İçeriğe geç

Bir Yaz Hikâyesi

Bölüm 30 · 12 dk okuma

Bir Yaz Hikâyesi

Bölüm 30

30. Bölüm🐚

Selaaaaam!!!!

Özlemişeeem siziii (2 gün oldu olmadı yine de çaktırmayın ;) bfcndmsvfd)

N'aber??

İyi okumalaaar

***

Aradan geçen birkaç günün ardından bir haftalık tatilimiz de bitmiş, tekrar derslere başlamıştık. Erkek erkeğe takılmaya gittikleri yeri hâlâ öğrenememiştim. Bulut'a sormuştum. Ama o da cevap vermemişti.

Ama bildiğim bir şey varsa o da çok masum bir yerde takılmadıklarıydı. Çünkü çok sevgili kardeşim sabah ayyaşlar gibi kalkmış, kendine bir kahve yapmıştı. Leş gibi olan kokusunu söylememe gerek yoktu bile. Sürekli 'Başım çatlıyor.' diye gezmişti gün boyu.

Daha da kötüsü Bulut'un da durumu çok farklı değildi. Pek hoşuma gitmeyen şeylerin döndüğü ortadaydı yani.

Hocanın sesiyle daldığım düşüncelerden sıyrıldım. ''Bugünlük bu kadar. Size söylediğim makaleleri çevirmeyi unutmayın. Onları iki gün sonra masamda istiyorum.'' Amfiden çıktığında ben de kitaplarımı toplayıp çıkmaya hazırlanmaya başladım.

''Merhaba Rojin.'' Başımı kaldırdığımda karşımda Lale'yi gördüm. ''Merhaba.''

''Zamanın varsa biraz yürüyelim mi?'' Saate baktım. Bugün Bulut'la buluşacaktık. Ama buluşma saatine daha iki saat vardı. Yani itiraz etmem için bir sebep yoktu.

''Olur, tabii.'' Eşyalarımı toplayana kadar beni kenarda bekledi sessizce. Ardından birlikte amfiden çıktık. ''Şey... Geçen gün Yiğit'le konuştum ben.''

Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Yiğit, bana bundan hiç bahsetmemişti. ''Dediğin gibi beni üzecek bir şey yapmadı. Ama çıkma teklifimi de kabul etmedi. Sevdiği bir kız varmış.'' İşte bu daha büyük bir şaşkınlık sebebiydi. Yiğit'in aşık olduğu biri mi vardı? Bu çocuk böyle şeyleri neden bana söylemiyordu Allah aşkına?

Anlamsız bir şekilde canım sıkılmıştı. Bana söylemediği için miydi, bilmiyorum ama bu durum gerçekten de hiç hoşuma gitmemişti.

''Sen o kızı tanıyor olabilir misin diye sormak istemiştim.''

''Hayır. Tanımıyorum.'' Sesimin soğuk çıkması beklediğim bir şey değildi. Nedensizce gerilmiştim. Yine de Lale'ye ayıp olmasın diye gülümseyip cümlemi düzelttim. ''Yani daha önce bana hiç bahsetmemişti bu konudan. Ondan tanımıyorum. Bilseydim onunla konuşmanı söylemezdim zaten. Ayıp oldu sana da. Kusura bakma.''

Lale, elini olumsuz anlamda salladı. ''Hayır, hayır. Bilmediğini tahmin etmiştim zaten. Ama ne yalan söyleyeyim biraz üzdü. Yani çok heveslenmiştim. Çok hoşlanmıştım ondan.'' Yiğit'tn bahsederken gözlerinin ışıldaması beni saçma bir şekilde rahatsız etti. Parıldayan gözlerinden kaçmak amacıyla gözlerimi kaçırıp asfaltı izlemeye başladım. Ne oluyordu bana Allah aşkına?

''Çok iyi bir insan. Nazik, düşünceli... Bu zamanın erkeklerine pek benzemiyor. Güven veriyor. Keşke bir şansım olsaydı. Ama sevdiği kızdan bahsederken çok mutlu görünüyordu. Onu çok seviyor olmalı.'' Bunu söylerken sesi çok buruk çıkmıştı.

Kimdi o kız? Ne zamandır seviyordu onu? En önemli soru ise neden bana söylememişti?

