Selaaamm
Nasılsınız millettt>
İyi okumaarr
***
''Kızım sen bugün işe başlamıyor muydun?'' Annemin sesiyle irkildim. Yaptığım işe çok daldığımdan dünyayla olan bağlantımı kesmiştim. Ona bakarak ''Günaydın anneciğim ve evet, işe başlıyorum bugün.'' dedim.
Yanıma yaklaşıp ne yaptığıma bakmaya çalıştı. ''Kızım, sen sabahın köründe çorba mı yapıyorsun? Niye ki?'' diye sordu şaşkınlığını gizlemeyen bir sesle. Gözleri masaya kayınca daha bir şaşırdı. ''Kızım sen hayırdır? Sabah sabah bu hamaratlığına alışık değiliz. Bize kahvaltı mı hazırlıyorsun yoksa?'' Sorusuyla birlikte bu defa şaşıran ben oldum.
Çorba, omlet, tost gibi şeyler hazırlamıştım. Ama planıma göre hepsini elmas gözlüme götürecektim. Annem tüm planımı bozmuştu şu an. Pek samimi sayılmayan bir gülümsemeyle ''Birazı sizin anneciğim. Ama çoğunu yanımda götüreceğim.'' dedim masum masum.
Annem bana hayretle baktı. ''Sen restoranda çalışmayacak mısın? Oraya neden yemek götürüyorsun? Zaten orada bol bol yemek vardır.'' Ah anne! Sabahın köründe neden bekçi gibi dikildin başıma? ''Ya anne! Beni oyalamasana. Bak geç kalacağım. Daha kedilere de mama ve su vermem gerekiyor.'' deyip teleşla tencerenin altını kapattım. Çok işim vardı, çok.
Annem, ''Ben de babanı uyandırayım bari.'' deyip mutfaktan çıktı. Rahatlayarak bir nefes verdim. Çorbayı büyük termosa boşaltıp iki kase de annem ve babam için doldurdum. Kaseleri masaya bırkatım. İki tane tostu de tepsiye koydum. Omleti de olduğu gibi yerleştirip üzerini kapattım. Birkaç meyve de doğradıktan sonra her şey tamam olmuştu.
Tepsiyi şöyle bir süzdüm. Müthiş duruyordu. Dolaptan iki ekmek de aldım. Onları bir poşete yerleştirdim. Sonuçta Bulut'umun ekmeği bile yoktu. Dolabının bom boş olduğunu kendi gözlerimle görmüştüm.
Her şeyin hazır olduğunu gördükten sonra saate baktım. Sekize geliyordu. Çok güzel! Her şeyi tam zamanında yetiştirmiştim. Tepsiyi ve çantamı aldıktan sonra kendimi boy aynasında şöyle bir süzdüm. Fena görünmüyordum.
Pembe, kolsuz bir gömlek giymiştim. İlk düğmelerini açık bırakmıştım. Altına ise beyaz, hafif kumaşlı bir pantolon tercih etmiştim. Şık ve rahat duruyordu.
Çantama göz atıp kedi mamalarını aldığımdan emin oldum. Kapıya çıkıp beyaz, spor ayakkabımı ayağıma geçirdim. Anneme seslenerek ''Ben çıkıyorum anne!'' dedim. Annemden kısa bir süre sonra cevap geldikten sonra kapıyı kapattım.
Derin bir nefes alarak Bulut'un kapısının karşısına geldim. Çok pis heyecan basmıştı. Acaba uyanık mıdır? Rojin, kapıyı çalmadan bilemezsin. Ama uyuyorsa uyandırmak istemezdim ki. Zaten ayağı burkulmuştu, acı çekiyordu. Kendimle düştüğüm çelişkiden kurtularak kapıyı nazikçe tıklattım.
