İçeriğe geç

Bir Yaz Hikâyesi

Bölüm 32 · 12 dk okuma

Bir Yaz Hikâyesi

Bölüm 32

32. Bölüm🐚

Selaaaammlaaarr

Naberrr??

İyi okumalar dilerimmm🩷

***

Yemek, film ve abur cubur partisinden sonra buz pateni pistine gelmiştik. İlk geldiğimiz günkü gibi kimse yok değildi. Hatta hatrı sayılır sayıda insan, çevremizi sarmıştı.

Kalabalık alanda kayak yapmak zordu. Yine de sırf kalabalık diye eğlencemizden vazgeçecek değildik.

Pistte dümdüz kaydık bir süre. Sonra Yiğit arkasını dönüp benimle yüz yüze gelecek şekilde arkaya doğru kaymaya başladı. Gözleri bana öyle derin bakıyordu ki bir kara deliğe çekiliyormuş gibi hissediyordum kendimi.

''Rojin, sana söylemek istediğim bir şey var.''

Meraklı bakışlarımı ona çevirdim. Bana 'Minik civciv' lakabını taktıktan sonra adımla çok nadir seslendi. Bu da o nadir anlardan biriydi. Bu yüzden ne söyleyeceğini deli gibi merak etmeye başlamıştım.

Onu dinlemeye hazır olduğumu gördüğünde bana doğru biraz yaklaştı. Aramızda santimler kalınca dudaklarını araladı. Hemen konuşmadı. Doğru kelimeleri seçmekte zorlanıyor gibiydi.

Bana doğru uzanıp iki yanımda olan ellerimi elleri arasına aldı. Bir ellerimize bir onun gözlerine bakarken bir sorun olup olmadığını düşünmeye başladım. Konuşması uzun sürünce ister istemez gerilmiştim. ''Her şeyden önce verdiğin sözü hatırlamanı istiyorum.'' dediğinde birkaç saat önceki konuşmamız aklıma geldi.

Ondan uzaklaşmama ihtimali verdiği bir şey söyleyecekti demek ki. Ama bilmesi gereken bir şey varsa o da her ne olursa olsun sözümde duracağımdı.

''Unutmam mümkün değil ki hatırlayayım. Verdiğim sözün arkasında hep duracağımdan emin olabilirsin.'' Ona güven verebilmek için elimden geldiğince sağlam bir göz teması kurdum.

Sözlerime güvenmiş olacak ki içine derin bir nefes çektikten sonra konuşmaya başladı. ''Bunu şu an söylemem ne kadar doğru, inan ki bilmiyorum ama daha fazla içimde tutmak istemiyorum. Tepkinden korkuyorum. Her şeyin berbat olmasından korkuyorum. Yine de ileride bir gün söyleyemediğim için pişmanlık duymak istemiyorum. Cevap vermek zorunda değilsin. Hoşuna gitmezse kabul etmek zorunda değilsin. Görmezden de gelebilirsin ama en azından bil.''

Nefes bile almadan kurduğu cümleler karşısında kalakaldım. Olayı az çok anlamıştım. Söyleyeceği şeyi duymak için sabırsızlanmaya başlarken buldum kendimi. Ben cevabımı çoktan bulmuştum sanırım.

Karnımda kelebekler uçuşuyordu. Midem kasılıyordu. Ona nasıl cevap verebilecektim ki? Heyecanlı olan oydu başta ama şimdi ben ondan on kat daha heyecanlıydım.

Gerginlikten dudağımı ısırırken bir yandan da ona cesaret vermek istercesine ellerini sıktım nazikçe. O da ihtiyacı olan şeyi almış gibi sözlerine devam etti.

''Ben daha önce hiç sevilmedim. Buna rağmen çokça sevdim. İçimdeki sevginin öldüğünü düşündüğüm dönemlerde karşıma sen çıktın. Başta her şey normaldi. Seni bir arkadaş gibi görüyordum. Ama sonra her şey değişti. Ben seni sevdim. Hem de çok. Sevmek yetmedi, aşık oldum. Her bir hareketine, her bir gülüşüne, her bir kelimene aşık oldum. Bu konuda o kadar acemiydim ki...''

