Merhabaaaa
Nasılsınız bakalımmm
Keyifli okumalar dilerim ballarımm>
***
Arayan kişi Taner'di. Aramayı açıp telefonu kulağıma götürdüm. ''Rojin... Müsait misin?'' Sesinin çok kötü gelmesiyle kaşlarım çatıldı. Kalbimi bir endişe kaplamıştı anında. ''Evet. Bir sorun mu var?'' diye sordum telaşla.
Bir iç çekip yutkunduğunu duydum. Bu merakımı iyice körüklemişti. ''Babaannem... Onu hastaneye kaldırdık.'' Duyduğum şeyle donakaldım.
Taner'in tüm çocukluğu babaannesinin yanında geçmişti. Anne ve babası hep meşgul olduklarından onu babaannesi büyütmüştü. Ailesini bir trafik kazasında kaybettikten sonra tamamen babaannesinin evine taşınmıştı. O günlerde ben de onun yanındaydım.
O kadar çok acı çekmişti ki... Bu hayatta bir tek babaannesi kalmıştı. Şimdi o da hastanedeydi. Kim bilir ne durumdaydı? Taner'in çektiği acıyı hayal bile edemiyordum.
''Nesi var?'' diye sordum kötü bir şey olmaması için dua ederken. ''Kalp krizi.'' dedi titrek bir sesle. Burnunu çektiğini duyduğumda ağladığını anlamıştım. Hızla ayağa kalkıp ''Geliyorum hemen. Onu sık sık kontrollere götürdüğün hastanede misiniz?'' dedim. ''Evet.'' diye cevap verdi kısaca. ''Birkaç dakikaya oradayım. Güçlü kal lütfen.'' dedim sesimdeki endişeyi gizleyemeden.
Bir şey demeden aramayı kapattığında Bulut'a baktım. Şaşkın gözlerle bana bakıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Onu fazla merakta bırakmadan durumu anlattım. ''Ben de seninle geleceğim o zaman. Hemen bir taksi tutalım.'' dediğinde itiraz etmedim.
İkimiz de aynı anda hızlı adımlarla yürümeye başladık. Hemen bir taksi bulup hastanenin yolunu tuttuk. Aklım tamamen Taner'deydi. Allah'ım ne olur bir sevdiğinin daha acısını yaşamasın. Zaten yeterince acı çekti. Lütfen Allah'ım, lütfen.
Hastaneye girdiğimiz gibi danışma masasına yaklaşıp Nergis teyzenin kaldığı yeri sorduk. Bizi ameliyathaneye yönlendirdiklerinde hızla oraya doğru ilerlemeye başladık.
Vardığımızda bizi karşılayan manzara pek iç açıcı değildi. Taner, ameliyathanenin önündeki oturaklardan birine oturmuş, başını ellerinin arasına almıştı. Hemen yanında Soner oturuyordu. Taner'in ne durumda olduğunu tahmin edebiliyordum. Çünkü önceden benzer bir senaryo yaşamıştık.
Hemen ona yaklaşıp elimi omzuna koydum. Başını kaldırıp benimle göz göze geldi. Gözleri dolu doluydu. Bu durum benim de gözlerimin dolmasını sağlamıştı. Hemen yanına oturup kollarımı sırtına doladım. Başını omzuma yaslayıp hıçkıra hıçkıra ağladı. Ben de onu yalnız bırakmadım ve ona eşlik ettim. Şimdi ikimiz de ağlıyorduk.
''Her şey iyi olacak. İnan bana. Nergis teyze iyileşecek. Göreceksin.'' dedim onu rahatlatmak istercesine. Benden biraz uzaklaştı. Dolu gözleriyle bana bakıp, ''Rojin, eğer ona bir şey olursa ben dayanamam. Bir kez daha...'' burnunu çekip cümlesini devam ettirdi. ''Bir kez daha aynı şeyi yaşarsam ben yıkılırım. Bu yükü taşıyacak gücüm yok.'' dedi titrek bir sesle.
Gözlerim, bu sözleriyle tekrar dolmuşlardı. ''Her şey yoluna girecek Taner. Lütfen güçlü kal. Lütfen. Tekrar aynı şeyleri yaşamayacaksın.'' dedim ona güven vermeyi umarak.
Taner, sessizliğini koruduğunda sırtını pat patladım. Gözlerim Bulut'a kaydı. Hemen karşımızdaki oturaklarda oturuyordu. Yüzünde durumdan dolayı üzgün olduğunu gösteren bir ifade vardı. Taner'e onu anlıyormuş gibi bakıyordu.