Heyecandan dolayı ayağımı hafifçe sallamaya başlamıştım. Umarım yine bir rezillik yapmazdım. Kısa bir süre içinde içeriden adım sesleri gelmeye başladığıda nefesimi tuttum. Uyanıktı. Geliyordu. Birazdan kapıyı açacaktı. Onunla göz göze gelecektim. Heyecanımın boyutunun arttığını farkettiğimde kendime kızdım. Ne zamana kadar böyle devam edecektim? Artık kendime gelmem gerekiyordu.
Kapı açıldığında gözlerimi kapıyı açan Bulut'a çevirdim. Mavi gözleri yeni uyandığından dolayı hafif şişmişlerdi. Bu haliyle de çok güzeldi. Dudaklarının rengi daha bir koyulaşmış gibiydi. Karşısında beni görünce gülümsedi. İşte benim için gün o zaman aymıştı. O güzel gülümsemesi benim güneşimdi.
''Günaydın.'' dedi yeni uyandığını belli eden boğuk sesiyle. ''Günaydın!'' dedim neşeyle. Ardından tepsiye bakıp onu Bulut'a uzattım. ''Sabah aileme kahvaltı hazırlamıştım da birazını sana getireyim dedim. Daha çabuk iyleş diye.'' dedim göz teması kurmadan. Yalandan kim ölmüş ki? Sırf onun için sabahın altısında uyanıp hazırlandıktan sonra bunları hazırladığımı bilmesine gerek yoktu sonuçta, değil mi?
Tepsiye bakarak ''Zahmet etmeseydin keşke.'' dedi mahcup bir sesle. ''Ne zahmeti? İçimden geldi işte.'' dediğimde gülümseyip tepsiyi almak için uzandı. Bastonu kaydığında dengesini sağlamak adına tepsiyi tutmayıp kapıya tutundu.
''Afedersin. Bastona henüz alışamadım.'' dedi utangaç bir tavırla. Şu an onu çok iyi anlıyordum. Sık sık yaşadığım durumlardan biriydi. Aramızdaki fark onun haklı bir sebebi vardı bense doğuştan sıkıntılıydım. ''Sorun değil. Senin için sorun olmazsa içeri bırakabilirim.'' dediğimde kapının önünden çekilerek içeri geçmem için işaret verdi.
''Tabii ki sorun olmaz. Geç içeri lütfen.'' dedi nazik bir tavırla. Ayakkabılarımı çıkararak içeri girdim. ''Mutfakta mı oturacaksın?'' diye sorduğumda beni başıyla onaylayıp kapıyı kapattı.
Doğrudan mutfağa geçtim. Tepsiyi masanın üzerine bıraktım. Aklıma gelen şeyle başıma hafifçe vurdum. ''Çay getirmeyi unuttum. Getirmeyi bırak yapmayı unuttum.'' dedim dudaklarımı sarkıtarak. Bunu nasıl unutabilirdim? Şimdi çocuk kuru kuru mı yapacaktı kahvaltıyı?
Bulut, gülümseyerek ''Sorun değil. Su kaynatırız. Poşet çayım var.'' dedikten sonra dolaba yöneldi. Küçük çaydanlığı çıkarıp içine su doldurdu. Ayağına çok yüklenmesini istemediğim için çaydanlığı elinden alıp ''Ben hallederim.'' dedim. Beni başıyla onayladı.
''Kahvaltıyı birlikte yapacağız, değil mi?'' Sorusuyla birlikte ona döndüm. Öyle bir planım yoktu aslında. Ama bunu isteyen bakışlarını gördüğümde ''Sadece senin için hazırlamıştım ama...'' dedim üzgün bir sesle. Masada duran tepsiye bakıp ''Bence ikimize de fazlasıyla yetecek kadar yemek var orada.'' dedi. ''Emin misin?'' diye sorduğumda ''Tabii ki.'' dedi hevesle. Hevesini kırmak istemediğimden ''O zaman ben de sana eşlik ederim.'' dedim. Bundan memnun kalmış gibi gülümsedi.
Çaydanlığı ocağa yaklaştırdım. Bulut'un yerinden kıpırdamadığını gördüğümde ''Otursana.'' deme gereğinde bulundum.
