Selammm!
Nasılsınızzz
Yeni bir bölümle karşınızdayımmm
Keyifli okumalarr 🧡
***
Mutfaktaki işlerimi hallettikten sonra pişirdiğim köri soslu tavuğun altını biraz kısarak tamamen pişmesini bekledim. Mis gibi kokuyordu.
Uzun zamandır Adel'le konuşmadığımı farkedip ona mesaj attım.
Rojin: Naber Adelciğim?
Adel: İyi, senden?
Rojin: Benden de iyi.
Özledim seni. Epeydir konuşmuyoruz.
Adel: Yarın işim yok. Yanına gelirim.
Rojin: İş yerine mi?
Adel: Farketmez. Akşama sizin evde de buluşabiliriz.
Tam kabul edecektim ki vazgeçtim. Akşamları çok yoğun olacaktım. Bugün eve altı buçuk gibi gelmiştim. Ama işlerim sekize kadar bitmemişti. Biraz sonra da Bulut'un yanına gidecektim. Yani akşam buluşmak olmazdı.
Rojin: Sen kızları topla ve benim iş yerime gel en iyisi. Sonra ne yapacağımıza bakarız. Sana anlatacağım çok şey oldu, biliyor musun? Bir gece yatıya gel.
Adel: Tamam. Yarın iş yerine geliriz. Akşama senin eve geçeriz.
Yani her türlü bu işin sonu bizim evde bitecekti. En iyisi bugün Bulut'a yarın gelemeyeceğimi söylemem olacaktı. Adel'i onaylayıp telefonu kapattım. Şimdi Bulut'uma gitme vakti!
Tepsiyi hazırladıktan sonra evden çıktım. Bulut'un kapısını tıklatmamla açılması bir oldu. Sanki gelmem için dakikaları sayıyormuş izlenimi vermişti.
Beni çok hoş bir gülümsemeyle karşıladı. Ben de ona, en az onunki kadar sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdim. ''Hoş geldin.'' dediğinde ''Hoş buldum.'' dedim neşeli bir sesle.
Beni içeri buyur ettiğinde uzatmadan içeri girdim. Yani fırsat ayağıma gelmiş. Tepecek değildim. Her fırsatı değerlendirmek gerekiyordu sonuçta.
Sofrayı kurduktan sonra yine birlikte yemeği yemeye başladık. Sanki onunlayken yemeğin tadı ayrı bir güzel oluyordu.
''İlk iş günün nasıl geçti?'' diye sorduğunda lokmamı yutup ona cevap verdim. ''Güzeldi. Ama epey yorucuydu. Saatlerce ayakta durmak zorunda kaldım. O kadar maaşı boşa vermiyorlar yani.'' Sitem edercesine söylediğim sözler karşısında kaşlarını çattı.
''O kadar yorulduktan sonra bir de benim için yemek mi yaptın?'' Kaşlarını çatmasının sebebi anlaşılınca gülümsedim. Söz konusu senken yorgunluğun hiçbir etkisi kalmıyor ki elmas gözlüm. Senin için kırk sekiz saat ayakta durduktan sonra bile yemek pişirebilirdim. İnan bana bundan asla bıkmazdım da.
Ama ona bu tarz cevaplar veremezdim. Bu yüzden ''Her türlü yemek yapacaktım ki. Aç kalamam sonuçta. Kendime hazırlarken sana da hazırlamış bulundum işte.'' diyerek kısa ve mantıklı bir açıklama yaptım.
''Olsun. Bir daha zahmete girmeni istemiyorum Rojin. Lütfen lafımı dinle. Ayağım sadece burkuldu. O kadar da kötü bir durumda değil. Bir iki güne bastonsuz yürüyebilirim bile. Bu yüzden her sabah ve her akşam bana yemek getirme zahmetine girme. Ben yarın birkaç meyve sebze alırım. Hazır yemek de yemem. Merak etme. Anlaştık mı?'' Son derece kibar bir şekilde söylediği şeylerden sonra inat etmemin bir anlamı yoktu.
