Mirabaaa
Nasılsınıııız
Geçen Pinterest'te gezinirken bir göz fotosuna denk geldim. Onu görünce aklıma Yiğit geldi. Onun gözlerini böyle hayal etmiştimmm Çok hoşuma gittiii Siz de görün istedimmm

İyi okumalar🩷
***
Taner'in evinden çıktıktan sonra Yiğit'le apartmanımıza doğru yürümeye başladık. Başta sessiz olsak da sonra aklıma gelen şeyi sorarak o sessizliği dağıttım.
''Yiğit, bugün Lale yanıma geldi.'' Hatırlayamamış gibi kaşlarını çattı. Bir süre düşünse de çıkaramamış olacak ki ''Lale?'' dedi sorarcasına. Lale'nin ondan bu kadar çok hoşlanırken onun adını bile hatırlayamaması acı verici olmalıydı.
Bir iç çekip ''Sana açılan kız.'' dedim hatırlamasını umarak. Ensesini kaşıyıp mahcup bir bakış gönderdi bana. ''Sadede gelsen?'' İnanamıyorum ya! Kızı ciddi ciddi unutmuştu. Acaba birden fazla kız ona açılmış olabilir miydi? Neden olmasın ki? Yakışıklıydı, kibardı, tatlıydı... Yine de sebepsizce canım sıkılmıştı.
Dudağımı büküp ''Her neyse.'' dedim memnuniyetsizce. Kollarımı göğsümde birleştirip yürümeye devam ettim. Bakışlarımı ayaklarıma çevirdim.
Başını hafifçe yana eğdi. Göz teması kurmaya çalışsa da buna engel oldum. ''Neden kızdın ki şimdi?'' Son derece masum ve mahzun çıkan sesi ona bakmamı sağladı. Kahverengi gözleri merakla dolmuştu.
''Kızmadım.'' Kızmamıştım gerçekten de. Ama nedense hoşlanmamıştım işte bu durumdan. Yiğit'in ne kadar popüler olduğunu fark ettiğim ilk an buydu. İlk tanıştığımızda hayatında tek ben vardım. Sonra diğerleriyle tanışmıştı. Şimdi sayısız insan tarafından seviliyordu. Bu durumun eskiden farklı olmasından dolayı o tarz bir tepki vermiş olabilirdim.
Önce kollarımı sonra da yüzümü işaret etti. ''Beden dilin böyle söylemiyor minik civciv.'' Hemen kendimi toparlayıp kollarımı çözdüm. Boğazımı temizledim. Ardından asıl konuya geldim.
''Bir sürü kız sana aşık olduğunu söylemiş olabilir. Ondan hatırlamamış olabilirsin tabii.'' Tripli çıkan sesim yüzünden kendime kızdım. Sanki trip atmaya hakkım varmış gibi! Neye göre, kime göre trip atıyordum yani? Şimdi çocuk bana 'Sana ne? Bu tepki de neyin nesi?' dese ne diyebilirdim ki? Hiçbir şey!
Yiğit'in yüzünde durumdan memnun kalmışçasına bir sırıtş oluştu. ''Kıskandın mı sen?''
Ağzım bir karış açılırken gözlerimi kaçırdım. ''Yoo!'' Bana inanmıyormuş gibi alaylı bir ses çıkardı. ''Her neyse! Asıl mesele o değil.'' dedim onu konudan uzaklaştırmaya çalışarak.
''Neymiş peki?'' Bu konuşmadan son derece zevk alıyormuş gibi görünüyor olması sinirimi bozmuştu.
''Bana neden söylemedin?''
Az öncekine kıyasla daha ciddi bir tavırla konuşmaya başladı. ''Ben hiçbir zaman sana bu tarz durumları söylemedim.'' Düşününce haklıydı. Onunla arkadaş olduğumuzdan beri hiç bu konularla ilgili bir muhabbetimiz olamamıştı.
''Neden peki? Arkadaşlar birbirlerine böyle şeyleri anlatmaz mı?'' Mesela ben kızlara her detayı anlatıyordum. Onlar da aynı şekilde...
