AYRIMCILIK SONRADAN ÖĞRENİLİR!
Evde derin bir sessizlik hakimdi. Enes’in yüzü, gözü yara içindeydi. Gündoğan ailesi yatmaya hazırlandığı sırada eve gelmiş fakat kavga ettiği her halinden belli olunca aile meclisi acil toplanma kararı almıştı.
“Anne, görüyorsun. Bir de zil zurna sarhoş gelmiş, Baba bu yaptığını cezasız bırakacağım deme!” Azra daha abisi gelmeden önce videoyu anne ve babasına göstermiş ama abisi eve gelmediği için yarına bırakma kararı alınmıştı.
“Başım çatlıyor! Lütfen bunu yarın konuşalım.” Enes zaten yorgundu üstüne üstlük bir kamyon dayak yemişti, arkadaşına yardım etmenin gece sarhoşluğuyla sorguya çekilmek gibi bir sonuç getireceğini bilse yine yapar mıydı? Sanırım evet.
Bu yüzden gayet rahattı, ailesinin bu zaman kadar herhangi bir şey için ceza verdiğini görmemişti, cezadan çok annesinin dırdır yapmasından endişe ediyordu. “Bak oğlum içme dediğimiz halde dinlemiyorsun bir de sokak ortasında kavgaya karışıyorsun, ya polisler alıp götürseydi seni, hiç sicilini düşünmüyor musun oğlum?”
Hatice hanım endişelerinde kendince haklıydı, oğlunun geleceğinin parlak olmasını istemekten başka bir şey düşünmüyordu, sokaklarda sürtüp serserilerden biri olsun diye büyütmemişti yavrusunu. Azra ise bu sorgunun fazla uzadığını düşünüyordu, kendisine yapılan her sorgu çabucak nihai sonuca eriyordu doğrusu abisine fazla müsamaha gösterdiklerini düşünüyordu.
“Tamam çocuğun üstüne gidip durmayın, ben daha deliydim onun zamanında. Ama bu yaptıklarını göz ardı ediyorum anlamına gelmiyor, kardeşini okuldan alabilmek için işyerinden sürekli izin alıyormuşsun.” Tam Mehmet Bey sözüne devam edecekken Enes onu durdurdu. “Ama baba…”
Oğlu nasıl kendisini durdurduysa aynı şekilde Mehmet’te oğlunu durdurdu. “Aması falan yok. Ustan’ a ayrım saat dil döktüm, eğer işini beğenmiyorsan yanımda çıraklık yaparsın.” Enes başını öne eğdi, kendince bir çeşit kabullenişti bu. Babasının yanında ne zaman çalışsa kavga ediyorlardı, usta olarak eve nazaran işte fazlaca sert tutumlu olduğunu düşünüyordu.
Azra bir şekilde zaferini elde etse de babasının, abisini desteklediğini gözünden kaçırmamıştı. Herkes uyumak için odasına çekilmişken Azra çalışma masasında küçük lambasının ışığında kitap okumayı seçmişti, nedense gözüne uyku girmek bilmiyordu. Biraz daha okudu ama en sevdiği aktiviteyi yaparken bile aklına ailesinin açıkça bu akşam gördüğü gibi ayrımcılık yaptıkları geliyordu, abisi sırf erkek olduğu için ayrımcı bir tavır sergilediklerini düşünüyordu.
Kendisi ile ilgili alınacak kararların çabucak verilmesi bir de üstüne yaptıklarının nasıl kötü bir şey olduğunu hatırlatmalarıyla son bulan aile meclisi kararlarında nedense konu abisi Enes olduğunda, yaptığı kötü bir hareket olsa dahi sinirlerindeki en azami sınırı kullanıyorlardı üstüne üstlük yaptıklarını hafifletecek sebep dahi buluyorlardı.