Sonuçta her sabah ve akşam evinde misafir ağırlamak istemiyor olabilirdi. Bense sürekli davetsiz misafir gibi evine geliyordum. Bu şekilde düşünmüyor olsa bile düşününce mantıklı gelmedi bana da. Eninde sonunda o da bir yetişkindi. Kendi başının çaresine bakabilirdi. Ben onun halini hatrını sorsam yeterdi. Benim yüzümden sakatlanmış olsa da...
Kibar bir tavırla konuşmuş olsa bile beni istemiyor olma düşüncesi istemsizce beni üzmüştü. Onu anlıyordum. Beni yormak istemiyordu. İşten sonra bir de onun için uğraşmamı istemiyordu. Ama ya sadece bunlar değilse? Ya beni de istemiyorsa?
Bir anda yüzüm düşse de belli etmemeye çalışarak ''Nasıl istersen...'' dedim. Ardından ayaklandım. ''Şey... Ben evde bir şey unuttum da... Hemen bakmam gerekiyor. Sonra görüşürüz. Olur mu? Sen yemeğini bitir.'' dediğimde o da benimle birikte ayaklandı.
''Geri gelecek misin?'' diye sordu. Sesinde bunu istediğini sezebiliyordum. Ama aklıma üşüşen düşüncelerden dolayı emin olamıyordum. Onun için tam olarak neydim? O da beni onu sevdiğim gibi seviyor muydu? Yoksa sadece arkadaş olarak mı görüyordu? Beni yanında istiyor muydu, istemiyor muydu?
Bu kadar düşünce beni zorlamaya başlarken ''Sanmıyorum. Biraz önemli bir şey. Annem de eve gelir birazdan.'' deyip arkamı döndüm. Gereksiz trip atıyormuşum gibi hissediyordum. Ama bana gelmişlerdi bir kere.
''Anladım.'' Sesi üzgünmüş gibi çıkıyordu. Ama moralimin düştüğünü farketmiş olacak ki ''Rojin, söylediklerimi yanlış anlamadın, değil mi?'' diye sordu. Ben konuşmadan beni anlamıştı. Sorunun ne olduğunu sezmişti. Bu tuhaf hissetmeme sebep olmuştu dürüst olmak gerekirse. Birinin seni, sen konuşmadan anlaması çok özeldi.
Başımı 'Hayır.' anlamında salladım. Bana yaklaşıp kolumdan tuttu. Beni kendine doğru çevierek göz göze gelmemizi sağladı.
Mavi gözleri beni yine içlerinde kaybolmaya davet etmeye başlamışlardı. Bu durum, tüm düşüncelerimin beynimi terketmelerini sağlamıştı. ''Ama söylediklerimden sonra moralin bozuldu. Yanlış anlamanı istemem. Burada olman beni çok mutlu ediyor. Hep burada kalmak istesen inan bana canıma minnet olur. Ben sadece benim yüzümden kendini yormanı istemiyorum. İstediğin zaman yanıma gel. Senin varlığın bana huzur getiriyor zaten. Ama kendini yormadan gel. Bir şey yapmadan... Sadece sen gel. İhtiyacım olan tek şey sensin. Başka bir şey değil.'' Söylediklerini ancak birkaç dakika sonra kavrayabilmiştim.
O bana ihtiyacı olduğunu söyledi. Öyle değil mi? Beynimin kurduğu oyunların eseri değildi bu durum, değil mi? Söylediklerinden emin olmak istercesine gözlerinin en içine bakmaya devam ettim. Henüz kolumda olan elini çekerek gözlerini kaçırdı.
Söylememesi gereken bir şey söylemiş gibi mahcup olmuştu. Bunu çok net görebilmiştim. Bu hali o kadar tatlıydı ki... ''Şey... Yani demek istediğim...'' Kendini açıklamaya başlamıştı ki onu susturdum.
''Açıklama yapmana gerek yok Bulut. Ben anlıyorum seni.'' dedim gülümseyerek. Onu anlamıştım. Ne demek istediğini kavramıştım. Bazı sonuçlara varmam için henüz erken olsa da en azından ondan uzaklaşmamı istemediğini anlamıştım. Ki bu şu an için fazlasıyla yeterliydi.