Yiğit'ten cevap gelmeyince yüzüne baktım. İfadesi sertleşmiş, yüzü düşmüşü. Az önceki neşeli halinden eser yoktu şimdi. Yanlış bir şey mi söyledim diye düşünmeden edemedim.
Kısa bir sessizlikten sonra Yiğit'in sert sesi odak noktam oldu. ''Ben senin arkadaşın değilim.'' Olduğum yerde kalakaldım. Sanki bir ok yüreğime saplanmış gibi bir acı hissettim. Neden bu kadar sert konuşmuştu ki? Ben neyi yanlış yapmıştım?
Gözlerim istemsizce dolarken Yiğit'in çenesi kasıldı. Dolu gözlerim onu rahatsız etmiş gibi bakışlarını kaçırdı. Bir şey demesini beklesem de bunu yapmadı. Tavrından ödün vermeden arkasını dönüp hızlı adımlarla apartmana girdi.
Zaten berbat duygular yaşadığım bir gündü. Yiğit'in bu tavrı günümü daha kötü hale getirmişti. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Normalde göz yaşlarımı silen kişi, onların sebebi olmuştu.
Doğrudan eve gitmek istemedim. Apartmanın bakçesindeki banka oturup içime derin soluklar çektim. Her şey o kadar berbat gidiyordu ki... Telefonumu cebimden çıkardım. Her canım sıkıldığında yaptığım gibi Adel'i arayacaktım.
Ne yazık ki bu planımı gerçekleştiremeden yanıma biri oturdu. Bulut'u görmemle az önce unutmaya çalıştğım tüm duygularım yeniden nüksetti.
Boncuk gözleri doğrudan bana bakıyordu. ''Ağladın mı sen?'' diye sordu merakla. Başımı olumsuz anlamda salladım.
''Küs müyüz peki?'' Bir kez daha aynı hareketi tekrarladım.
''O zaman sorun ne? Bugün de mesajlaşırken çok yükseldin.'' Bu cümlesiyle başımı ona hiddetle çevirdim. Hatalı olan benmişim gibi bir tavır takınması fazlasıyla sinir bozucuydu.
''Ben yükseldim öyle mi? Sebebi neydi sence?''
''Neydi?''
''Beni ikinci plana atman! Sürekli bir başkasına öncelik vermen! Bir düşünsene Bulut. Yemek yiyoruz. Yemeğin ortasında çok sevgili kız kardeşin arıyor. Yemeği yarım bırakıp gidiyorsun. Buluşmak istiyorum. Yine onunla meşgul oluyorsun. Gerekli gereksiz her meseleyi onun için yarım bırakabiliyorsun. Söylesene o zaman. Madem hayatında öncelik verdiğin kişi ben olamayacağım bana bu kadar yakın davranman ne kadar doğru?''
Bir süre yüzüme öylece baktı. Ardından kurduğu cümle hiç de tatmin edici olmamıştı. ''Bana ihtiyacı var.''
Kaşlarımı çatarak ciddiyetimi sağlama aldım. ''O zaman söyle bana sebebini. Neden ihtiyacı var sana?''
Canını sıkan bir konuya değinmiş olacağım ki yüzü memnuniyetsizce asıldı. Anlatmak istemediği belliydi. ''Uzun hikâye...''
''Bulut, her seferinde her durumdan 'Uzun hikâye' diyerek kaçamazsın. Şimdi şöyle bir şey var ki benim sana hesap sormaya hakkım yok. Zaten aramızda adı konulmuş bir şey de yok. Bu yüzden bana bir şey anlatma zorunluluğun yok. Yine de sana şunu söylemek istiyorum: Ben bu tarz bir ilişki içinde bulunmak istemiyorum. Bu ilişki daha fazla ilerlemediğinden sadece komşu, belki arkadaş olabiliriz. Ama bunun ötesi olmayacak. Bunu bilmeni istiyorum.''