Bir nefes daha alıp tekrar gözlerime baktı. ''Bu duyguları ilk fark ettiğimde sana söylemem gerekiyor mu, diye düşündüm. İlk defa birine aşık olduğum için heyecandan ölmek üzereydim. O gün koştura koştura yanına geldim ama sen... Başkasının yanındaydın. Başkası seni güldürüyordu. Belki de seviyordu. Aklını karıştırmaya hakkım yoktu. Uzaklaştım senden. Unutmaya çalıştım. Henüz küçük bir tohumken duygularımı yok etmeyi denedim. Olmadı. Tüm yollarım yine sana çıktı. Şimdi senden yana hiçbir beklenti içinde olmadan sana bunu söylemek istiyorum: Seni seviyorum minik civciv.''

Rahatlamış bir şekilde nefes verdi. İçinde biriktirdiklerini atmanın verdiği rahatlıktı bu. Sözlerinden fazlasıyla etkilenmiştim. Sevgisini çok güzel anlatmıştı. Ama bir yandan da kendime kızıyordum. Beni bu kadar güzel seven birini ben nasıl görememiştim?

O mu çok iyi gizlemişti duygularını ben mi ona kördüm?

Bu cümleleri kurarken gözleri dolmuştu. Bitirdiğinde ise gözlerini benden tamamen kaçırmıştı. Ona ne tarz bir tepki vereceğimi kestiremiyordu. Dürüst olmak gerekirse ben de ne tarz bir teki vermem gerektiğini bilmiyordum.

Aklı, mantığı bir kenara bırakıp onun tatlı yüzüne baktım. Yanakları hafif pembeleşmişti. Bakışları benim dışımda her yere konuyordu. Hayatımda gördüğüm en tatlı erkekti.

Onunla ilk tanıştığım dönemlerde içinden bu tarz minik bir çocuğun çıkmasını beklemiyordum. Bana hep soğuk ve mesafeliydi. Zamanla aramızdaki buzlar tek tek çözülmüştü. Şimdi de bu sözleriyle ilişkimiz arkadaşlıktan tamamen çıkmıştı.

Vereceğim cevaba göre onu dünyanın en mutlu adamı da yapabilecektim dünyanın en hayal kırıklığına uğramış adamı da.

Bana bir sorumluluk yüklemediğini söylese de ben çoktan o psiklojiye girmiştim. Onu asla üzmek istemiyordum. Onu seviyordum. Hem de anlatamayacağım kadar çok.

Düşününce Bulut'a aşık olduğumu düşündüğüm dönemlerde bile Yiğit'e daha yakındım. O hep yanımdaydı. En zor zamanlarımda da en mutlu olduğum zamanlarda da... Onu her aradığımda koşarak gelmişti, her sıkıldığımda yanımda olmuştu. Onu reddetmek için tek bir sebebim bile yoktu.

Tahmin ettiğimden daha uzun süre sessiz kalmış olacaktım ki ellerimi tutan ellerini gevşetti. Yüzü tamamen düşmüş, alt dudağı bir çocuk gibi hafifçe öne doğru sarkmıştı.

Hiçbir şey dememiş olmama rağmen olumsuz bir cevap almış gibi davranmıştı. Yüzünün düşük kalmasını istemediğimden konuşmaya başladım. ''Minik civciv değil.'' Şaşkın bakışları yüzümü bulduğunda ne demek istediğimi anlamamıştı.

''Efendim?'' Sesi her zamankinden daha kısık ve çekingen çıkmıştı. Yüzüme kocaman bir sırıtış yerleştirdim. ''Minik civciv değil, 'Minik civcivim' olacaktı o. En önemli noktasını kaçırdın.''

Algılamakla ilgili kısa bir problem yaşasa da anladığında yüzünde minik bir gülümseme oluştu. ''Minik civcivim...'' dedi beni tekrar ederek.

Bu tatlı hallerine daha fazla dayanamadım. Kalbimin bana dediği şeyi yaparak ellerini daha sıkı kavrayıp onu kendime doğru çektim.