O da bana gülümseyip ''Yemeğine devam edecek misin o zaman?'' diye sordu. Dudaklarımı sarkıtıp ''Doydum ama.'' dedim çaresiz bir sesle. Gözlerini tabağıma çevirdi.
''Tabağını bile bitirmemişsin. Nasıl doymuş olabilirsin ki?'' Tabağım henüz bitmemiş olsa da gerçekten doymuştum. ''Bazen çabuk doyabiliyorum ben. Sen yemeğine devam et lütfen.'' dediğimde bundan pek memnun kalmamış gibi bir ifade takındı.
''Bari ben yerken bana eşlik etsen... Olmaz mı?'' Fazlasıyla tatlı bir şekilde yönelttiği isteğe nasıl 'Hayır.' diyebilirdim ki? Gülümseyip ''Olur.'' dedim.
Bu cevabım onu çok mutlu etmiş gibi yüzüne harika bir gülümseme yerleştirdi. Tekrar masadaki yerlerimizi aldık. O yemeğini yerken ben de onu çaktırmadan izliyordum. Yani umarım çaktırmıyorumdur.
''Nasıl bir çocuktun Rojin?'' Beklemediğim yerden sormuştu. Birden bu tarz bir soru sormasına anlam veremesem de cevap verdim. ''Yaramazdım epey. Ama aynı zamanda çok akıllıydım. İkisi birbirine çok zıt şeyler farkındayım. Ama yerine göre işte. Aile içinde de okulda da çok sevilirdim. Hâlâ iletişim içinde olduğum öğretmenlerim var mesela.''
Bana derin bakışlar atıp ''Sevilmeyecek biri değilsin zaten.'' dedi. Bu sözleri bir anlığına kalbimin durmasını, nefesimin kesilmesini sağladı. Bu demek oluyordu ki o da beni seviyordu. Garip bakışlarıma rağmen bir açıklama yapma girişiminde bulunmadı. Bu düşündüğüm şeyin doğruluğunu kanıtlıyordu.
Donup kaldığımı farkettiğinde ''Devam etsene... Anılarını dinlemek istiyorum. Anlatmak istersen tabii.'' dedi. Bu, kendimi toparlamamı sağlarken aklıma anlatabileceğim anıları getirmeye çalıştım.
''Bir gün, birinci sınıfa giderken annemle sohbet ediyorduk akşam. Ben de tamamen hayal ürünü olan birtakım olayları ona anlatmaya başladım. Ona demiştim ki: Bugün şarkı açtılar. Öğretmen ve arkadaşlarla halay çektik. Ama öyle bir şey yoktu tabii ki.'' deyip kıkırdadım. Cidden felaket bir anıydı.
Gözlerimi Bulut'a çevirdiğimde beni pür dikkat dinlediğini gördüm. Sanki dünyanın en önemli meselesini dinliyormuşçasına odaklanmıştı. Bu dikkatini dağıtmadan konuşmaya devam ettim. ''İşte nasıl olduysa annem bir açığımı yakaladı ve yalan söylediğimi anladı. O gece bana küstü. Yalan söyleyen çocukları sevmediğini söyledi. Ondan saatlerce özür dileyip bir daha asla yalan söylemeyeceğime dair söz verdim.''
Bulut kaşlarını merakla çattı. ''Yani bu yalan bile sayılmaz aslında ama... Sen o olaydan sonra bir daha hiç yalan söyledin mi?'' diye sordu. Evet, yalan sayılmazdı. Çocukken paylaştığım hayal ürünümdü sadece. Bulut'un sorusunu anlamıştım. Ona göre de cevap verdim.
''Söyledim. O olaydan birkaç gün sonra okulda, resim dersindeydik. Ben pastel boyalardan nefret ederdim. Bu yüzden tahta boyalarla boyuyordum resmimi. Öğretmenim yanıma gelip pastel boyamı neden kullanmadığımı sordu. Ben de evde unuttuğumu söyledim. Oysa çantamdaydı. Ders bittikten sonra vicdan azabından dolayı öyle bir ağladım ki... Arkadaşlarım etrafımı sarıp 'Ne oldu? Neden ağlıyorsun?' diye sorup durmuşlardı.'' Kendi sözümü kesip kıkırdamaya başladım. O an gözlerimin önünde canlanmıştı yine. Bulut da kıkırtıma eşlik etmişti.