Bulut'un mavi gözleri hüzünle gözlerime kenetlendi. Söylediklerimin ciddiyetini tartmaya çalışıyordu. Sözlerimde son derece ciddiydim. Daha başlamayan bir ilişki bu kadar rahatsız ediyorsa devam etmemin imkanı yoktu.
Onun hayatında yerim yoktu. Belki de sadece yedektim. Arada sırada kafa dağıtmak için buluştuğu bir kızdım. Bunu sadece hissetmem bile bu yolda devam etmemem için yeterliydi diye düşünüyorum.
Bir süre gözlerinin içine bakmaya devam ettim. Belki de konuşsaydı, belki de çabalasaydı fikrimi değiştirebilirdim. Duygularımı daha doğru düzgün yeşermeden gömmek yerine onları açığa çıkarabilirdim. Ama o bir şey yapmadı. Ona bakınca da, yanından kalkınca da, arkamı dönüp gidince de benim için tek bi şey yapmaya bile tenezzül etmedi. Bu canımı öyle bir yaktı ki... Onun sevgi anlayışında çaba yok muydu? Seven insan, sevdiği için çabalamaz mıydı? Bana verdiği değerbu kadar mıydı?
Beni kaybetmek onun için bir şey ifade etmiyor olmalıydı. Ya da önceden dediğim gibi benden daha önemli şeylere sahipti.
Başlamayan bir ilişkinin bitmesi de acı veriyormuş insana. Bunu ilk defa deneyimliyordum. Bulut sayesinde defalarca kez ağlamıştım. Canımı bu kadar yakan birini kaybetmek neden daha fazla acı veriyordu?
Onu bırakan bendim, ama benden vazgeçen oydu.
Mantık çerçevsinden bakınca aklım haklı olduğumu bas bas bağırıyordu. Ama yüreğim buruktu. Eve girdiğim an göz yaşlarım hızla akmaya başladı. Hiç başlamamış bir ilişkinin yasını tutuyordum.
Odama girdiğimde beklemediğim bir görüntüyle karşılaştım. Umut, yatağımın üzerine uzanmış abur cubur yiyordu. Yatağımı kirletiyor diye ona kızamadım bile. Darmadağın görünüyor olmalıydım ki telaşla yataktan kalktı.
''Abla? İyi misin sen?'' Sorusuyla birlikte göz yaşlarım hızını arttırdı. Yanıma yaklaştı önce. Ne diyeceğini bilemiyormuş gibi görünüyordu. O da sessiz kalmayı tercih etti.
Kollarını sırtıma dolayıp göğsüne yaslanmamı sağladı. ''Sana iki dakika veriyorum. Bu iki dakika içinde istediğin kadar ağlayabilirsin. Ama sonra susup bana ne olduğunu anlatacaksın. Tabii bir şartla! Sümüğünü tişörtüme silmeye kalkma sakın! Bu tişört çok pahalı. Böbreğini satsan karşılayamazsın.''
Sesi en az benim kadar canı acıyormuş gibi çıksa da alaylı bir şekilde konuşmaya devam etti. Bunu moralimi düzeltmek için yaptığını biliyordum elbette.
Dediği gibi bir süre ağlamaya devam ettim. Sümüğümü tişörtüne bilerek silesim gelse de bu hain planımı gerçekleştirmedim. Ne de olsa bana destek verip moralimi düzelmek için uğraşmıştı. Onun için bu kadarını yapabilirdim en azından.
Ağlamamın durduğunu görünce beni yatağıma doğru sürükledi. Önce yatağın üzerindeki abur ubur kırıntılarını silkeledi. Ardından yatağa oturmamı sağladı. Ardından hemen yanıma kuruldu. ''Anlat. Ne oldu?''
Burnumu çekip başımı olumsuz anlamda salladım. ''Bir şey olmadı. Öylesine. Biliyorsun zaten arada geliyorlar bana.'' Sözlerimden tatmin olmuşa benzemiyordu.