Ona baktığımı hissetmiş olacak ki bakışlarını bana çevirdi. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme oluştu. Bakışları, sanki 'Her şey yoluna girecek.' diyorlarmış gibiydi. Bu, biraz olsun rahatlamamı sağlamıştı.
Adım sesleri duyduğumuzda gelen kişilere baktım. Ali ve Defne gelmişlerdi. Defne'yi görünce kaşlarım çatıldı. Buraya nasıl gelmişti? Ali'yle mi birlikteydi acaba?
Ali telaşlı bir şekilde Taner'e yaklaştığında yerimi ona vererek ayağa kalktım. Defne'nin yanına gittim. ''Defne? Burada ne işin var senin?'' diye sordum.
''Bugün Ali'yle buluşmuştuk. Sonra Soner, Ali'yi aradı. Olanları anlattı. Biz de apar topar buraya geldik. Bir haber var mı Taner'in babaannesinden?'' Demek ondan buraya gelmişti. Başımı olumsuz anlamda salladığımda yüzünde hüzünlü bir ifade oluştu.
''İnşallah iyi olur.'' dediğinde ''İnşallah.'' diye karşılık verdim üzüntümü yansıtan sesimle. ''Ona bir şey olursa Taner'i toparlamak çok zor olacak Defne. İyi düşünmeye çalışıyorum ama o ihtimal de var. Umarım böyle bir şey olmaz.'' deyip bir iç çektim.
Defne, elini omzuma koydu. ''Merak etme. Bir şey olmayacak ona.'' dediğinde burukça gülümsedim. Ameliyathanenin kapısı açıldığında hepimiz, bakışlarımızı oradan çıkan doktora çevirdik.
Taner, telaşla doktora yaklaşıp ''Babaannem iyi mi?'' diye sordu titrek sesiyle. Doktorun yüzündeki ifade hiç iç açıcı değildi maalesef.
''Elimizden geleni yaptık ama maalesef hastayı kaybettik.'' dedi doktor üzüntüsünü dile getirerek. Hayır, hayır. Bu olamazdı. Bunun olmaması gerekiyordu. Taner, yıkılacaktı. Kelimenin tam anlamıyla yıkılacaktı.
Gözlerim hemen Taner'e kaydı. Hiçbir şey demeden öylece duruyordu. Biri dokunsa sabaha kadar ağlayacak gibi bir hali vardı. Hemşireler sedyeyi çıkardıklarında Taner, ona doğru koşup ''Babaanne, hayır. Bana bunu yapmış olmazsın! Sen de benden gidemezsin.'' diye haykırdı.
Hemşireler onu uzaklaştırmaya çalışsalar da bir şey yapamamışlardı. Taner, babaannesinin elini, ellerinin arasına alıp ''Beni bırakmazsın sen. Bırakmayacağını söylemiştin. Benim senden başka kimim var ki? Yalvarırım uyan.'' dedi yürek burkan bir sesle.
Soner, yanına gidip onu omuzlarından tuttu. ''Taner, bırak elini kardeşim. Hemşirelerin onu götüremeleri gerekiyor.'' dedi çaresizlikle.
''Soner... O... O öldü.'' dedi. Bunun gerçekliğiyle yeni yüzleşiyormuş gibiydi. Gözlerimden yaşlar boşalırken hemen yanına gittim. Kollarımı boynuna dolayıp onu kendime iyice çektim.
''Rojin. O öldü. Annemle babamdan sonra onu da kaybettim ben. Kimsem kalmadı.'' dedi titrek bir sesle. Göz yaşlarımın hızı artarken kollarımı daha da sıkılaştırdım. ''Hayır Taner, yalnız değilsin sen. Ben varım. Soner var, Ali var. Sen kimsesiz değilsin. Geçecek. Emin ol ki geçecek.'' dedim onu teselli edercesine.
En sevdiğini kaybeden birini bir insan teselli edebilir miydi ki? 'Geçecek.' denirdi. Ama geçer miydi? Hayır, hiçbir zaman geçmezdi. Sadece insanoğlu alışırdı. Sevdiklerinin yokluklarına, kalp kırıklıklarına, acılarına...