''İşte sonra vicdanımı rahatlatmak için öğretmenimi aramaya başladım tüm okulda. Tabii salya sümük ağlamaya da devam ediyordum bir yandan. Herkes bana tuhaf bakışlar atsa da umursamadım ve öğretmeni bulmayı başardım. Yanına gidip 'Ben size yalan söyledim. Pastel boyalarım yanımdalardı. Sevmiyorum diye kullanmadım. Özür dilerim. Beni affedin.' diyerek suçumu (!) itiraf ettim. Öğretmen de beni sakinleştirmek için dakikalarca uğraştı. Sorun olmadığını söyledi. Bu da değişik bir anımdı işte.'' deyip sözlerimi bitirdiğimde Bulut, kahkaha atmaya başladı.
Gülerdi tabii. Böyle bir saçmalığa kim gülmez? Ben de ona eşlik ederek gülmeye başladım. Bir süre sonra gülüşünün etkisinden kalan gülümsemesiyle bana bakıp ''Çok tatlısın.'' dedi. Bana? Çok tatlısın? Dedi? Tatlı olduğumu mu düşünüyordu gerçekten?
Yok, o benim kalpten gitmemi istiyordu sadece. Ani iltifatlarına alışmam çok zor olacaktı belli ki. Yanaklarımın ısınmaya başladığını hissetmiştim. Gözlerim tabağına kayınca yemeği çoktan bitirdiğini gördüm. Ayağa kalkıp ''Ben şu bulaşıkları dizeyim makineye.'' dedim elime tabakları alırken.
Gözlerim, Bulut'a kayınca yüzünde tatlı ama yaramaz bir gülümsemeyle karşılaştım. Bu demek oluyordu ki bana ne yaptığının son derece farkındaydı.
Tabakaları tezgaha götürürken o da bana yardım edip sofrada geri kalan şeyleri getirdi. ''Ben durulayayım, sen diz. Olur mu?'' diye sorduğunda ''Ama ayağın?'' dedim endişe içinde.
''İyiyim. Merak etme. Artık acımıyor bile.'' dediğinde daha fazla ısrar etmedim ve beraber bulaşıkları halletmeye başladık. İşimiz bitince ''Ben gideyim artık. Hem geç oldu.'' dedim.
''Yarın akşam yine gel. Tüm anılarını dinlemek istiyorum.'' dediğinde gülümsedim. Beni merak ediyordu. Geçmişimi, çocukluğumu... Bu benim için öyle değerli bir şeydi ki... Tam kabul edecektim ki aklıma yarın akşam Adel'le olacağım geldi.
Dudaklarımı sarkıtarak ''Yarın arkadaşım yanıma gelecek. Bu yüzden buluşmamız mümkün olmayacak maalesef.'' dedim üzgün bir sesle.
Bulut, 'Sorun yok' dercesine gülümsedi. ''O zaman ondan sonraki akşam?'' Yani illa ki gel diyordu. Alt dudağıma dişlerimi geçirip gözlerimi kaçırdım. ''Olur.'' dedim.
Aramızda başka bir muhabbet geçmeden evden çıktım. ''İyi geceler o zaman.'' dediğimde bana tüm gecemi güzelleştirecek bir şey söyledi. ''Gecen senin kadar güzel olsun.'' Allah'ım! Kalbim artık yok! O öldü, öldü. Bu vicdansızın oğlu onu hiç acımadan öldürdü.
Yanaklarımın yanma kat sayısı artarken evime yönelip kapıyı açtım. O, hâlâ kapısını kapatmamıştı. Ayakkabılarımı içeri alıp ''Kapını kapatsana.'' dedim utangaçlığımı ele veren sesimle. ''Önce sen kapat.'' dediğinde ne yapacağımı şaşırdım. Eğer ben kapatırsam yüzüne kapatmış gibi olacaktım. Bu hoş olmazdı.