''Yeme beni abla ya! Söyle işte ne olduğunu. Birini dövmem falan gerekiyorsa benim çete hazır zaten.'' Ne yazık ki söylediği şeyde haklıydı. Ciddi anlamda bir çetesi vardı.
Küçüklüğünden beri hep çok popüler ve sevilen biriydi. Bana kıyasla olağanüstü derecede sosyaldi. Ben sadece samimi arkadaşlıklardan yana olsam da o gördüğü her insanla arkadaş oluyordu. Yani sayısız arkadaşı vardı. Bu yüzden dediğinde son derece ciddi olduğunu biliyordum.
''Saçmalama ablacığım. Cidden bir şey olmadı. Takılma bana sen. Kalk şu yere attığın abur cubur kırıntılarını süpür sen.''
Bana bıkkın bir bakış attı. Bu durumda bile söylendiğime inanamıyor olmalıydı. Yine de tiraz etmeden yataktan kalkıp işi halletti uslu bir çocuk gibi. Ardından bana yaklaşıp komodinin üzerinde kalan abur cuburları uzattı. ''Al ye. İyi gelir.'' Ona gülümseyip elinden gözüme kestirdiğim çikolatayı aldım.
Bu halim biraz işime yarayabiliyordu işte. Acı çeken insanlara iyi davranası geliyordu insanın. ''Benim gitmem gerekiyor ama iyi değilsin sen.'' dedi Umut kararsız kalmış gibi.
''Saçmalama kardeş. İyiyim ben. Git gideceğin yere.''
''Emin misin?''
''Eminim tabii. Git gözüm görmesin.'' Elimden geldiğince sırıtmaya çalışarak kurduğum cümle etkili olmuş olacak ki kararsızlıktan kurtulup odanın kapısına yöneldi.
''Bir şeye ihtiyacın olursa ara.''
''Tamaaam. Görüşürüz kardeş. İyi eğlenceler. İçki falan içmeyi aklının ucundan bile geçirme! Daha reşit bile değilsin. Geçen seferkini görmezden geldim ama bir daha yapmam. Haberin olsun.'' Uyarılarımı bir yerlerine takmadığından emin olsam da uyarmaktan zarar gelmezdi.
Kardeşim gittiğinde kendi kendime takılıp çikolatayı bitirdim. İncinmiş duygularımı da görmezden geldim. Belki böyle daha çabuk geçerdi.
🐚🐚🐚
7 ay sonra...
Yine yaz gelmişti. Üniversitenin ilk yılı bitmişti. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini bir kez daha sorgulamaya başlamıştım.
Sıcaktan bunaldığımız bir günü klimanın karşında geçirmek kadar mantıklı bir şey yoktu. Ben de şu an tam olarak onu yapıyordum. Son yedi ayda olanlara gelecek olursak...
Bulut'la sevgili olmamıştık. Ona olan duygularımın sadece hoşlantıdan ibaret olduklarını ondan uzaklaşınca fark etmiştim. O da zaten beni yanında tutmak amacıyla hiçbir adım atmamıştı. Bu da bana karşı güçlü duygular beslemediğinin kanıtıydı.
Yiğit, arkadaş olmadığımızı söyledikten sonra ilişkimiz farklı bir boyut kazanmıştı. Birkaç hafta aramız fazlasıyla soğuk kalmıştı. Ben ona çok kırılmıştım. Ona yakın hissederken onun bir şey değilmişiz gibi konuşması koymuştu işte. Ama zaman geçtikçe otomatik olarak eski halimize dönmüştük. Hiçbir şey olmamış gibi... Hatta eskisinden çok daha fazla yakınlaşmıştık. Ona olan hislerim derinleşmişti.
Defne'yle Ali erken olduğunu düşünsem de nişanlanma kararı almışlardı. Başta içime sinmese de ikisinin mutluluklarını görünce itiraz etmek içimden gelmemişti. Bir hafta içinde de nişan hazırlıklarına başlayacaktık. En az Defne kadar heyecanlıydık biz de.