''Hayır, Rojin. Bu asla geçmeyecek. Biliyorum.'' deyip kollarını belime dolayarak benden destek almak istercesine sarıldı. Dakikalarca kollarımın arasına küçük bir çocuk gibi ağladı. Ortaokulda da ailesini kaybettiğinde böyle ağlamıştı. Bu çocuk, çok acı çekmişti.
Acılarını söküp almak istesem de bu imkansızdı. Yapabileceğim tek şey onun yanında durmaktı. Elimden başka bir şey gelmiyordu.
🐚🐚🐚
''Yağmur, şu çayı dağıtır mısın rica etsem?'' diye sordum Yağmur'a. O da hemen beni onaylayıp tepsiyi elimden aldı. O içeride oturan kadınlara çayları dağıtırken ben de bulaşıkları yıkamaya başladım.
Bugün taziyenin üçüncü ve son günündeydik. Bulut ve Yiğit aynı anda mutfağa girdiler. Boş tabakları ve bardakları tezgaha bıraktılar. Yiğit, bana bakıp ''Gerisini ben hallederim Rojin. Sen istersen içeridekilere bir bak.'' dedi nazikçe.
Başımı olumsuz anlamda salladım. ''Ben hallediyorum. Bir şeye ihtiyacınız var mı?'' diye sordum. Yiğit, daha fazla ısrar etmedi. Bulut da bana cevap verdi. ''Şu anlık bir şey gerekmiyor. Ama sen yorulmuş olmalısın. Üç günüdür sürekli koşturuyorsun. Biraz dinlen. Bir şey lazım olursa biz hallederiz.'' dedi ilgili bir tavırla. Beni düşünüyor olması hoş olsa da şu an dinlemem söz konusu bile değidi.
Nergis teyzenin taziyesinin sonuna kadar elimden geleni yapmalıydım. O; çok sevdiğim, çok saygı duyduğum bir büyüğümdü. Onu kaybetmek çok acı vericiydi. ''Önemli değil. Yorulmadım ben.'' dedim nazikçe gülümseyerek.
''Taner nasıl?'' diye sordum. ''Nasıl olsun? Bıraktığın gibi. Çok üzgün. Çok acı çekiyor.'' Bilmez miyim? Bu çocuğu nasıl toparlayacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Günlerdir taziyeevinde olduğumuz için çok büyük bir sorun yaşamamıştık.
Yarın, eve gideceği zaman babaannesinin yokluğunu çok daha fazla hissedecekti. Tek başına yaşadığı için her şey daha da zor olacaktı. Babaannesinin anılarıyla dolu olan o evde yapayalnız kalacaktı. Onu yalnız bırakamazdım. En azından iyi olduğundan emin olana kadar.
''Sizden bir şey isteyebilir miyim?'' diye sordum. Yiğit de Bulut da başlarını hızla olumlu anlamda salladılar.
''Biliyorsunuz ki bugün taziyenin son günü. Yarın Taner evine dönecek. Babaannesinin yokluğu kim bilir ona ne kadar zor gelecek. Eğer sizin için de uygun olursa birkaç gün onun yanında kalmanızı istiyorum. Sadece siz değil tabii ki. Kızlarla da konuşacağım. Kalabalık olması daha iyi olacaktır diye düşünüyorum. Sizce iyi bir fikir mi?''
Kararsızlıkla onlara baktım. Bulut dalgınca bana bakıyordu. Yiğit ise ''Bence iyi bir fikir. Onu yalnız bırakmasak iyi olur. En azından bir süreliğine.'' dediğinde içime su serpilmiş gibi hissettim. Benimle aynı fikirde olması çok güzeldi.
Bulut da dalgın tavrından çıkmadan başını onaylarmış gibi salladı. Ali, mutfağa girip boş fincanları tezgaha koydu. ''Gençlik, bir sonraki cenaze benim olacak galiba. Bu insanlar kesintisiz olarak üst üste çay ve kahve içiyorlar. Bardakları, fincanları doldur, getir, götür derken ölüp gideceğim şuracıkta.'' diye söylendiğinde üç gündür ilk defa neşeli bir gülümseme yerleşti yüzüme.
''Yine kahve götürmem gerekiyor ama galiba.'' dedi dudaklarını sarkıtarak. ''Sen dinlen biraz. Ben götürürüm kahveleri.'' dedi Bulut. Ali, ona minnettarlıkla bakıp ''Çok sağ ol kanka ya.'' dedi ve boş sandalyelerden birini çekerek oturdu.
