Tanrı her şeyi görürdü, lakin bazen bazı şeylere izin verirdi. Acının sokak aralarına sinmesine, masumların gözünden düşen yaşa, gecenin karanlığında yankılanan sessiz çığlıklara…İşte Orvios evreni de belki Tanrı’nın gözünden kaçıp da oluşmuştu.Bir anlık dalgınlığın, bir unutuluşun, belki de bilinçli bir terk edişin sonucu. Öyle ya, Tanrı her şeyi görüyorsa, Orvios’un oluşuna da susarak onay vermiş olmalıydı. Ya da belki… belki de bu evren, onun bile içine bakmaya cesaret edemediği bir yaraydı.Burada adalet farklı işliyordu. Zaman bükülür, ruhlar şekil değiştirirdi. Işıkla karanlığın sınırı yoktu; sadece seçilmişlerin fark ettiği bir sis perdesi vardı. Her şeyin bir bedeli, her varlığın bir izahı vardı. Ama Tanrı’nın suskunluğu hâlâ gökyüzünde yankılanıyordu.Lakin Tanrı, bir süre sonra Orvios’a dayanamamaya başladı. Aslında bu evrenin oluşması kendi hatasıydı. Ama yine de katlanıyordu; çünkü zamanla Orvios, onun bile ötesine geçmeye başlamıştı.Tanrı’nın gözünden kaçan bir kıvılcımdı belki Orvios, ama büyüdü… Karanlığın gölgesinde serpildi, eski yasaların dışına taştı. Ruhların ağladığı, kaderin büküldüğü bir yer hâline geldi. Tanrı, başlangıçta sadece izlemekle yetindi. Ama sonra… sonra fark etti ki Orvios artık onun değil, kendi kurallarını yazıyordu.Ve işte o an Tanrı, kendi hatasının karşısında susmayı seçti. Çünkü bazı evrenlerde, yaratıcı bile artık hükmedemezdi. Orion Burası… çok farklıydı.Sanki bizim evrenimizin bin kat gerisindeydi. Zaman daha yavaş akıyor, hava daha ağır nefes aldırıyordu. Renkler soluktu, sesler boğuk. Ruhum bu boşluğa alışamıyordu.Liora ve Eura’nın masasındaydım. Eura ile derin bir sohbetin tam ortasındaydık. Onu tanıyordum — çünkü o da bizim evrenimizdendi. Bir melekti.Bizim evrende bazı melekler vardı; seçilmiş olanlar. Görevleri, belirli zamanlarda dünyaya inip önemli ruhları korumaktı. Eura da onlardandı.İşte bu yüzden onunla konuşmak kolaydı. Aynı dili, aynı boşluğu, aynı sorumluluğu taşıyorduk. Yalnız değildim, en azından bu masada.Ve bu, Orvios’un sessizliğine karşı tek sığınağımdı. Liora Sıkılmıştım. Onunla tanıştığımdan beri içimde bastıramadığım, boğucu bir his vardı.Ne bir tehdit… ne de güven…Sadece ağırlık. Anlam veremediğim bir ağırlık.En sonunda dayanamayıp sordum: “İsmin ne?” “Orion,” dedi. Orion. İçimde bir şey kımıldadı. Bu ismi daha önce duymuştum.Ama nerede?“Benimki de Liora. Tanıştığımıza sevindim,” dedim kibarlıkla.Cevap anında geldi.“Biliyorum.”Kaşlarımı çattım. “Anlamadım?” “Yani… şey,” dedi sesi hafifçe titreyerek. “Siz konuşurken duymuştum.”Kısa bir sessizlik oldu.“Anladım,” dedim. Ama aslında anlamamıştım.
Orion bir an sustu, gözlerini bana dikti.“Bu çok saçma olabilir ama… sanırım seni bir rüyamda gördüm.”Yutkundum.“Ne?” “Rüya… değil belki de. Ama tanıyorum seni. Gözlerini.” Kalbim bir anlığına sanki yerinden kaydı.Çünkü ben de onu bir yerde görmüştüm.Nerede olduğunu hatırlamıyordum ama… o his… o ses…Sanki ikimiz de başka bir hayattan, başka bir kırılmadan gelmiş gibiydik.Belki de gerçekten öyleydik. Ben de tanıyordum o gözleri.O ütopik, fazlasıyla mavi gözleri.Komik geliyordu kulağa belki ama… gerçekten çok güzeldi.İnsan baktıkça içine çekiliyordu. Hayır, sadece içine çekilmiyordu… boğuluyordu.Bu, “gözlerin içinde kayboldum” romantizmi değildi.Bu, düpedüz bir boğulmaydı.Deniz değildi o gözler. Göl de değildi.Bir isim konamazdı onlara.Çünkü o gözler içine aldıkça batırıyordu insanı. Boğuyordu insanı. Ve ben nefes almadan izliyordum.