''Yok önce sen kapat.'' dediğimde kıkırdayıp başını iki yana salladı. ''Önce sen...'' dediğinde aklımı kullanmayı başarıp güzel bir öneri sundum. ''Aynı anda kapatalım.'' Beni onayladı. Yavaş yavaş kapılarımızı örterken bir an olsun gözlerimizi birbirimizden ayırmıyorduk.
Kapı tamamen kapandığında dudaklarımı birbirlerine bastırıp sırıtmaya başladım. Allah'ım! Ben galiba bu çocuğa çok fena yakmıştım abayı. Ne yapacaktım şimdi? Elimi, deli gibi atan kalbime bastırıp odama gittim. Kendimi yatağa atarak deli gibi sırıtmaya devam ettim.
Bir süre sonra yorgunluğum bastırmıştı. Hızlıca üstümü değiştirip yatağıma döndüm. Uyku vakti gelmişti.
🐚🐚🐚
Ertesi gün benzer rutinlerden geçerek iş yerine vardım. Elbette ki Yiğit de benimleydi. Akşama kadar hçbir sıkıntı yaşamadan yorucu bir iş günü geçirdi. Saat beşe geldiğinde Yağmur'un restorana girdiğini gördüm. Onu görmemle yüzümde kocaman bir sırıtış oluştu.
Benimle göz göze geldiğinde o da belli belirsiz gülümsedi. Ardından etrafı inceleye inceleye yanıma geldi. Üzerinde ufak bir tedirginlik sezdim. Tabii ki de bu durumu hemen şefe bağladım. Cengiz abi sana telepatik güçlerimle mesaj yolluyordum şu an. Yağmur'um uçup gitmeden önce saklandığın yerden çık ve onu gör Cengiz abi.
''Selam! Hoş geldin.'' dedim en neşeli sesimle. Yağmur da dudağının kenarını kıvırıp ''Hoş buldum bacım. Bakıyorum da neşen yerinde. Çok zorlamıyor galiba seni iş.'' dedi.
Dudaklarımı sarkıtıp, ''Çok yoruyor aslında. Ama seni görünce tüm yorgunluğum uçup gitti bebeğim.'' dedim göz kırparak. Yağmur, yüzünü buruşturdu. ''O lanet sözcükleri kullanma. Tetikleniyorum bak.'' dediğinde kıkırdadım.
Adel'le benziyorlardı. Sadece birkaç kez karşılaşsalar da iyi anlaşıyorlardı zaten. Sadece Yağmur daha... Nasıl desem? Keko? Mahalle ağası? Ağır abi? Her neyse sizde nasıl bir izlenim uyandırdıysa o. Ama bu durum tatlılığından bir şey azaltmıyordu.
''Birazdan Gül, Defne ve Adel de gelirler. Mesaimin bitmesine az kaldı. Geç otur bir yere.'' dediğimde Yağmur, beni onaylayıp boş masalardan birine geçti. Ben de Cengiz abi telepatik mesajlarımı alsın diye dua etmeye başladım.
Kapı açıldığında bakışlarımı kapıya çevirdim ve Adelleri gördüm. Onlar da gelmişlerdi. Gül, kafeyi şöyle bir süzerken Defne ve Adel doğruca bana bakıyorlardı. Yanıma geldiklerinde ''Hoş geldiniz!'' dedim yine neşeli bir sesle.
''Hoş bulduk!'' dedi Defne hepsinin yerine. ''İş nasıl gidiyor?'' diye sordu Adel. ''Gayet iyi. Şimdilik hiçbir sıkıntı yok. Yağmur orada oturuyor. Siz yanına gidin isterseniz. Mesaim bitince geleceğim ben de yanınıza hemen.'' Dediğimle birlikte hiç beklemeden işaret ettiğim, Yağmur'un oturduğu masaya yöneldiler.
Birkaç müşterinin daha ödemesini aldıktan sonra mesaim bitmişti ve Cengiz abi hâlâ ortalıkta görünmüyordu. Şanssız adam! Göz göre göre fırsatını kaçırıyordu şu an.