Bir an affaladı. Bir sonraki hamlemle ise tamamen şoka girdi. Ayağımdaki pateni umursamadan parmak uçlarıma yüklenip dudaklarına yapıştım. Hiç hareket ettirmeden öylece durdu dudaklarım onunkilerin üzerinde. İlk öpücüğümdü bu. -Mario'nun öpücüklerini saymazsak tabii-

Yıllar önce bana bir erkeği ilk benim öpeceğimi söyleselerdi asla inanmazdım. Şimdiyse nereden geldiğini bilmediğim bir cesaretle bu adımı atmıştım. O tamamen hareketsiz durmaya devam ediyordu. Ben de kısa busemizi sonlandırıp eski yerimi aldım.

Gözlerindeki şaşkınlık azaldığında olayları ancak yeni kavrayabilmişti. Yüzünde şu ana kadar gördüğüm en güzel ifade oluşmuştu. Gözlerinin içi parlıyordu. Yıldızlar gece bitiminde kaçıp onun gözlerine yerleşmiş gibiydi.

''Sen...'' Cümlesini devam ettirmedi. Onun yerine içine sığdıramadığı duyguları ifade etmek için bana sarıldı. Belimi sıkıca kavrayıp beni hafifçe yukarı doğru kaldırdı.

Kıkırdayarak kollarımı boynuna doladım. ''Yiğit, düşeceğiz bak!'' desem de halimden son derece memnundum. Saçlarından yayılan şampuan kokusu ciğerlerime dolmuştu. O kadar hoş bir kokuydu ki...

Bir anda Yiğit dengesini şaşırdı. Tahmin ettiğim şeyle yüz yüze gelince ne yapacağımı şaşırdım. Ben arkaya doğru düşecek gibi olduğumda Yiğit bir elini başımın arkasına koydu. Yere çakıldığımızda eli başımın altında kalmıştı. Acımış olmalıydı.

Yiğit, hemen üzerimde olsa da elinden geldiğince ağırlığını vermemeye çalışmıştı. Yüzünde bir sırıtış oluştuğunda istemsizce kahkaha attım. Nedense düşmek beni hiç şaşırtmamıştı.

Yani bu pistinin ortasında birini taşıyıp sarılırsan olacağı buydu. Olur da bu tarz bir durum yaşayacak olursanız buna dikkat etmenizde fayda vardır.

Yiğit'in de gülüşü bana eşlik ettiğinde etraftaki insanların garip bakışlarını üzerimizde hissedebiliyordum. ''Kalksak mı?'' dedim yüzümdeki sırıtışı bozmadan. ''Kalkalım.'' dese de bu tarz bir girişimde bulunmamıştı.

Yüzünü yüzüme yaklaştırarak yanağıma kocaman bir öpücük bıraktı. Kıkırdadım. Hafifçe geri çekilip diğer yanağımı da yumuşak dudaklarından mahrum bırakmadı. Bu hareketi hoşuma gitmişti. Adildi.

''Şimdi kalkabiliriz.'' deyip doğruldu. Ardından elini bana uzatarak kalkmama yardım etti. ''İlk geldiğimizde de çok fena düşmüştük. Hatırlıyor musun?'' diye sordum neşeli bir sesle.

''Hatırlamaz olur muyum? O gün ilk defa o kadar yakınımdaydın. Kalp atışlarım o kadar hızlanmıştı ki kalp krizi geçirdiğimi düşünmeye başlamıştım.'' İtiraf ettiği şey onu biraz utandırmış olacak ki elini ensesine götürdü.

Hafifçe öksürdüm. ''İnanır mısın, bilmem ama o gün benim de kalp atışlarım hızlanmıştı. Hem de deli gibi. Neden olduğunu anlamamıştım ama sanırım sebebi şimdi belli oldu.''

Yüzünde haylaz bir gülümseme oluştu. Gamzeleri yine gözler önüne serildi. Neden bu kadar güzeldi Allah aşkına bu gamzeler? ''Neymiş sebebi?'' Cevabını bildiği soruyu sorarken bundan son derece zevk alıyormuş gibi görünüyordu.

Gözlerimi kısarak ona dik bakışlar gönderdim. ''Biliyorsun işte.'' dedim kısık bir sesle.