Kahve çoktan hazır olduğundan onu doldurmak kalmıştı sadece. Fincanları tepsiye dizecekken Bulut beni durdurdu. ''Ben hallederim.'' dedi nazikçe. Ona gülümseyip bulaşıkları halletmeye devam ettim. Bitecek gibi değillerdi. Ama ben şikayetçi değildim. En azından bu şekilde biraz kafa dağıtabiliyordum.
Bulut, fincanları içeri götürmüştü. Ben de bulaşıkları bitirmiştim. Defne, Yağmur ve Adel ellerinde dolu dolu tepsilerle içeri girdiklerinde neye uğradığımı şaşırdım. Bu insanlar neden bu kadar çok şey içiyorlardı?
Kollarımı sıvayıp tekrar tezgahın başına geçecekken Adel, ''Kızım, sabahtan beri bulaşık yıkıyorsun. Ellerin sertleşip yara olacaklar şimdi. Gel sana krem vereyim. Biraz ara ver. Bu bulaşıkları ben hallederim.'' dedi.
Başımı olumsuz anlamda salladığıma başıma bir şaplak indirdi. ''Ne diyorsam o. Bak şansını çok zorluyorsun.'' dediğinde ona şaşkınca baktım. Ne yapmıştım ki sanki?
Yiğit, bize doğru yaklaşıp ''Bulaşıklar bende. Siz gidin.'' dedi itiraz istemeyen bir şekilde. Yağmur da ''Ben de çayları tazeleyeyim bari. Bakın bu hizmetleri kırk yılda bir zor görürsünüz. Öyle Yağmur'un ellerini bu işlere bulaştırdığı nadir anlardan biri bu. Kıymetimi bilin.'' dedi kibirli bir ifade takınmaya çalışarak. Ama becerememişti. Çünkü şu an gözümde çok sevimli görünüyordu.
Yağmur ve Ali ellerinden geldiğince ortamı yumuşatmaya çalışıyorlardı sürekli. Onların da üzgün olduklarını biliyordum. Buna rağmen ellerinden geldiğince üzüntülerini gizleyip ortama biraz da olsa neşe katmaya çalışıyorlardı. Ki bence böyle durumlarda bu tarz insanların olması insana çok iyi gelirdi. Bir anlığına bile olsa acını unutturabiliyorlardı.
Adel'le dışarı çıktığımızda balkonun yakınındaki askılıktan çantasını aldı. İçinden bir nemlendirici krem çıkarıp bana uzattı. Kremi elime güzelce sürdükten sonra ona teşekkür ettim. ''Adel, sana bir konuda danışmak istiyorum.'' dediğimde yüzünde meraklı bir ifade oluştu.
''Buyur.'' Onayıyla birlikte az önce konuştuğumuz fikri anlatmaya başladım. ''Hani bugün taziyenin son günü ya? Yarın herkes evine gidecek. Taner'in yalnız kalmasını istemiyorum. Bulut ve Yiğit'e bunu söyledim. Sırasıyla ya da hep birlikte onun yanında kalalım dedim. Sence de iyi olmaz mı? Yani ondan pek hoşlanmadığını biliyorum ama-'' İşaret parmağını dudağına götürerek sözümü kesti.
''Bu durumda hoşlanıp hoşlanmamak söz konusu mu sence? Ondan hoşlanmasam bile onun bir önemi yok. Kalırız tabii yanında. İyi düşünmüşsün. Ama ya bu tarz durumlarda yalnız kalmayı tercih ediyorsa?'' Dediği şeyi çok düşünmeme gerek yoktu. Çünkü Taner'i az çok tanıyordum.
Başımı iki yana salladım. ''Hayır, yalnız kalmayı sevmez. Sadece bu durumda değil. Genel olarak yalnız kalmayı sevmez. Haliyle şu anda kalabalığa daha fazla ihtiyaç duyacaktır. Ortaokuldayken, anne ve babasını kaybettiğinde bir buçuk ay kadar bütün günlerimi onunla harcamıştım. Bir kez olsun beni uzaklaştırmaya çalışmamıştı.''
Adel'in yüzü hafifçe düşerken ''Anne ve babasını kaybettiğini bilmiyordum.'' dedi durgun bir sesle. Taner, bu tarz olaylardan bahsetmeyi sevmediği için çok yakın olduğu kişiler dışında kimseye anlatmazdı.