Omzumda bir el hissettiğimde arkamı dönüp gelen kişiye baktım. Uğur'du. Yine yüzünde o hiç hazetmediğim gülümseme vardı. ''Ben geldim güzellik. Özledin mi beni?'' Bu nasıl bir hadsizlik? Aramızda iki kelimeden başka bir şey geçmemişti. Ne bu samimiyet?
Ona dik dik bakmakla yetinip kasadan çıktım. Arkamı dönüp yürümeye başlasam da rahatsız edici bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum. Doğrudan soyunma odasına geçtim. Birkaç kız, üstlerini değiştirmiş çıkıyorlardı. Odada tek kalınca dolabı açarak çantamı aldım.
İçimde bir huzursuzluk vardı. Onu gözardı etmeye çalışarak odadan çıkacaktım ki kapı açıldı. Uğur'u görünce kaşlarım çatıldı. Burada ne arıyordu şimdi bu? Burası kızların soyunma odasıydı.
Yüzünde o eksik olmayan pis sırıtışlarından biriyle kapıyı kapatıp ona yaslandı. Ters bakışlarımı ona gönderdim.
''Ne yaptığını sanıyorsun? Burası kızların soyunma odası.'' dedim sesimi yükselterek. ''Evet ama şu an burada sadece sen ve ben varız. Sana söylemek istediğim bir şey var.'' dediğinde gözlerimi devirip bıkkın bir şekilde iç çektim.
''Dinlemek istemiyorum.'' dediğimde kıkırdadı. Ne kadar da rahatsız edici bir sesti öyle. ''Ben yine de söyleyeceğim. Senden çok hoşlandım Rojin. Çok güzelsin. Senden etkilendim.'' Söyledikleri şeylerle yüzümü buruşturdum.
''Ama ben senden hiç hoşlanmadım. Şimdi izninle odadan çıkıyorum.'' Kapının hemen önüne durduğu için ona yaklaşmak zorunda kaldım. Elimi kapının koluna yaklaştırmıştım ki kolumu tutup beni duvara doğru itti. ''İzin vermiyorum. İzin ver en azından bir kere öpeyim seni. İçimde kalacak yoksa.'' dediğinde yüzüne bir tokat yapıştırdım.
Ne cüretle benimle böyle konuşabilirdi? Tokadım onu sinirlendirdi. Kolumu daha çok sıkmaya başladığında canım acımaya başlamıştı. ''Bırak beni!'' diye bağırdığımda kapı aniden açıldı. Yağmur'u görünce rahatladım desem yalan olurdu.
Birazdan çocuğun cenazsesi kalkacaktı. ''Ulan sen benim arkadaşıma nasıl dokunursun!?'' diye bağırıp, çocuğun kolumu tutan elini tutup arkaya doğru kıvırdı. Çocuk acı bir şekilde inlediğinde Yağmur'un omzuna dokundum.
''Yağmur, sakin ol. Bırak onu. Hadi!'' desem de beni duymuyormuş gibiydi. ''Kırayım mı lan kolunu?'' diye sordu bağırmaya devam ederken. O sırada birkaç kişi çıkan sesleri duyup odaya toplanmışlardı. Cengiz abiyi görünce az önce yaşananları bir çırpıda unutup onun Yağmur'a olan şaşkın bakışlarına odaklandım.
Onu görmeyi beklemiyordu. Yağmur, hiçbir şeyi görmez bir halde çocuğun kolunu bırakıp onu kendine doğru çevirdi. Yüzüne bir yumruk yapıştırdığında Cengiz abi yanıma yaklaştı. ''Ne oldu?'' diye sordu merakla. Herhangi bir harekette bulunmadan önce ne olduğunu sorması çok hoşuma gitse de Yağmur'un çocuğu öldürebilecek olma ihtimali aklımdan çıkmıyordu.
''Beni rahatsız etti.'' dediğimde Cengiz abi ne demek istediğimi anlamış olacak ki kaşlarını çattı. Çenesi sinirden seğirirken Yiğit'le göz göze geldim. O da Cengiz abiden farklı değildi.