Alt dudağını sarkıttı. ''Yooo. Bilmiyorum ki.'' Dünyanın en masum ses tonuyla söylediği şeyi bir yabancı duysa kesinlikle inanırdı.

Doğrudan söyleyip söylememe arasında kaldım. Tabii ki de dile getirmemi hak ediyordu. Dudaklarımı birbirlerine bastırdım. ''Seviyormuşum işte seni.''

Sırıtışını gizlemek için yanağının içini ısırdı. Bu hareketin onu nasıl çekici gösterdiğini biliyor muydu acaba? Bazı kişilerin bakışlarını üzerimizde hissedince onlara baktım.

Üç tane liseli kız göz göre göre Yiğit'i süzüp kendi aralarında fısıldaşıyorlardı. Salya akıta akıta baktıkları kişinin umrunda bile değillerdi elbette. Hatta onları fark etmemişti bile. Ama ben etmiştim!

İlk defa bu kadar belirgin hissettiğim kıskançlık duygusu beni normalde cesaret edemeyeceğim şeyler yapmaya zorladı. Durduk yere samimiyetten yoksun bir kahkaha atıp ''Sevgilim! Çok eğlendim bugün. Ama çok da yoruldum. EVİMİZE gidelim mi artık?'' dedim yüksek sesle. 'Evimize' kelimesine fazlasıyla bastırmıştım.

Ses tonumu fazlasıyla yükselttiğimden çoğu kişinin odak noktası olmuştuk. Yiğit bana şaşkın şaşkın bakıyordu. Bu bakışları beni utandırsa da gereksiz oyunumu devam ettirdim.

Ona iyice yaklaşıp gamzesinin olduğu yere yavaş ve normalden uzun süren bir öpücük kondurdum. ''Şey... Gidelim.'' Sesindeki hayret hâlâ belirgin olsa da sorgulamadan beni onaylaması hoşuma gitmişti.

Kocaman sırıtıp koluna girdim. Bana dünyanın en çılgın varlığına bakıyormuş gibi baksa da gözlerindeki parlaklık sevgisini ele verir boyuttaydı.

Pistin çıkışına doğru ilerlerken Yiğit'e çaktırmadan kızlara baktım. Yüzlerinde ciddi bir hayal kırıklığı yer edinmişti. Küçük bir çocuk gibi onlara dil çıkardım. Bu yaptığımla yüzlerini buruşturup sonunda gözlerini üzerimizden çekebildiler.

Yiğit başını eğip yüzüme baktığında fazlasıyla masum bir ifade takındım. Ona gülümsediğimde o da aynı şekilde karşılık verdi. Bu kadar güzel gülersen tabii ki de sana bakarlardı be adam!

Patenlerimi ayaklarımdan çıkardıktan sonra kendininkini de halletti. İşimiz bitince dışarı çıktık. Akşamüzeri olmasına rağmen inanılmaz derecede sıcaktı hâlâ.

Aniden aklıma gelen fikirle yerimde heyecanla zıpladım. ''Sahile gidelim miii?'' diye sordum olağanüstü bir neşeyle.

Yiğit gözlerini kırpıştırdı. Deliliğime anlam yüklemeye çalışır gibi bir hâli vardı. ''Az önce yorgun olduğun için eve dönmek istemedin mi?''

''O, o zamandı. Artık yorgun değilim. Hatta fazlasıyla enerjiğim!'' Enerjim sesime yansımış olacak ki hemen ikna oldu. Başını olumlu anlamda salladı. ''Gidelim o zaman.'' deyip elini elime götürdü. Parmaklarını parmaklarıma kenetlediğinde alt dudağımı ısırdım.

Elimi öyle güzel tutmuştu ki sanki 'Hiç bırakmayacağım.' der gibiydi. Yanaklarım ufaktan pembeleşmiş olmalıydı. Bunu önlemek için elimi yelpaze olarak kullandım birkaç saniye. Onun yanında hep böyle kızaracaksam adım Pembe'ye falan çıkacaktı. Yine de bu, fazlasıyla huzurlu olduğum gerçeğini değiştirmiyordu.