Lale'nin Yiğit'i övmesi ve ona olan aşkını anlatması bittiğinde üniversitenin çıkışına gelmiştik. ''Her şeye rağmen bana cesaret verdiğin için teşekkürler Rojin. En azından içimde kalmamış oldu. İleride söylemedim diye pişman olmam.'' Doğru söylüyordu. Ben onun kadar cesur olamamıştım. Terzi kendi söküğünü dikemez derlerdi de inanmazdım.

Önemli değil dercesine omuz silktim. ''Eminim ki seni hak eden biriyle tanışacaksın bir gün.''

''Umarım.'' dedi kısık bir sesle. ''Dinlediğin için teşekkürler.''

Ona samimi bir şekilde gülümsedim. ''Önemli değil. Her zaman.''

''Şimdilik görüşürüz diyelim o zaman.''

''Görüşürüz.''

Yollarımızı ayırdığımızda düşünceli düşünceli yürümeye başladım. Omzuma konan kolla kaşlarımı çatarak gelen kişiye baktım. ''Ya Taner! Ne yapıyorsun sen? Omzum koptu.''

Yanağımı sıkarak ''Abartmasan mı Rocuğum? O kadar da sert atmadım kolumu.'' dedi. Yanağımı elinden kurtarıp yürümeye devam ettim.

''Moralin mi bozuk senin?''

''Yoo! Ne alaka?''

''Yüzünden düşen bin parça da ondan. Neyse madem şimdi anlatmak istemiyorsuuun o zamaaan...'' Harfleri uzatarak söylemesi garibime gittiğinden yüzüne baktım. Muzip bir gülümseme eşliğinde göz kırptı. Sonra bir sır verecekmiş gibi kulağıma doğru eğildi.

Kısık bir sesle ''Ev boş.'' dedi. Yüzümde bir sırıtış oluştuğunda dirseğimi karın boşluğuna geçirdim. ''Beni eve atmaya falan mı çalışıyorsun?''

Ellerini teslim oluyormuş gibi havaya kaldırdı. ''Eli bu kadar ağır olan bir kızı eve atmayı düşünmeye bile cesaret edemem. Sadece Mario seni özlemiş. Ondan.'' Mario, çok sevgili köpeğinin ismiydi. Çok yaratıcı bir ad değil mi?

''Tabii canım. Kesin ondandır.''

''Eee? Geliyor musun o zaman?''

Biraz düşündüm. Hâlâ zamanım vardı. ''İyi o zaman. Madem Mario özlemiş bana da gelmek düşer.'' Taner bundan memnun kalmış gibi sırıttı. Sonra da beraber yürümeye başladık.

''Pis pis sırıtma. Seni Adel'e söylerim bak. Beni eve atmaya çalışıyor derim.''

Ürkmüş gibi omuzlarını kaldırıp yüzünü buruşturdu. ''Benden hiç hazetmezdi zaten. Şimdi yavaş yavaş aramızı düzeltmeye başlamışken böyle bir şey dersen beni dünya üzerinden siler. Sakın yapma.''

''Sen de sırıtma o zaman.''

''Peki, peki.'' dedi sırıtmaya devam ederken. Tam bir umutsuz vakaydı.

Yolun geri kalanında sıradan şeylerden konuştuk. Okul, ev, gelecek planları... Bizim gibi gariban gençlerin değişmeyen muhabbetleri işte...

Evine girdiğimde ilk iş olarak Mario'ya seslendim. Benim sesimi duyar duymaz koşarak çıktı salondan. Tatlı hırıtıları eşliğinde ayaklarımın dibinde dolaşmaya başladı. Bu heyecanlı halleri karşısında tatlı krizine girdim.

Eğilip onu kucağıma aldım. Yüzüme doğru uzanıp yüzümün her bir noktasını yaladı. İlk öpücüğümü bir köpeğin alacağını kim bilebilirdi? Kıkırdayıp onu yüzümden uzaklaştırdım. Yumuşacık tüylerini okşamaya başladığımda Taner söylendi.

''Bari salona falan geçseydiniz. Mario sen de babana gelmek yerine bu cadının yanına gittin, öyle mi? Bunun bedeli ağır olacak haberin olsun.''

Kaşlarımı havaya kaldırıp onu sorgularcasına yüzüne baktım. ''Ne yaparsın mesela? Çok merak ettim.''