Yağmur, çocuğu çoktan yere yapıştırmıştı. Onun kolunu tutup son yumruğu atmasına engel oldum. ''Yeter bu kadar. Gersini polise bırakalım.'' dediğimde ateş saçan gözlerini bana çevirdi. ''Bu şerefsize bu kadarı az bile.'' dedi dişlerinin arasından. Haklı olsa da onun gibi biri yüzünden karakolluk olmasına izin veremezdim.
Onu kolundan çekip kendime doğru çektim. ''Polis halledecek.'' dedim onu rahatlatmak istercesine. Abi! Olayı yaşayan benim ama insanları rahatlatan da benim! Bu nasıl oluyordu tam olarak?
Biri polisleri çağırmış olacak ki tam dediğim gibi gelip o pisliği aldılar. Cengiz abi bana baktı. Yüzünde mahcup bir ifade vardı. ''Özür dilerim Rojin. Bu kısmen benim hatamdı. Onu işe almadan önce daha dikatli olmalıydım. Yeni başladığı için onu yeterince iyi tanımıyorum da... Gerçekten çok üzgünüm.'' dedi üzüntüsünü belli eden bir sesle.
''Hayır, Cengiz abi. Bunda senin bir suçun yok ki. Hepsi onun karaktersizliği yüzünden oldu.'' dedim düşüncelerimi oldukları gibi ifade ederek. Cengiz abi gülümseyip başını salladı. Ardından gözleri Yağmur'a kaydı.
İçimdeki çöpçatan açığa çıkarken gözlerimi kısıp onları izlemeye başladım. Cengiz abi, Yağmur'a ''Tekrar karşılaştık. Hoş geldin.'' dedi az önceki olumsuz duygularını yansıtmadan.
Yağmur da artık daha sakin olduğu için derin bir nefes alıp ona nazik bir şekile cevap verdi. ''Öyle oldu biraz. Hoş buldum.'' Etrafa şöyle bir göz attım. Kalabalık dağılmıştı. Cengiz abi gülümseyerek bize baktı. ''Hepimizin morali çok bozuldu. Kafa dağıtmaya gidelim mi?'' diye sordu.
Gözlerim ışıldarken ''Çok güzel olur.'' dedim heyecanla. Yağmur ve Yiğit'ten itiraz gelmeyince ekledim. ''Benim üç arkadaşım daha gelmişti. Hep beraber gitsek olur mu?''
Cengiz abi ''Gelsinler tabii.'' dediğinde neşeli adımlarla odadan çıktım. O iğrenç anı nasıl hemen atlattığımı soracak olursanız kafaya takmaya bile değmediği için geri plana attım derim. Onu düşünerek kendimi yıpratmak istediğim son şey bile değildi. Elbette ki hoş hissettirmemişti. Hâlâ sinirliydim. Ama o cezasını çekecekti. Sözlü olarak bile olsa hiç kimsenin kimseyi taciz etmeye hakkı yoktu. Allah'tan daha ileri gitmemişti.
Kızların yanına gittiğimde bana az önce çıkan gürültünün sebebini sordular. Demek ki onlar bilmiyorlardı. Onlara birazdan anlatacağımı söyledim. O zaman Yağmur nasıl anlamıştı? Kafeden birlikte çıktığımızda Yağmur'a yanaştım. ''Kızların haberi yokmuş olandan. Sen nasıl bildin?'' diye sordum merakla.
Yüzüne kibirli bir sırıtış yerleştirdi. ''Ablanın çok dikkatli bir gözlemci olduğunu biliyorsun. Sen kasadayken o pislik herif, yanına gelmişti. Hareketlerinden düzgün biri olmadığı çok belli oluyordu. Sen gittiğindeyse seni pis pis süzdü. Birkaç dakika geçmemişti ki o da yanındaki kasiyere bir şeyler deyip peşinden geldim. Ben de kızlardan müsaade isteyip girdiğiniz yere girdim. Birçok kapı olduğundan nerede olduğunu kestiremedim önce. Sonra sesini duyduğumda geldim işte.'' Vay be! Hatuna bakın!
''Kralsın kızım sen!'' deyip boynuna asıldım. Beni hemen ittirdiğinde dudaklarımı bükerek ondan uzaklaşıp yürümeye devam ettim.