Başka bir şey konuşma şansımız olmadan Soner yanımıza geldi. Adel'e bakıp ''Gül seni çağırıyor. Arabasının yanına gitmeliymişsin.'' dedi düz bir sesle. Nergis teyzenin ölümü Soner'i fazla etkilemişti. Taner'le çok yakın olduğu için sık sık Nergis teyzeyle buluştuklarını biliyordum. Ona çok bağlı olmalıydı.
Adel, onu onaylayıp yanımızdan ayrıldı. Soner, içli bir nefes çekip ''Bir şey lazım mı?'' diye sordu. Başımı olumsuz anlamda salladım. ''Sen daha iyi misin?'' Sorumla birlikte bir iç daha çekti.
''Yani ne kadar iyi olabilirsem o kadar iyiyim. Taner'i düşününce benim acım onunkinin yanında hiç kalıyor. Nasıl toparlayacağımı bilmiyorum.'' Soner'le aynı düşüncelere sahiptik. O da ben de Taner için ne yapabileceğimizi bilmiyorduk.
''Biz diyoruz ki birkaç günllüğüne onun yanında kalalım. Ev ona iyi gelmeyecektir. Yanında olmamız daha iyi olmaz mı?'' Soner, başını olumlu anlamada salladı. ''Ben de zaten onu yalnız bırakmayacaktım. İyi düşünmüşsünüz siz de. Yanına gideyim şimdi. Bir şeye ihtiyacınız olursa seslenin bana.''
Onu onayladım. Yanımdan ayrıldığında doğruca balkona çıktım. Hava aşırı sıcak olduğu için bu pek iyi bir fikir değildi. Ama orada kenarda sigara içen Taner'i görünce kaşlarım çatıldı. İçeride olması gerekmiyor muydu? Ne ara çıkmıştı? Ve sigara da ne demek oluyordu?
''Taner,'' diye seslendim ona doğru yürürken. Sırtını duvara yaslamış, dudaklarının arasında kalan sigarayla bana öylece bakıyordu. ''sen ne zamandır sigara içiyorsun? Hani bırakmıştın?''
Taner, sekizinci sınıfta sigara kullanmaya başlamıştı. O zamanlar bu konuyla ilgili onunla çok tartışmıştık. Sürekli ona sigranın ne kadar zararlı olduğundan vesaire söz ediyordum. Başta bırakmak istemese de en sonunda ısrarlarıma dayanamayıp lisenin başında bırakmayı başarabilmişti. Şu an tekrar başladığını görmek canımı çok sıkmıştı. Bir insan acılarını bedenine zarar vererek unutamazdı.
''Şimdi başladım.'' dedi düz bir sesle. ''Taner...'' Bir şey dememe izin vermeden sigarasını söndürdü. ''İlk ve sondu.'' dediğinde ona inanmak istedim. Kendine zarar vermesi hiç hoşuma gitmiyordu. Konuyu fazla uzatmayıp onu başımla onayladım. Bir daha o illete bulaşmasını asla istemiyordum.
''Ben içeri geçeyim. Sen de geç. Hava çok sıcak.'' Bu durumda bile beni düşünmeyi ihmal etmiyor olması onun ne kadar iyi bir dost olduğunu gösteriyordu. Ona gülümseyip ''Gel beraber geçelim.'' dedim. Lafımı ikiletmeden yanıma geldi.
Koluna girerek ona destek vermek istedim. Yalnız olmadığını hissetsin istedim. İçeri geçtiğimizde Soner'le karşı karşıya geldik. Taner'e sitemli bir şekilde baktı. ''Oğlum, neredesin sen ya? Her yerde seni aradım.'' dedi telaşlı bir sesle.
''Biraz balkona çıkmıştım hava almaya.'' Soner, bu durumda bir şey demezken ikisi de yanımdan ayrıldı. Ben de kadınların bulunduğu kısma geçerek bizim kızları aradım. Onları görünce baş örtümü düzletip yanlarına gittim.
Defne ve Ecrin yine ağlıyorlardı. Bu iki kız gerçekten çok değişiklerdi. Nergis teyzeyi tanımamalarına rağmen tüm taziyeevinde bulunan insanlardan en çok ağlayanlar onlardı. ''Kızlar, yine mi ağlıyorsunuz?'' diye sordum sitem edercesine.
''Ama ben böyle durumlara hiç dayanamam ki. Hemen ağlıyorum istemsiz olarak.'' dedi Defne. Ecrin de onu başıyla onayladığında bıkkın bir nefes verip yanlarına oturdum.
Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladı. Nasıl geçtiğini anlamadan gün bitmişti. Şimdi herkes dışarıda, gidecekleri yerleri ayarlıyorlardı.
Soner, biz bakıp ''Ben, Taner'le gidiyorum. Başka kim gelecek?'' diye sordu. Bulut, ''Ben geleceğim.'' deyince ona minnetle gülümsedim. ''Ben eve bir uğrayıp duş falan alacağım. Ardından geleceğim.'' dediğimde Yiğit de ''Ben de aynı şekilde.'' dedi.
Cengiz abi yanımıza gelip ''Sizi bırakabilirim isterseniz gençler. Yağmur ve Ecrin'i de bırakacağım.'' dedi. İtiraz etmemizi gerektiren bir durum yoktu nasıl olsa. Biz de hemen kabul ettik.
Defne, annesi ve Alena'yla gidecekti eve. En yakın zamanda da yanımıza gelmeye çalışacaktı. Adel, Soner'e bakarak ''Ben de sizinle geliyorum.'' dedi. Gül de eve uğradıktan sonra geleceğini söyledi.
Hepimiz gideceğimiz arabalara yerleştikten sonra yola çıktık. Yağmur, Cengiz abinin hemen yanında oturuyordu. Başını bana doğru çevirip ''Kaç kişi olacaksınız Taner'in evinde?'' diye sordu.
Hızlı bir hesaplama yapmaya çalışsam da başaramadım. İsimleri dile getirerek parmaklarımla saymaya başladım. ''Ben, Taner, Yiğit, Soner, Bulut, Ali, Defne, Adel, Gül... Dokuz kişi sanırım.'' dediğimde beni başıyla onayladı.
''O zaman biz yatıya kalıp kalabalık yapmayalım hiç. Geliriz ama ziyaretine.'' dedi. Onu onayladım. ''İstediğiniz zaman gelebilirsiniz.'' dedim kendi evime davet ediyormuşum gibi.
Cengiz abi bizi binanın kapısına bıraktığında ona teşekkür edip arabadan indik. Ben de Yiğit de sessizce binaya girip basamakları tırmandık. Evimin önüne geldiğimde ona bakıp ''Rabia teyzeye selam söyle.'' dedim. ''Söylerim. İşin bitince haber ver. Seni almaya geleyim. Beraber gideriz.'' dediğinde ''Tamamdır.'' deyip ona gülümsedim.
İçeri girdiğimde annemle babamın evde olduklarını gördüm. Taziyenin ilk iki günü gelmişlerdi. Babamın iş seyahati yakın olduğu için hazırlık yapması gerekiyordu. Bavulların çoktan hazır olduklarını gördüğümde onlara şaşkınlıkla baktım. ''Neden bu kadar hızlı? Gitmene daha yok mu babiş?'' diye sordum.
''Kızım, insan önce bir selam verir.'' dediğinde ''Bavulları görünce akıl mı kaldı?'' diyerek dudak büktüm. ''Minik kuşum benim.'' deyip yanıma gelerek bana sarıldı. ''Seyahati öne çekmek zorunda kaldım. Acil toplantılar çıktı. Teslimat işleri hızlandı. Çin'e gidiyorum.'' Söylediği şeyler gözlerimin dolmasını sağladı.
Zaten fazlasıyla zor dönemlerden geçerken babam da gideceğini söylüyordu. ''Ne zaman döneceksin peki?'' diye sordum titrek bir sesle.
''Bu seferki biraz uzun sürecek gibi.'' Kaşlarımı çattım. ''Ne kadar uzun mesela?''
''Altı ay kadar.''
Altı ay... Babamsız geçecek olan altı ay... Onu çok özleyecektim. Şu an yanımda olmasına ihtiyacım vardı. Onun desteğini hissetmeye ihtiyacım vardı. Ama gitmesi gerekiyordu. Üniversiteye girecektim ama yanımda olmayacaktı. Yakında doğum günüm geliyordu. Yine yanımda olmayacaktı. Onun yokluğuna her ne kadar 'Alıştım.' desem de alışamamıştım. Onu özlüyordum. Hep özleyecektim. Yokluğu, her zaman bir eksikliğim olacaktı. Her zaman onu arayacaktım.
Gözlerimin dolduğunu görmemeleri için odadan çıkıp hızlı adımlarla banyoya gittim. Üzerimdekileri tek seferde çıkarıp kendimi duş kabininin içine attım.