Bütün bunları düşünmekten kitabını okuyamaz hale gelmişti, kapağını kapattıktan sonra yatağına yöneldi. Sadece bunları düşünüyor olmakla kendisine bir şey kazandırmayacağının farkındaydı, ne kadar adaletli olsalar da zamanında onlara öğretilen cinsiyet farklıklarından doğan ayrıcalıkları gelecek nesillere de aşılıyorlardı. Belki istemsizce yapıyor olabilirlerdi fakat bunun ileriki yaşamları süresince çocuklarının boyunlarına pranga olacağını tahmin edemez hale geliyorlardı. Daha fazla gözlerini açık tutamayacak kadar yorgundu, uykunun tatlı kollarına kendini bıraktı.
---
Ev ahalisini uyandırmamak için kendi anahtarıyla girmeyi denedi fakat arkada anahtar olduğundan bir türlü girmiyordu. Kader kapıdan gelen sesleri işittiğinden hızlıca koşup oğluna kapıyı açtı, “Neredesin oğlum sen, niye üstün başın toz içinde?” omzuna tam dokunacakken oğlu kendini geri çekti hafif bir sızlanmayla eşlik ettiğinde meraklandı. “Kavga mı ettin, sen böyle değildin be yavrum, ah o serhat yok mu? Annesi Şermin’e şikâyet edeceğim bak gör.”
“Önce bir içeri girseydim, anlatacağım her şeyi.” Onur kendini içeri atmanın yolunu arasa da annesinin soruları bitmek bilmiyordu, ses çıkmasın diye oğlunu mutfağa yönlendirdi. “Okuldan sonra eve de gelmedin, acıkmışsındır onca saat yemekte yemedin.”
Kader fazlasıyla endişelenmiş haliyle bu tutumunu oğluna da yansıtıyordu. Onur, annesinin endişeli tavırlarına anlam veremiyordu daha alkol aldığını dahi söylememişti, bahsetmeme taraftarıydı çünkü söyleyecek olsa başını daha fazla ağrıtabilirdi.
Annesi akşamdan kalma yemekleri ısıtırken Onur da elinde telefonu sosyal medya hesabında geziniyordu, kavga videoları şimdiden ana sayfasını süslerken kendisini gördü. Enes denen çocuğu sert bir tekmeden koruduğu an görünüyordu, Kader yemekten bir tabak koyup oğlunun önüne verdiği sırada görmüştü. “Videoyu durdursana bir.” Onur annesinin ne dediğini anlamış olmalı ki boş gözlerle ona bakmıştı, “Oğlum şu videoyu iki dakika durdursana, şuradaki çocuğu birine benzettim.”
Onur tam annesinin bahsettiği yerde durdurduğunda, Kader tam olarak kime benzettiğini bulmuştu. “Bu çocuğun annesi bizim köyden, Hatice’nin oğlu değil mi bu?” Onur çocuğu bile bu akşam ilk kez görmüştü, annesinin kimden bahsettiğini anlamamıştı sadece, “Annesini nereden bileyim ben, gözünü seveyim.” Diyebilmişti.
“Çocuğun annesi, teyzenle akran. Bak videoda görmesem tanımayacağım, ne kadar büyümüş.” Kader kendince oğluna anlatmaya çalışıyordu, pek tabi Onur tanıdık kişiler olunca anlıyormuş gibi yaparak annesini geçiştirmeyi seçiyordu.
“Kavga etmedim, tarafları ayırmaya çalışırken oldu, anne yorgunum artık daha fazla soru sormasan?” Kader oğlunu daha fazla rahatsız etmemek adına yanından ayrılacağı sırada garip bir koku aldığı için geri döndü.
“Üstün leş gibi kokuyor Onur, bir de içki mi içtin?”
---
Akşam fazla uyku uyumadığı için dalgın bir halde okul yoluna doğru yürüyordu, sokağın başında arkadaşı Gamze her zamanki gibi Azra’yı beklemekteydi. “Uykuyla savaş mı verdin gece, kız bu halin ne?” Azra arkadaşının yanına ulaştığında dahi sorusuna cevap veremeyecek kadar yorgun olduğunu düşünüyordu, Gamze arkadaşının koluna girdi.
“Kitap okumaktan uykusuz kaldın değil mi? Ben arkadaşımı bilmez miyim.” Azra her ne kadar uykusuzluğunun kitap okumaktan dolayı olmadığını bilse de arkadaşına belli etmeyecekti.