''Onunla iki saat boyunca konuşmayacağım.'' Bu çocukça tavrı kahkaha atmamı sağladı. Yani şimdi Mario çok şey kaybedecekti babasının sesini iki saat boyunca duymadığında.

Mario'yu kucağıma alarak ayaklandım. ''Merak etme babası. Biz salona geçiyoruz şimdi. Sen konuşmasam bile ben Mario'yla iki saat boyunca konuşurum. Yokluğunu fark etmez bile.''

Taner, homurdana homurdana peşimden geldi. ''İki saat boyunca Mario'yla takılacağına bize yiyecek bir şeyler hazırlasana. Ölüyorum açlıktan.'' deyip eliyle karnını ovuşturdu.

''Üzgünüm Tanerciğim. Bir saate kadar çıkmam gerekiyor.''

Kanepeye kurulup merakla bana baktı. ''Hayırdır? Bir planın falan mı var?''

''Bulut'la buluşacağız bugün.''

Taner, öne doğru eğilip bakışlarını üzerimde sabitledi. ''Bulut demişken aranızda bir şey mi var sizin? Yani başta çok dikkat etmemiştim ama bugünlerde biraz gözüme batıyorsunuz.''

Başta ne diyeeğimi bilemedim. Bir şey var diyemezdim. Çünkü doğru dürüst bir şey konuşmamıştık bu konuda. Yok demem de yalan olurdu. Çünkü bir şeyler vardı işte. Onunla sık sık görüşüyor, konuşuyor değildik. Ama demek ki bazı şeyler çevremiz tarafından fark edilmeye başlamıştı.

Mario'nun tüylerini okşamaya devam ederken konuştum. ''Ben de tam bilmiyorum.''

''Nasıl bilmiyorsun? Senden hoşlanıyor mu?''

''Net bir şey söylemedi. Bilmiyorum ya flört gibi bir şeyiz sanırım.''

Taner, bundan memnun kalmamış gibi kaşlarını çattı. ''Sen ondan hoşlanıyorsun yani?'' Hoşlanıyordum elbette. Hem de ilk gördüğüm andan beri. Ama nedense zaman geçtikçe hoşlantım aşka dönüşmek yerine hafiflemişti. Yüreğimdeki o eski ağırlık yok gibiydi. Fazla mı şıpsevdi bir insandım? Duygularım yüzden yüz gerçek değil miydi? Hiçbir fikrim yoktu. Bu sıralar kendimle fazla çelişiyordum. Ne istediğimi de bilmiyordum.

Bulut'a bakarken sürekli heyecanlanıyordum. Elim ayağıma dolaşıyordu. Şimdi o kadar da değildi. Normal bir şekilde konuşabiliyordum. Ondan hâlâ hoşlanıyordum. Ama hislerimin derinliğinden eskisi kadar emin değildim.

''Hoşlanıyorum.''

''Hoşlanıyorsun?''

''Evet Taner. Hoşlanıyorum dedim.'' Gerkesiz yere yükselmiştim. Bu tavrımdan anında pişman olmuştum.

Taner de bunu beklememiş olacak ki bir süre sessiz kaldı. Sonra bir iç çekerek arkasına yaslandı. ''Onunla ciddi düşünüyorsunuz yani?''

''Bimiyorum. Dedim ya bir şey konuşmadık.''

''Ne zaman netleşeceğini düşünüyorsun bir şeylerin?''

''Bilmiyorum ki. Belki bugün, belki birkaç gün sonra.''

Taner'in canı sıkılmıştı. Belirsizlikten hoşlanmadığını bildiğimden bunu garipsemedim. Ama elimde olan bir şey yoktu. Bulut'a onu sevdiğimi söylememiştim. Söyleme hazır mıydım, onu da bilmiyordum. Zaten bugünlerde aklım fazlasıyla karışıktı.

''Sana bir dost tavsiyesi vereyim. Kendini onun yanında rahat hissediyorsan, duygularından eminsen fazla beklemeden onunla konuş. Bu tarz şeyler uzadıkça bağlar zayıflar.''

Haklıydı. Fazla uzatmak mantıksızdı. Bu iş aklıma hemen yatmıştı. Taner'in de tavsiyesiyle bugün Bulut'a duygularımı söylemeyi aklımın bir kenarına yazdım.

