim ekranı açıldığındaysa tamamen şok geçirmişti. “Lan! Sinem dallamanın biriyle story atmış, bir de sevdiğim yazmış.” Telefonunu yanında oturan Nazım’a verdiğinde artık herkesin eline ulaşana kadar durmamıştı.
Sarhoşluğun verdiği cesaretle herkesin ağzından bir, bir küfürler duyuluyordu. Onur ve arkadaşları olaya anlam veremezken Serhat olan bitenin farkındaydı, soru soran arkadaşlarına; “Kerim abinin 2 yıllık sevgilisiydi, ayrılalı fazla olmadı,” diye açıklamak zorunda kalmıştı.
“Gösteririm ben o herife, benim kadınımla fotoğraf atmakta neymiş görecek!” Kerim iyice sinirlenmiş ayaklanmıştı bile, sağ sola sendeliyor sürekli küfür ediyordu. “Doğan anahtarı ver, gidip neredeyse döveceğim o dallamayı, anahtarı ver!”
Doğan’ın üstüne yürüyor bir şekilde sinirini savruk bir şekilde arkadaşında göstermeye çalışıyordu, Doğan pek tabi arabasının anahtarını vermeyecekti, daha araba için çektiği kredisi bitmemişti, sarhoş halde kaza yapması başına daha fazla bela açabilirdi. “İçtiğiniz alkol yasal sınırı aşmıyor polis çevirse bile sıkıntı olmaz, bu halde arabayı kullanamam, hanginizin ehliyeti var?”
Arkadaşını susturamayacağını bildiğinden evine götürmeyi deneyecekti fakat kendisi de sarhoştu, bu yüzden yanlarına geldikleri çocuklardan rica etti, Serhat öne atıldı. “Doğan abi bende ehliyet var ama daha kart olarak gelmedi, sorun olur mu?”
“Sistemlerinde kayıtlı olarak çıkıyorsan sorun yok hadi bin.” Doğan, Serhat’a arabanın anahtarlarını verdikten sonra arkadaşlarını toplamak için yanlarına gitti. Herkes sağ salim arabaya bindiğinde şehir merkezine doğru yol aldılar, çarşıya vardıklarında Serhat mahallelerin olduğu sapağa varmak üzere iken Kerim; “durdur arabayı, durdur ineceğim!” Demeye başladı.
Arkadaşları mâni olmaya çalışsalar da başarılı olamıyorlardı, sürekli kapının kulpuna tutunmaya çalıştığından arkada bir sağa bir sola savruluyorlardı, Serhat daha fazla dayanamadığından sağa çekti çünkü Kerim artık sürücüye de rahat vermiyordu.
Bir hışımla kendini arabadan dışarıya attı, story atılan kafeye doğru hiddetle yürürken işlerin çoktan karışacağı belliydi. Arkasından bütün arkadaşları indiğinde Serhat uygun park yeri arıyordu, kısa sürede boş bir yer bulup yanaştırdığında arkadaşlarının yanına katıldı fakat olay çoktan sokak ortasında kavgaya dönüşmüştü bile. Onur ve Caner kavgaya karışmak istememiş olsalar da tarafları ayırmak için mecbur olaya dahil olmak zorunda kalmışlardı, Serhat ve Sezer ise karşı taraftan olduklarını düşündükleri çocuklara yumruklarını esirgemiyorlardı.
Kavga sonunda polisler tarafından ayrıldığında kavgayı başlatan Kerim ve diğer iki kişiyi karakola aldı, kalanlar kavganın yakınındaki banka kendini atmıştı bile. Kavga sırasında Enes, arkadan görmediği bir tekme yiyecekken onu kurtaran Onur’a bir teşekkür borçlu olduğunu hissediyordu, minnetle omzuna dokundu fakat Onur’un tam oraya yediği bir darbeden ötürü canı yanıyordu.
“Sağ ol, sen olmasan yüzüstü yere çakılıyordum.” Onur, yeni tanışmış olsa da yardım edebildiği için memnundu, onun yerinde kendi de olabilirdi. “Ne demek abi, her zaman.” Enes’e içtenlikle karşılık verdiğinde artık daha yakın olacaklarını hissediyordu, nitekim Enes’ten cevap gecikmemişti. “Sende kardeşimsin bundan sonra, biri sana bir yamuk yaparsa haberim olsun.”