🐚🐚🐚

Sahile vardığımızda hemen ayakkabılarımızı çıkarıp sırt çantalarımıza koyduk. Çıplak ayaklarımız sıcak kumlara değdikleri an yanmaya başlamışlardı. Çantalarımızı gördüğümüz ilk boş alana fırlattık.

Yiğit ayaklarının yanmasını umursamadan arkasını dönerek yere çöktü. Ne yapmaya çalıştığını anlayamamıştım. ''Sırtıma atla hemen. Ayakların yanmasın.'' Ya ama bu çocuk beni kalpten götürecekti! Öyle güzel jestleri vardı ki... ''Ağırım ama ben. Bak senin de ayakların yanıyor.''

''Eğer hemen sırtıma atlamazsan ikimiz birden yanacağız. Ayrıca bir civciv ne kadar ağır olabilir ki?'' Söylediği şeyle kıkırdayıp dediğini yapmaya koyuldum.

''Şimdi görürsün sen bir civcivin ne kadar ağır olabileceğini.'' Kollarımı boynunun etrafına sardığımda o da dizlerimin altından tutup beni iyice yerleştirdi. Sonra aniden koşmaya başladı.

Tutuşumu sıkılaştırıp kahkaha atmaya başladım. Onun da etkileyici kahkahaları kulaklarımı doldurduğunda benden mutlusu yoktu.

Denize vardığımızda ayaklarını hemen suyun içine daldırdı. ''Canın çok acıdı mı?'' dedim suyun altında kalan ayaklarına bakarak. ''Yani ayaklarımdan yana sıkıntı yok ama belim koptu galiba.'' Ağzımı kocaman açtım.

Sahte bir sinirle onu boğazlıyormuşum gibi yaptım. Kıkırdamaya devam etse de çabuk teslim oldu. ''Sadece şaka yapıyorum minik civcivim. Varla yok arası gibi bir şeysin. Hissetmedim bile ağırlığını.''

Gözlerimi kıstım. ''Yalancı. İndir beni hemen.'' dedim trip atarcasına. Eğlenen hâli yerini koruyordu. ''Kal biraz daha böyle. Yakın olmamız hoşuma gidiyor.'' Ani itirafı karşısında sahte sinirim tuzla buz oldu. ''Yaa? Seviyor musun bana dokunmayı?'' Başımı yana eğerek kurduğum cümle fazlasıyla arsızcaydı. Yine de düzletme gereği duymadan cevabını beklemeye başladım.

''Seni seviyorum. Sana dokunsam da dokunmasam da severim seni. Yine de aramızda bir temas olduğunda gerçekliğini sorgulamama gerek kalmıyor.''

İşte bu beni şaşırtmıştı. Gerçek olmadığımı mı düşünüyordu? ''Gerçek değil miyim ki ben zaten?'' Aptalca bir soruydu ama sorasım gelmişti işte. Hem Yiğit'in yanındayken saçmalamaktan çekinmiyordum hiç zaten.

Keyifsiz bir kıkırtı bıraktı. Sırtında olduğum için yüz ifadesini göremiyordum. ''Gerçek olamayacak kadar güzelsin. Ayrıca yakın zamana kadar benim imkânsızımdın.''

Yüzüm düşerken beni indirmesi için kıpırdandım. Yüzüne bakma ihtiyacı hissetmiştim. İtiraz etmeden güvenle yere basmama yardımcı oldu.

Tam karşısına geçip gözlerinin en içine baktım. Sözlerinin devamını getirmesini bekledim. Söyleyeceği bir şeyler vardı. Bunu hissetmiştim. ''Ben sana aşık olduktan sonra seninle birlikte olabilmeme ihtimal vermedim. Bana ne yaparsam yapayım arkadaş gözüyle bakıyordun. Ayrıca Bulut da vardı. Ona gülüyordun. Seni mutlu ediyordu. Ona aşık olduğunu düşündüm. Onunla birlikte olmak istediğini... Zaten öyle değil miydi? Seni hayatındaki herkesten daha fazla mutlu ediyordu. Onun da bakışları benimkilere benziyordu. Aşıktı sana. Sen de ona... Ben o tablonun içinde değildim. Bana yer yoktu. Hiçbir zaman olamayacaktı. Ama şimdi...''