Adel, gitar çalmayı öğrenmişti. Artık Soner'le arada sırada şarkı söylüyorlardı. Soner de onları kaydediyordu. Yayınlamak istese de Adel, bu tarz işlere bulaşmak istemediğini söyleyip duruyordu. Defne'nin nişanında müzikten onlar sorumlu olacaklardı. Aynı zamanda ikisi didişip durmaya devam etseler de ikişkileri romantik bir boyut kazanmıştı. Bu beni epey şaşırtmıştı. Çünkü onlara hiç ihtimal vermemiştim doğrusu.
Gül, Utku, Yağmur, Cengiz abi, Taner... Hepsi mutluydu. Hayatlarındaki ufak pürüzleri saymazsak son derece ideal hayatlar yaşıyorlardı. Umut, Londra'ya dönmüştü. Babam da işi bitince gelmiş, kısa bir aradan sonra geri gitmişti.
Böyle işte. Başka dikkat çekilecek bir olay da yoktu zaten. Bazen stabil yaşamak da gerekiyordu elbette. Bu son yedi ay da tam olarak böyle geçmişti.
Yiğit'ten gelen mesaj sesini duyduğumda hemen telefonumu açtım. Yiğit'ten olduğunu nasıl anladığım konusuna gelirsek ona özel bildirim sesi ayarlamıştım. Çünkü ben ne zaman ona mesaj atsam bana anında dönüyordu. Ben de aynısını yapmak istediğim için her ihtimale karşı bu yöntemi kullanmıştım.
Yiğit: Akşam gidiyoruz, değil mi?
Bunu söylemeyi unutmuştum. Yiğit'le buz pateni kaymayı rutin haline getirmiştik. Her cumartesi akşamı birlikte gidiyorduk. Yiğit de artık profesyonelleştiği için kat be kat keyif alıyorduk. Biraz eğitim alsak pistte akrobatik hareketler yapmaya bile başlayabilirdik. Tamam, biraz abartmış olabilirdim. Yine de hiç fena sayılmıyorduk işte.
Rojin: Tabii ki gidiyoruz. Ne yapıyorsun şimdi?
Yiğit: Oturuyorum evde.
Rojin: Bize gelsene! Gitme zamanımız gelene kadar film izleriz. Olmaz mı?🥺
Yiğit: Sen yeter ki iste. Olur tabii. İstediğin bir şey var mı?
Rojin: Senden başka bir şey istemiyorum.
Gönderdiğim mesaja eşeğin trene baktığı gibi baktım. Türkçe düzeyim A1 değilse ben de bir şey bilmiyordum. O cümlenin doğrusu 'Senin gelmen yeter.' falan olmalıydı. Ama benim gönderdiğim mükemmel cümle yanlış anlaşılmaya inanılmaz derece müsait bir cümleydi. Şu an yastığın altında kendimi boğmak çok mantıklı bir karar gibi gelmişti.
Rojin: Yani demek istediğim...
Yiğit: Anladım ben. Açıklama yapmana gerek yok minik civcivim ;).
Mesajını görüldüde bırakıp köşede kendi kendime utandım biraz. Rezillerin kraliçesi ünvanı bana verilirse itiraz etme girişiminde bile bulunmazdım bu saatten sonra.
Utancımı bir kenara bırakıp Yiğit'le benim için abur cubur partisine yetecek kadar çok yiyecek hazırlamaya koyuldum.
Kapı çaldığında işim bitmişti. Tam vaktinde gelmişti. Dürüst olmak gerekirse üzerindeki düz beyaz tişört ve altındaki açık renk kot pantolonla bile nefes kesici görünüyordu. Saçları dağınık bir şekilde alnına dökülüyordu. Toprak rengi, çekik gözleri her zamanki gibi çok güzel bakıyordu. Onu süzme işlemi bittikten sonra kısa bir selamlaşmanın ardından salona geçtik.
''Ortamı hazırlamışsın.'' dedi beğeniyle yerdeki savanın üzerindeki yiyeceklere memnuniyetle bakarken. ''Tabii ki! Bu benim işim. Biliyorsun.'' dedim övünerek. Bu halime bakarak kıkırdadı.