''Nereye gidiyoruz?'' diye sordu Gül. Cengiz abi, ''Nereye gitmek istersiniz? Aç mısınız?'' sorusuyla birlikte ''Evet! Çok açım ben.'' dediğimde kıkırdadı. Bu kıkırtının sebebi bunu çok heyecanlı bir şekilde söylemiş olmamdı büyük ihtimalle.
''O zaman güzel bir mekana gidip yemek yiyelim. Sonra ne yapacağımızı düşünürüz.'' Hepimiz onu onaylarken Adel, ''Az önce zaten restorandaydık ya? Neden orada yemedik?'' diye son derece mantıklı br soru sordu.
Cengiz abi ona bakıp ''Sürekli orada bulunduğum için sıkıldım artık. Başka yerlere gidelim. Farklılık olsun.'' dediğinde itiraz etmedi.
Yürüyerek gidiyorduk. Niye diye sormayın çünkü eminim ki biz bile bunun cevabını bilmiyorduk. Yiğit, yanıma yaklaşıp ''İyi misin?'' diye sordu. Büyük ihtimalle az önceki olaydan sonra iyi olduğumdan emin olmak istiyordu.
İçini rahatlatmak istercesine gülümseyip ''Gayet iyiyim. Merak etme.'' dedim. Başını anlamışçasına sallayıp önüne baktı. Yine sessizce yan yana yürümeye başladık.
Kısa süre sahilin yakınında olan, balık ekmek satan bir yere geldik. Orada olan taburelere yerleşip siparişlerimizi verdik. Yağmur, etrafa bir bakıp ''Burayı çok seviyorum ya!'' dedi memnuniyetle. Cengiz abi ona bakarak gülümsedi. ''Müdavimi misin buranın?'' diye sorduğunda Yağmur ona bakıp ''Sayılır.'' diye cevap verdi.
Sandivçlerimizi getiren kişi Yağmur'a bakıp ''Ooo! Yağmur abla! Hoş gelmişsin.'' dedinde baya baya buranın müdavimi olduğunu kendi gözümüzle görmüş olduk.
''Hoş bulduk aslan parçası! Naber Bedo?'' diye sordu Yağmur, 'Bedo' dediği çocuğu gördüğüne çok mutlu olduğunu belli eden bir gülümeseyle.
''Ne olsun abla. Yuvarlanıp gidiyoruz işte. Senden naber?''
''Bende de durum aynı.'' Yağmur'un cevabından sonra 'Bedo' dediği çocuk hepimize teker teker bakıp selam verdi. Sonra da müsaade isteyerek işinin başına döndü.
Keyifli geçen bir yemekten sonra birere çay içip evlerimize dönmek üzere oradan kalktık. Yürüyerek restoranımıza döndük. Gül'ün arabasına sığmayı başarmıştık. Nasılını sormayın. Defne'yi bagaja koymuştuk. Şaka şaka, gülün diye.
Cengiz abi çakallık yapıp Yağmur'u eve bırakmayı teklif etmişti. Biz de beş kişi kaldığımız için rahatça sığabilmiştik.
Sessiz geçen araba yolculuğundan sonra eve varmıştık sonunda. Bizim katın önünde Yiğit'le vedalaşırken Bulut'un evinin kapısı açıldı. Bu bile kalp atışımın hızlanmasını sağlarken onu görünce gözlerimden kalp fışkırmaya başlamıştı.
Onu görmeyeli çok az olmuştu. Buna rağmen ok özlemiştim. Bize bakıp gülümsedi. ''İyi akşamlar.'' dediğinde karşılık olarak biz de ona iyi akşamlar diledik.
Onu şöyle bir süzdüm. Beyaz pantolon, üzerine ince, açık mavi renkli bir gömlek giymişti. Çok şık duruyordu. Acaba bu saatte nereye gidecekti?
Kısa selamlaşmadan sonra başka bir şey demeden yollarımızı ayırmıştık. Biz eve, o ise bilmediğim bir yere...
***
Bölümün sonuna geldiiik
Nasıldı sizce??
Umarım okurken zevk almışsınızdır
Kendinize çoook iyi bakın 🩷
Seviliyorsunuzz