Telefonumun bildirim sesiyle telaşla telefona uzandım. Mesajın Bulut'tan olduğunu görmemle gerildim. Acaba geç mi kalmıştım? Saate baktığımda daha zamanımın olduğunu görmek beni rahatlattı. Hemen mesajı açtım.

Bulut: Rojin, çok üzgünüm ama bugün buluşmamız mümkün değil. Acil bir işim çıktı.

İster istemez canım sıkılmıştı. Anlayışsız bir insan falan değildim. Ama bugünlerde Bulut beni sürekli erteliyordu. Benden daha önemli işleri olduğunu düşünmek pek iyi hissettirmiyordu doğrusu. Özel hayatına saygı duyduğumdan nereye gittiğini sormamıştım şu ana kadar. Ama bu buluşmayı iki gün önce ayarlamıştık. İkimizin de müsait olduğu bir saatte anlaşma konusunda titiz davranmıştık.

Komşu olmamıza rağmen onu doğru dürüst göremiyordum. Çoğu zaman evin dışında oluyordu. Buluştuğumuzda ilk tanıştığımız zamanlarda da yaptığı gibi sık sık bir işi olduğunu söyleyip gidiyordu. Bu kadar önem verdiği şeyi merak etmemek elimde değildi artık.

Rojin: Eğer haddim değilse kusura bakma ama o işin ne olduğunu sorabilir miyim?

Bulut: Haddim değil de ne demek? Tabii ki sorabilirsin. Kardeşimin yanına gidiyorum.

Rojin: Neden peki? Çok mu acil?

Bulut: Canı sıkkın biraz.

Rojin: Kardeşinin canı sıkkın diye günlerce ayarlamaya çalıştığımız buluşmada beni mi ekiyorsun yani?

Bulut: Durduk yere bunu neden sorun ettiğini anlamadım açıkçası. Yani bugün buluşamazsak yarın buluşuruz. Bu kadar büyütülecek bir şey değil. Onun bana ihtiyacı var.

Ona görüldü atıp telefonu kanepeye fırlattım. Gerçekten abartıyor olabilirdim. Ama bu sinirimin tavan yaptığı gerçeğini değiştiremezdi. Sürekli ikinci plana atılmak çok güzel duygular hissettirmiyordu açıkçası. Kardeşinin onu sürekli arıyor olması, Bulut'un her seferinde anında ona koşması... Belki bunu sorun etmeyebilirdim. Eğer bana bir gerekçe verseydi...

''Ne oldu?'' Taner'in sorusuyla dolan gözlerimi ondan kaçırdım. ''Yok bir şey. Müsaadenle eve gideyim ben.'' Mario'yu yere bırakıp ayağa kalktım.

Taner beni durdurdu. Şu an istediğim son şey bile değildi bu. Biraz kendi kendime zaman geçirip olaylara duygusal değil de mantık çerçevesinden bakmam gerekiyordu.

''Taner, sonra konuşalım. Olur mu?'' Bakışlarımla kararlılığmı belli etmeye çalıştım.

''Olmaz. Otur şuraya ve anlat bana ne olduğunu.'' Bıkkın bakışlarımı ona çevirdim. Vazgeçmeye niyeti olmadığını bakışlarından anlamıştım. İnadı tutmuştu.

Pes ederek az önceki yerime geçtim. Taner de bir süreliğine salondan çıkıp elinde bir su bardağıyla geri geldi. Bu süre içinde biraz sakinleşmiştim. Suyu içtikten sonra bir süre daha sessizliğimi korudum. Taner de bir şey sormadı, bana zaman tanıdı. ''Bulut... Gelemeyecekmiş buluşmaya.''

Taner, anlatma anımı bekliyormuş gibi hemen odaklandı. ''Neden peki?''

''Uzun hikâye. Benden daha önemli işleri olmalı işte.'' Son cümleyi kendimin bile zor duyacağı şekilde söylemiştim.

''Önemli bir işi olabilir.'' Taner'in bunu söylemesiyle ateş saçan bakışlarıma maruz kalması bir oldu. ''Neden böyle bakıyorsun? Olamaz mı yani? İnsanlık hâli.''

''Olabilir tabii. Ama bir olur, iki olur. Her seferinde de olmaz ki!''

Bu cümlem onun da bakış açısını genişletmiş olacak ki bir süre düşündü. ''Her seferinde yapıyorsa düzenli olarak gitmesi gereken bir yer falan mı var? Bir yakını mı hasta? Nereye gidiyor bu çocuk?''