“Kızlar! Beni de bekleyin.” Uzaktan gelen bir sesle irkilip arkalarını döndüklerinde arkadaşları Nergis’i gördüler koşarak onlara doğru yetişmişti. “Hayret! Enişteden bize sıra geldi.” Gamze sitemkâr bir şekilde arkadaşına iğnelemesini eksik etmemişti, neredeyse bir aydır her gün sevgilisi Salih’ten bahsediyor okuldan sonralarını sürekli onunla geçiriyordu, bir nevi arkadaşlarını boşlamıştı.
“Olur mu öyle şey? Günahımı alıyorsunuz vallahi.” Azra ve Gamze gerçekleri bildikleri için hiç gocunmadan omuz silkerek, “Hı, hı!” dediler. Nergis arkadaşlarının gönlünü bir şekilde alması gerektiğinin farkına vardığında arkalarına geçerek kollarını arkadaşlarının omzuna attı. “Hadi ama siz benim en iyi arkadaşlarımsınız, kırk yılın başı bir sevgili yaptım çok görüyorsunuz.”
Nergisin bu hareketi hepsini durdurdu. “Okulda zaten berabersiniz, çıkışta yine berabersiniz, hiç birbirinizden sıkılmıyor musunuz?” Azra sonunda ne zamandır aklına takılan sorusunu sorduğunda Nergis’in dürüstçe cevap vermesini bekliyordu, karşı cins konuları kendi hayatında ilgisini çekmiyordu ve bu yüzden de çoğu zaman yapış yapış çiftleri gördüğünde garipsiyordu.
Onun içindeki aşk kavramı dürüst duygulardan, saf sevgiden ve sadakatten ibaretti. Günümüzde yaşanan vıcık, vıcık ilişkiler onun sadece midesini bulandırıyordu. Nergis arkadaşının gönlünü aldığını düşündüğünden boşta kalan koluna girdi, “Bir an görmesem bile özlüyorum, ayrıca kız lisesinde okuduğumuzun farkındasındır benim canım arkadaşım, okuldaki erkekleri toplasan bizim sınıfın mevcudu etmez, sevdiceğimi çıyanların eline bırakamam.” Kafasını Azra’nın omzuna yaslayıp bir de dudaklarını büzdüğünde kızlar iştahlı bir kahkaha atmadan edememişlerdi.
Üçü birlikte okul bahçesinden içeri girdiklerinde hala sınıflarına girmemiş öğrencilerin arasından binaya yöneldiler, içeri girdiklerinde dahi manzara değişmemişti neredeyse her köşe başında erkekli, kızlı çiftler vardı, kendince iğrenti duygusunu göstermekten geri durmamıştı, Azra sınıfa bir an önce girmek ve bu rahatsız manzaradan kurtulmak istiyordu.
“Kuzum sen sınıfa gir ben birazdan geliyorum.” Gamze arkadaşının kolundan kendini kurtarıp koridora doğru yöneldi. Azra, “Kanka nereye?” demiş olsa da arkasını bir anlık dönüp, “Memduh Hoca çağırmıştı, 18 Mart programıyla ilgili herhalde.” Gamze koridoru bitirip merdivenlere yöneldiğinde gözden kaybolmuştu.
Azra, nasılsa arkadaşının geri döneceğini bildiğinden sırasına geçme kararı aldı. Akşam okuduğu hiçbir sayfa kafasına girmediğinden ders başlayana kadar tekrar okumak istedi. Nergis, arkadaşının çantasından kitabını çıkardığını gördüğünde onu durdurdu. “Hadi ama ne zamandır görüşemiyoruz diyorsun, bir de kitap mı okuyacaksın?”
Azra bir arkadaşına baktı bir de kitabına, sonra ani bir karar değişikliğiyle romanını çantasına geri attı. “Tamam okumuyorum, mutlu musun?” Gülerek söylediğinden alınmamasını umut etmekten başka çaresi yoktu.
Ders başlamış ve üstünden 20 dakika geçmiş olmasına rağmen Gamze gelmemişti, öğretmen anlattığı konuyu örneklerle açıkladığı sırada sınıfın kapısı çaldı. Gamze kapıda göründüğünde içeri girmek yerine, “Hocam, Memduh Hoca Azra’yı istiyor da müsaadenizle.” Dedi.