Soğuk suyun altına girip dakikalarca öylece durdum. Göz yaşlarım suya karışmıştı. Bu kadar duygusal olmamın sebebi tam olarak neydi? Babamın sık sık yurtdışına gidip uzun zaman boyunca dönmediğini biliyordum elbette. Şu an neden bu kadar duygusala bağlamıştım?
Biraz kendime gelince saçlarımı şampuanladım. Acele etmeden yavaş yavaş hallettim işimi. Ardından kabinden çıkıp üzerime bornozumu geçirdim.
Dışarı çıktığımda annemle babamın salonda oturduklarını gördüm. Onların yanına uğramadan doğruca odama geçtim. Üzerime rahat bir tişört ve altına geniş bir kot geçirdikten sonra salona geçtim.
Babam bana üzgün bakışlar gönderip ''Kızım, ne oldu?'' diye sordu. Bir şey olmamıştı. Bu durum ne onların ne de benim suçumdu. Sadece anlık gelen duygusallık moduydu. ''Bir şey olmadı baba.''
''Ben kızımı tanımıyor muyum? Bir şey olmuş işte. Ne oldu?'' diyerek üsteledi. Bıkkın bir nefes verip ''Ne bileyim? Her şey biraz fazla üst üste gelmiş gibi oldu. Daha birkaç gün önce Nergis teyzeyi kaybettik. Cenaze, taziye derken bir de sen gideceğini söyledin. Hem de uzun bir süre dönmeyeceksin. Üzüldüm haliyle.'' dedim üzgün bir sesle.
Yerinden kalkıp yanıma oturdu. Başımı göğsüne yaslayıp ıslak saçlarıma öpücükler kondurdu. ''Yine geleceğim minik kuşum. Üzülme lütfen.'' dediğinde içim biraz da olsa rahatlamıştı. Ama göz yaşlarım benden bağımsız dökülmeye başlamışlardı.
''Ne zaman gidiyorsun?'' diye sordum titrek sesimle. Yüzümü avuçlarının arasına alıp göz yaşlarımı sildi. ''Tam bir sulugöz olmuşsun ha! Bugün akşam sekiz gibi gidiyorum.'' dedi. Bu kadar hızlı mı?
''Aslında ben Tanerlere gidecektim. Yalnız kalmasını istemediğimiz için arkadaşlarla yanında kalacaktık. Ama madem sen gidiyorsun akşama erteleyeyim.'' dedim. Babam ''Sorun olmaz.'' dese de onu dinlemedim ve Yiğit'e mesaj attım.
Rojin: Selam Yiğit.
Babam bugün yurtdışına çıkacakmış. Yani onunla havaalanına kadar gideceğim. Tanerlere akşam gidebilirim. Sen önden gitmek istersen seni bekletmeyeyim hiç.
Yiğit: Babanla vedalaşmak isterim. Eğer sorun olmazsa sizinle gelebilirim. Sonra beraber Tanerlere gideriz.
Rojin: Tabii ki sorun olmaz. İstediğin zaman bize gelebilirsin. Akşam da dediğin gibi beraber gideriz babamı havaalanına bırakmaya.
Yiğit: Tamamdır.
Adel'e de mesaj atıp gecikeceğimi söyledim. Telefonu kapatıp babama döndüm. ''Yiğit de bizimle gelecekmiş havaalanına. Seninle vedalaşmak istiyormuş. Sonra da beraber gideceğiz Taner'in evine.'' dediğimde babam, gözlerini kıstı.
''Gelsin tabii de... Sen sanki onunla fazla mı yakın olmuşsun?''
Dudaklarımı büktüm. ''Tabii ki de yakınız. Arkadaşız sonuçta.'' dedim. O da pek inanmamış bir ifade takındığında hafifçe omzunu dürtükledim. Gülmeye başladığında ben de güldüm.
Bugünümü babamla geçirecektim. Ayrılık vakti geldiğinde çok üzülecektim. Ama şimdilik âna odaklanmayı tercih ettim. Sonuçta uzun süre boyunca babamı göremeyecektim. Onunla geçirdiğim her saniye bir ayrı değerliydi.
***
Bölüm sonuuu
Umarım beğenmişsinizdirrr. Taner'in yaşadıkları pek kolay değildi. Duyguyu aktarabilmiş olmayı umuyorum.
Sizi seviyorummm >