''Kız kardeşinin yanına. Ama neden hep gittiğini ben de bilmiyorum. Yine de canım sıkıldı işte. Ertelenmekten de ertelemekten de pek hazetmem biliyorsun.''

''Biliyorum. Ama yine de önce bir sebebini öğren hemen bir karara varma. Madem seviyorsun onu.'' Başımı kanepenin sırtına yasladım. Gözlerimi kapatarak bir iç çektim.

Ona tabii ki de bir şans daha verecektim. Sebebini soracaktım. Belki cevabından sonra pişman olacaktım. Kim bilir? Ama bunu yaşayana kadar bilemezdim. Şimdilik sinirimin azalmasını bekleyecektim. Sonra olur da kardeşinden bana zaman ayırabilirse o zaman konuşurduk.

Bu konuyu kapatıp ayağa kalktım. ''Madem bir yere gitmiyorum. Sana bir yemek yapayım bari. Fakire sadaka vermek sevaptır.'' Taner bunu bekliyormuş gibi hevesle ayağa kalktı. Şuna da bakın şuna! Yemeğimi benden çok seviyor gibi görünmesi ona kötü bakışlar atmama vesile oldu.

''O güzel ellerinle ne yapsan güzel olur ama yemek bir başka güzel oluyor.'' İltifatlarını bana gaz verme amacıyla yaptığını bildiğimden göz devirdim. Salondan çıkacaktım ki arama geldi. Zar zor kanepeye doğru yürüyüp telefonumu aldım. Arayanın Bulut değil de Yiğit olması iyi olmuştu. Şu an Bulut'la hiç konuşasım yoktu. Yiğit'e de ucundan tripli sayılsam da en azından ona çok kızgın değildim.

''Alo? Ne yapıyorsun Rojin?'' Neşeli gelen sesi gülümsememi sağladı.

''Taner'in evindeyim. Sen?'' Konuşurken bir yandan da mutfağa yönelmiştim. Taner de peşimen gelmişti.

''Öyle mi? Ben de eve geçiyordum şimdi. Sana bir şey almıştım. Eve çıkarken verecektim de...''

Bana bir şey mi almıştı? Merakım kabarırken ''Buraya gelmek ister misin? Benle Taner varız sadece. Gerçi Mario da var. Onu unutmayalım. Küser sonra.''

Kısa bir sessizlik oluştuğunda hattın kesilmiş olabileceğini düşündüm. Telefonu kulağımdan çekip ekrana baktığımda aramanın hâlâ devam ediyor olduğunu gördüm. ''Alo?'' dedim sorarcasına.

''Rahatsızlık vermeyeyim hiç.'' Sesi az öncekine kıyasla soğuk çıkmıştı. Bu durumu garipsedim. ''Saçmalama Yiğit ya. Ne rahatsızlığı? Yemek yapacağım hem. Beraber yeriz.''

Kısa bir sessizlik daha... Neyi düşünüyordu bu kadar? ''İyi o zaman. Geliyorum.'' Bir yemek aşığı daha mı demeliyim? Yemek deyince ikna olmuştu sonuçta. ''Bekliyoruz seniii.''

Aramayı kapattıktan sonra mutfaktaki masada oturup çekirdek çitleyen Taner'le göz göze geldim. ''Hayırdır?'' Anlamamışçasına kaşlarımı çattım.

Omuz silkip ''Bir an Bulut aradı sanmıştım.'' dedi.

''Ne alaka?''

''Ne bileyim? Yüzünde böyle bir sırıtış oluşunca... Yiğit çıktı ama. Tuhafsın kızım ya. Çözemiyorum ben seni.'' Ne demek istediğine pek bir anlam verememiştim. Hem sırıtıyor muydum ki ben?

''Neyim tuhafmış Allah aşkına?''

''Şimdilik yorum yapmayacağım. Gelecekte görürüz artık.'' Israr etmek içimden gelmemişti. Muhabbeti fazla uzatmayıp yapmayı düşündüğüm yemeğin malzemelerini çıkardım.

Basit bir yemek olacaktı. Yemek yaparken en azından biraz kafa dağıtmış olacaktım. Patetesi rendelemeye başlmadan önce kapı çaldı. Taner de açmaya gitti. Birkaç saniye içinde mutfakta artık üç kişiydik. Yiğit'le selamlaştıktan sonra elindeki poşeti havaya kaldırarak ilgimi çekmeye çalıştı.