“Sorun değil, Azra çıkabilirsin.” Azra soru soran bakışlarla Gamze’den bir cevap almak için beklerken arkadaşının bir şey söylemiyor oluşu merakını iki katına çıkarıyordu, koridor merdivenlerinden çok amaçlı salona inerken cevapladı sorusunu.
“18 Mart gösterisinde sergilenecek oratoryoda insan eksiğimiz vardı bende seni önerdim, ders öncesi ondan çağırmış Hoca.” Azra, bu tarz etkinliklerde seyirci olmayı seven biriydi, tam içine çekileceğini düşünmediğinden korku basmıştı.
Çok amaçlı salona vardıklarında bir sürü öğrenci ellerinde kağıtlarla Memduh Hoca’nın önünde sıradaydılar, Gamze arkadaşını sıraya yönlendirdikten sonra yerine geçti. Azra utana sıkıla Hocasının yanına ulaştığında eline birkaç kâğıt tutuşturdu. “Şuradaki kıtayı okur musun?”
Azra okumaya başlamadan öne dizeleri kendi içinde tekrar etti, sonra boğazını temizledi;
“Ülkeler sıkarken birbirine yumruğunu
İnsanlık adına insanoğlu,
Veriyor belki son soluğunu…
Savaş çığlıkları yükseliyor gökyüzüne.
Analar, bacılar, dedeler, kan ağlamakta beride.”
Kendisine verilen kısmı okumayı bitirdiğinde Memduh, “Böyle güzel okuduğunu bilsem daha erken alırdım seni programlara, niye bahsetmedin.” 4 Yıldır bu tarz etkinliklerden kaçmasının sebebi sahnede rahat edemeyeceğinden korkmak olduğunu söylese miydi emin olamadı, sadece başını eğerek cevap vermemeyi seçti.
“Şuradaki kimseden alamadığım o duyguyu bana geçirdin, bu kısım senin olsun, haydi herkes sıralansın korodaki yerlerinizi ayarlayalım.” Koroya katılacak herkes sahneye çıkıp sıraya dizildiğinde Memduh Hoca herkesin koroda duracakları yerlerini gösteriyordu.
---
“Seneye hazır asker olacak sözde, beyimiz aklını başına toplayacağına serseri gibi sokakta kavga ediyor, oğlum sen adam olmayacak mısın?”
Serhat babasının karşısında el pençe, divan olmuş öylece dikiyordu. Gece eve geç gelmiş annesi gizli saklı içeri sokmuştu, babası sabah onu sormuş olsa da annesi; “Eve geç geldi, sen git ben arkadan yollarım onu.” Demişti, sabah sanayi erkanından kavgaya karıştığını duyunca sinirleri iki misli gerilmişti.
“Kerim abi tek başına dövmeye kalkışınca tutamadık, olayların bu raddeye geleceğini bilmiyordum.” Demekle yetinmişti. Babası biraz aksi bir adamdı, hatta biraz demek az kalırdı. Fazla gelenekçi yapısından gelen; “Biz büyüklerimizden böyle gördük,” kuralcılığıyla iki evladına ve onların arkadaş çevresine varana kadar çektiriyordu.
“O zibidi de polislik olmuş zaten, başınızı belaya sokmadan rahat etmeyeceksiniz anlaşıldı. Nezarethanede biraz kalsın sonra usta dayağı neymiş göstereceğim ben ona.” Kerim de Serhat gibi Hasan ustanın yanında çalışıyordu, Serhat lise bittikten sonra okumak istememiş babası Hasan’da, “Madem okumayacaksın, sokaklarda sürteceğine bana yardım et,” dediği için torna atölyesinde işe başlamıştı.
“Siparişlerin akşama kadar yetişmesi lazım, ödemeyi önden yaptılar sakın bir hata istemiyorum.” Gün boyu devam edecek emir yağmuruna kendini hazırladı, babası sinirli olduğunda en ufak bir hatada dahi söyleniyordu hatta ileri gidip eline geçirdiği demir boruyla üstüne yürüdüğü dahi oluyordu.