Elindeki poşeti bana uzattığında ona hayretle baktım. Birkaç dakika içinde ne almış olabilirdi? Poşeti elinden alıp merakla içindekine baktım. Koca bir tabak mantı görünce ışıl ışıl parlayan gözlerimi ona çevirdim.
''Ya Yiğit! İnanamıyorum ben sana ya! Ne ara yaptın da getirdin?''
Omuzlarını önemsiz bir şeymiş gibi silkti. ''Geçen canın çekmişti. Hep hazır mantı yediğini söylemiştin. Bu yüzden evde açılan mantının tadını merak ettiğini de... Ben de tarifi halamdan öğrendim.'' Her an, canı her şeyi isteme potansiyeline sahip benim bile her dile getirdiğimi önüme getiriyordu. Bu kadar düşünceli olması normal miydi?
Mantıyı onun açtığı düşüncesi daha büyük bir şok dalgasına sürükledi beni. ''Kendi ellerinle mi açtın yani!?'' Sesim beklediğimden yüksek çıkmıştı. Yiğit, gamzelerini gözler önüne serecek derecede gülümsedi. Yanağımdan bir makas alıp oturacağımız yere doğru ilerledi.
''Evet.'' Ona doğru dönüp söylediğinin doğruluğunu tartmaya çalıştım. Son derece ciddi görünüyordu. ''Şimdi tadını daha fazla merak ettim. Hemen bir kaşık alıp geliyorum.''
Kapıya yöneleceğim sırada beni durdurdu. ''Poşetin içine koymuştum. Sabırsızlığını göz önünde bulundurdum.'' Bana göz kırptığında ona hayranlıkla baktım. Bu çocuk kadar ince düşünen bir varlık olamazdı. Yemeği çok merak edeceğimi bildiğinden kaşık almakla birkaç dakika kaybetmemi istemeyeceğimi bile düşünmüştü. Her hareketiyle ondan daha fazla etkilenmem akıl kârı değildi. Ama oluyordu işte.
Hemen yanındaki yerimi alıp koca mantı tabağını savanın üzerine bıraktım. İştah açıcı görünüyordu. Sabırsızlıkla kaşığı yemeğin içine daldırdım. Koca bir lokmayı ağzıma götürdüm. O büyüleyici tadı aldığımda vücudum seratonin salgılamaya başladı. Mutluluk düzeyim gözle görülür derecede artmıştı. O kadar mükemmel olmuştu ki kelimelerle nasıl anlatabileceğimi bilmiyordum.
Lokmamı yuttuğumda bakışlarımı Yiğit'e çevirdim. ''İnanamıyorum. Yıllardır bu muhteşem lezzetten uzak kaldığıma inanamıyorum. Mükemmel olmuş! Ellerine sağlık.'' Hayranlıkla söylediğim şeyler onu mutlu etmiş gibi görünüyordu.
''Afiyet olsun.'' deyip saçlarımı nazikçe karıştırdı. Bir iki lokma daha aldıktan sonra tekrardan Yiğit'e döndüm. ''Sen yemeyecek misin?''
''Senin için yaptım.''
''Tadına bakmadın mı yani?'' Sorumu cevapsız bıraktığında ben de cevabımı almıştım. ''Bu muhteşem lezzeti bir daha hiçbir yerde bulamazsın.'' deyip kaşığı bir kez daha yemeğe daldırdım. Yemeği onun yaptığını gözardı ederek bu cümleyi kurmuştum. Kaşığı onun ağzına götürürken duraksadım.
''Şey... Ben sana başka bir kaşık getireyim. İğrenebilirsin sonuçta.''
Havada olan elimi tutup kaşığı ağzına aldı. Gözlerimin en içine bakarak yaptığı bu hareket nedense beni utandırmıştı. Yanaklarım ufaktan ısınmaya başladığı sırada lokmasını yutmuştu. ''Ben senden asla iğrenmem.'' Bu cümlesi zaten ısınan yanaklarımı hepten yakmıştı. Aşırı tepki mi gösteriyordum ki? Ne oluyordu bana?