Meraklı gözlerle poşeti süzdüm. Ama içindeki görünmüyordu. ''Kumpir aldım sana. Geçen gün canın çekmişti. Bir restoranın girişindeki listede görünce alayım dedim.'' Gözlerim mutlulukla ışıldadı. Elimdekileri bırakıp Yiğit'in boynuna asıldım.

Bu kadar ince olması doğal mıydı? Beni o kadar mutlu etmişti ki... ''Ya çok teşekkür ederim.'' Poşet tutan eli kenarda kalırken diğeriyle belimi sardı. ''Önemli değil. İçimden geldi sadece.'' Sesinin yumuşaklığı az önceki tüm sinirimin kayıplara karışmasını sağlamıştı.

Ona sarılmaya devam ederken Taner'le göz göze geldik. Yüzünde anlam veremediğim ama hiç hoşuma gitmeyen bir ifade vardı. Bu, nedensizce Yiğit'ten hemen uzaklaşmama sebep olmuştu.

Yiğit, elindeki poşeti masaya bırakıp bana döndü. Kazağının kollarını sıvadı. ''Yardım lazım mı?'' Tezgahı işaret ettiğinde kastettiği şeyi anlamıştım. ''Hayır aslında. Çok zor bir yemek değil zaten.''

''Olsun. Yapacağım bir şey vardır illa ki.''

''Hmm... O zaman soğanla biberleri doğrayıp kızartır mısın?''

''Hay hay!'' deyip tezgaha yöneldi. Hemen işe koyulduğunda ben de patatesi rendelemeye kaldığım yerden devam ettim.

Sevgili Taner elbette ki reels izleyerek çekirdek çitledi. Yardım etmeyi teklif bile etmemişti efendimiz. İlk patatesi rendelemeyi yeni bitirmiştim ki Yiğit'ten gelen iniltiyle ona döndüm. Bir elinde soğan varken diğer eliyle gözünü ovuyordu.

''Ne oldu?'' Endişe ederek sorduğum soruya hemen cevap verdi. ''Soğanı doğramaya çalışırken suyunun bir kısmı gözüme girdi. Bir de fazla acı. Kokusu bile adamı ağlatır bunun.'' Çocuk gibi dudağını bükerek söylenmesi gülümsememi sağladı.

''Tamam, geçer şimdi. Dur bakayım.'' Neye bakacağımı ben de bilmiyordum. Ama ne bileyim? İlgilenince insanın acısı azalırdı sonuçta. İşe yaramasını umarak yüzüne yaklaşıp bir elimle göznün üzerindeki elini çektim.

''Elin zaten soğana değmişken onu bir de gözüne mi sokuyorsun akıllı çocuk seni?'' Bir anne tavrı takınarak onu azarlamamdan hiç etkilenmemiş gibi elini yine gözüne götürdü. Onu engelledim.

''Tamam, tamam. Dur bir. Ben bakacağım.'' Elimi gözüne getirerek hafifçe açmasını sağladım. ''Çok acıyor.''

''Biliyorum. Geçecek ama. Sabret.'' Gözüne hafifçe üflemeye başladığımda Gözlerinin acısına rağmen bana bakmaya başladı. Gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmadı. Bir iki kere daha üfledikten sonra ''Daha iyi mi şimdi?'' diye sordum.

Hipnotize olmuş gibi yüzüme öylece baktığında elimi gözlerinin önünde salladım. ''Hu, hu! Kime diyorum? İyi mi gözün?'' Derin bir rüyadan uyandırılmış gibi ürkerek başını tezgaha doğru çevirdi hemen.

''İyi. Teşekkür ederim.''

İyi olduğundan emin olduğumda işime devam ettim. Güzel yemek yapabilmek kolay değildi elbette. Bu tarz durumlarla karşılaşmak normaldi. Yavaş yavaş öğrenecektik kazasız belasız yemek pişirmeyi. Yani umarım...

***

Bölüm sonuuuuuu

Bölümü beğendiniz miiii

Seviliyorsunuzzzz

Bölüm sonu

2 yorum

  • Bulut'a sinirlenmekte o kadar haklı ki ben orada kesebilirdim bile sonuçta Rojin in dediği gibi bir değil iki değil

    1Yanıt