Elini yanağıma yerleştirdi. ''Ama şimdi benim olduğunu söylüyorsun. Duygularımı kabul etmekle kalmayıp onlara karşılık verdin. Bu... Bu, mucize gibi bir şey. Birazdan gözlerim açılacak da rüyadan uyanacakmışım gibi hissediyorum.''

Batan güneşin yaydığı hoş renkli ışıklar gözlerine hoş bir renk katmışlardı. Gözlerinde barındırdığı duyguları ele vermesini sağlıyorlardı. Yiğit beni öyle güzel sevmişti ki... İmkansızlığımıza rağmen sevmişti. Belki de bir ihtimale tutunmuştu diye düşünmek istesem de o da yoktu.

O, beni kelimenin tam anlamıyla karşılık beklemeden sevmişti. Kim bilir bu yolda yürürken ne kadar çok acı çekmişti? Bunu yeni anlamış olmama anlam veremiyordum. Tam bir aptaldım. Onu görememiştim. Gerçi gözlerimin Bulut'tan başkasını gördüğü yoktu bir zamanlar.

Sevmiştim. Bunu inkâr edemezdim. Ama ben güzel sevememiştim. Bulut'tan yana itiraf etmek istemesem de beklentilerim vardı. Yiğit'se benden hiçbir şey beklememişti. Beni üzecek, kıracak tek bir şey bile yapmamıştı. Oysa ben onu çok üzmüştüm. Çok kırmıştım. Farkında değildim. Yine de farkında olmamam bu gerçeği değiştimiyordu.

Kalbinde binlerce yara taşıyan adamın yaralarına yaralar eklemiştim. Arkadaşı olarak ona merhem olmak isterken aslında onu en çok da o şekilde yaraladığımı bilememiştim.

Gözlerine bakıp iki elimi birden yanaklarına yerleştirdim. Sevilmeye hasret bir kedi gibi gözlerini kapatıp mayışmış bir şekilde yüzünü avuçlarıma yasladı. Huzurlu görünüyordu.

''Geçmiş hakkında konuşmak istemiyorum şu an. Nasıl olsa ileride bol bol konuşacağız. Şimdi sana söylemek istediğim birkaç şey var sadece. Gerçeğim, seninim, rüya değil bu, rüyalardan çok daha güzel olan bir gerçek -en azından benim için- ve en önemlisi: Seni seviyorum! Sana aşığım! Anladın mı?''

Avuçlarımın arasındaki yüzü şimdi mutlulukla ışıldıyordu. Bu benim için yeterliydi. Ellerimi tutup yüzünden indirdi. Ardından ellerini yüzüme yerleştirip dudaklarını alnıma bastırdı. Gözlerimi huzurla kapattım.

Geri çekilip alnını alnıma yasladı. ''Etkisini kaybeder diye deflarca söylemek istemiyorum ama sığmıyor içime. Seni çok seviyorum minik civcivim. Tüm bu evrende en çok seni seviyorum. Sadece seni...''

Onu öpme isteği sardı içimi. Tatlılığına daha fazla dayanamıyordum. Dudaklarına yaklaştığım an telefon sesi duyuldu. Romantik anımız yerle bir olmuştu.

Yiğit de durumdan pek memnun olmasa da geri çekilip telefonunu cebinden çıkardı. ''Rabia halam arıyor.''

''Cevap versene. Önemli olabilir.''

Beni onaylayıp telefonu açtı. Kısa bir diyalogtan sonra yüzü gözle görülür biçimde düştü. İçimi bir korku kapladı. Eli yavaşça kulağından aşağı inerken gözleri dalgın dalgın bakıyordu. ''Ne oldu Yiğit? Bir sorun mu var?''

Bir şeyleri sindirememiş gibi öylece durdu birkaç saniye. Yutkundu. Adem elmasının hareketinden bunu anlayabilmiştim. Sonra dudaklarının arasından kısık bir sesle döküldü kelimeler. ''Annemler gelmiş.''

***

Bölüm sonuuuu

Şükür kavuşturana diyor miyiiiiz ehehe

Kendinize güzel bakınnnnn

Bölüm sonu

5 yorum