Benden bir şey dememi beklemeden mantı tabağını işaret etti. ''Gerçekten de güzel olmuş.''
''Değil mi? Artık benden kaçamazsın! Afrika'ya bile gitsen sırf bu mantıyı bir daha yiyebilmek için peşinden gelirim.'' Bu söylediğim onu çok mutlu etmiş gibi dudağının kenarını kıvırdı.
''Hep yanımda kalman için bir sebep oluştu desene.''
Kaşlarımı çatarak omzuna hafifçe vurdum. ''Aşk olsun ya! Ben her zaman yanında değil miyim?''
Ufak bir kıkırtı bıraktıktan sonra ona vuran elimi avuçlarının içine alıp beni sakinleştirmek istercesine okşamaya başladı. ''Sakin ol minik civcivim. Hep yanımdasın. Hep de yanımda kal.''
Ortamın dram havasına girmesini engelleyerek ''Heh şöyle! Adam ol! Benim yanında kalmak için bir sebebe ihtiyacım yok benim.'' dedim neşeli bir tavırla.
Elimi bırakmadan gözlerime baktı. Göz bebeklerinde mutluluk pırıltıları görebiliyordum. Tatlı suratını mıncırmamak için kendimi zor tutuyordum. Bu tarz bir cümleyi başkasına kurmuş olsaydım normal bir şey demişim gibi bakabilirdi bana. Bu derece de etkilenmezdi belki.
Ama Yiğit farklıydı. Kelimelerin, cümlelerin derinliğine bakıyordu o. Bu zamana kadar sevilmediğini düşünen, yumuşak kalpli biri için bu tarz sözler değerliydi. Onların onun için değerli olduğunu hissettirebiliyordu.
Bu durum, ona sürekli güzel şeyler söyleme isteğimi körüklüyordu. Önceden de dediğim gibi onu dünyadaki herkesin sevgisine muhtaç bırakmayacak şekilde sevmek istiyordum. Seviyordum da... Bunu hissettirmek için de çabalıyordum.
Başarıyor olmalıydım ki her geçen gün birbirimize daha çok yaklaşabiliyorduk.
''O zaman hep yanıma mı olacaksın?''
''Hep yanında olacağım.''
''Söz mü?''
Normalde söz vermeyi sevmezdim. Çünkü verilen sözlerin tutulmaması insanın canını çok yakardı. Ama bu konuda kendimden emindim. Yiğit'le geçirdiğim bu kadar zamandan sonra onu bırakma düşüncesi imkansız gibi geliyordu bana. Bu yüzden kendimden emin bir şekilde söz verdim.
''Ölüm bizi ayırıncaya kadar yanında olacağım. Söz veriyorum.''
Sözümü bir güvence gibi benimsediğini gözlerinden anlayabiliyordum. Bakışlarını avuçlarının içinde hapsolan elime kaydı. Bir elini üzerinden çekti. Sonra beklemediğim bir hamle yaptı. Elimi dudağına götürerek üzerine bir öpücük kondurdu.
Kalbim rotasından sapmış bir şekilde atmaya başladığında klimanın verdiği soğuk havaya rağmen tüm bedenim yanmaya başladı.
Başını kaldırdığında yüzünde huzur dolu bir ifade vardı. Hissettiği duygular bana da bulaşmışlardı. Ona sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdim. Bu an, dışarıdan bakan birine sıradan görünebilirdi. Ama bizim için çok anlamlıydı. Sadece birbirimize bakarak aramızda farklı bağların oluşumunu izlemiştik.
'Arkadaş değiliz.' demesinin sebebi buydu demek ki. Biz arkadaştan çok daha fazlasıydık.
***
Bir bölüm daha bittiiii
Umarım beğenmişsinizdirrrr
Sizi çoooook seviyorummm
Kendinize çok iyi bakınnn