Çocukluğundan itibaren hayırsız bir evlat olduğundan bahsedilip yaftalanıyordu. Küçüklüğünden beri içli bir çocuktu, ne zaman hüznünü dışarıya yansıtsa babası ona çokça kızıp; “erkek adam ağlar mı? Görmeyeceğim bir daha,” diyerek sustururdu.
Bilmiyordu ki; adam olmak neydi? Babası bağırdıkça daha çok ağlardı. Zaman, zaman babasının peşinden kıraathaneye giderdi. Niyeti sadece bir bardak oralet içmek için olsa da oradaki amcalara; “adam olmak ne demek?” diye sormayı ihmal etmezdi. Yaşı kemale ermiş amcalardan her seferinde; “Sünnet ol bakalım önce, erkekliğe ilk adımdır sünnet.” Derlerdi.
Sünnet olduğu zamanlarda dahi babasının bu tutum ve tavırlarının değişmemiş olması Serhat’ı çok şaşırtmıştı, amcalar ona yalan mı söylemişti? Hayır, çünkü herkes küçük bir çocuğun bu kalıbı anlayamayacağını bildiklerinden böyle diyerek çocuğu gelecekteki rollerine hazırlamaktalar. Ve evet, çünkü artık büyüdüğünün ve bazı hareketlerin çocuklukta kaldığını anlatmaktadırlar.
Ergenlik çağına girdiği ilk zamanlarda babası Hasan’ın tutumu daha da ciddileşmişti, tam aksine Serhat’ta bazı şeylerin farkındaydı. Hane içindeki çatışmaları artık baba-oğul arasında yarışa dönüşmüştü, babası emir vermeye çalıştıkça oğlu daha da ters davranıyordu, kendince bir nevi ayaklanmaydı bu.
Yıllarca cevabını başkalarından aldığı sorusu kendi içinde bir kalıba oturmuştu, her ne kadar ortak paydada buluşan bir toplum olsa da karşısında, onun tutumu daha farklıydı. Bir kere herkesin içinde duygularını gizlemek değildi adamlık, dürüstlüktü.
Sürekli güçlü rolü yapmak değildi, o da insandı sonuçta yeri geldiğinde güçsüz düşebilirdi. Her yükü sırtlanması istenen cinsiyet rolüne uymak zorunda değildi, belki de o kadar yük hayatını mahvedebilirdi. Sırf torna tasfiyeyi erkek işi diyerek yapmıyordu, ona göre bir işin cinsiyeti olmazdı.
Babasının yanında maaşlı çalışarak hayallerinin mesleği için yatırım yapıyordu, annesinden zaman zaman yardım istese de bu kadar sınırlı bilgiyle bir yere kadar geleceğini biliyordu. Yakın zamanda aşçılık için halk eğitim kursuna başvurmuş, işten sonra gece derslerine gitmek için yol arıyordu. Babasına göre her cinsiyetin yapabileceği meslekler vardı, Serhat’a göreyse mutlu olduğu iş insanın mesleği olmalıydı.
Kerim sessiz olmaya çalışarak atölyeye giriş yaptığında Serhat’ın hemen yanında bitmişti. “Hasan usta beni görmesin, ceketi unutmuşum alıp çıkacağım.” Makinanın sesinden geldiğini fark etmemiş ve istemsizce irkilmişti, birbirlerini karşıdan duymadıkları için kulağına eğildi. “Abi babam görmesin seni, ahdetti demir boruyu geçirecek üstüne.”
Serhat’ın yanından ayrılıp köşedeki ceketine uzandığı sırada Hasan usta dükkanındaki kaçak kalfasını fark etmişti, hemen yakınından bir demir boru kaptı. “Ulan it! Neredesin sen?” Kerim, ustasının yüksek desibelli sesini makinelerin gürültüsünü bile bastırır halde duyduğunda ceketini asılı duran yerden çekip aldı, çıkışa doğru yöneldiği her an ustası üzerine gelmeye devam ediyordu.
“Karı-kız daha önemli tabi işten, gel buraya, elimden kutulamazsın!”