Bana hâlâ gülümseyerek bakıyordu. Yerinden kıpırdamadığında ona şaşkınca baktım. Derdi neydi şu an? Kalbimi söküp atmaya mı çalışıyordu ne? O bakışlar ne öyle vicdansızın oğlu? ''Ben iyiyim böyle. Sen ocağa koyabilirsin çaydanlığı.'' Dediği şeyi yapsam da ona hâlâ merakla bakıyordum. Neden oturmuyordu ki? Bunu öğrenmenin en hızlı yolu sormaktı.
''Neden oturmuyorsun?'' diye sorduğumda gözlerini kaçırdı. Ama yüzündeki gülümseme yerini koruyordu. ''Oturursam yüzünü net göremem ki.'' dedi şu ana kadar duyduğum en masum sesiyle. Amacı beni kalpten götürmek değil de neydi? Yüzümü görebilmek için ayağına rağmen ayakta dikilip durmuştu. Bu yüzden dik dik bakıp duruyordu.
Yanaklarım bir ton kızarırken gözlerimi kaçırdım. Utandığımı anlamasını istemezdim. Su kaynamaya başlamıştı. Bunu fırsat bilerek konuyu değiştirdim. ''Çaylar nerede?'' diye sordum.
Hemen karşımda kalan dolabı işaret ettiğinde orayı açıp çayı gözlerimle aradım. Bulduğum gibi kutudan iki tane poşet çay çıkardım. Dün kupaları dizdiğim dolabı açarak iki kupa çıkardım. Çayları içlerine yerleştirdikten sonra kaynamış suyu doldurdum. İşim sağ salim bittiğinde kupaları masaya taşıdım.
''Bence oturabilirsin artık.'' dedim göz teması kurmadan. Bulut, dediğimi yapıp masadaki sandalyelerden birine yerleşti. Ben de iki tabak ve çorba için iki kase çıkardım. Çatal ve kaşıkları da masaya bıraktıktan sonra yemeğe başlamıştık.
Bulut, çorbadan bir kaşık aldığında beğenip beğenmediğini kestirmek amacıyla gözlerimi ona diktim. Gözleri ışıldadığında rahatlayarak bir nefes verdim. Beğenmeyecek diye ödüm kopmuştu. ''Çok güzel yapmışsın. Ellerine sağlık.'' Ona gülümseyip ''Afiyet olsun. Beğenmene sevindim.'' dedim. Tostumdan bir ısırık almıştım ki telefonuma bir mesaj geldi. Bulut, 'Pikatchu' sesinden irkilmemişti. Bu beni şaşırtmıştı açıkçası. ''Bildirim sesin güzelmiş.'' dedi sırıtarak. Dalga geçiyordu, değil mi?
Telefonumu açıp mesaj atan kişiye baktım. Yiğit'ten olduğunu görünce kaşlarımı çatıp mesajı hemen açtım.
Yiğit: Günaydın Rojin.
Rojin: Günaydın.
Yiğit: Bugün işe gidecektin, değil mi?
Rojin: Evet, birazdan çıkacağım.
Yiğit: İşi sormak için seninle gelebilir miyim? Direkt benim konuşmam daha doğru olur diye düşündüm.
Rojin: İyi düşünmşsün. Bana da uyar.
Önce saate baktım. Dokuza geliyordu.
Rojin: Yirmi beş dakika sonra kedi kulübesinin orada buluşalım.
Yiğit: Tamamdır. Görüşürüz.
Rojin: Görüşürüz.
Telefonu masaya bırakıp Bulut'a baktım. Meraklı gözlerle bana bakıyordu. Muhtemelen kimin mesaj attığını merak ediyordu. Ama sormaya çekiniyordu. Onu merakta bırakmayıp ''Yiğit mesaj atmış. Dün onunla işle ilgili konuştuk. Ben bugün işe başlıyorum. O da evde sıkılıyormuş. Eleman ihtiyaçları varsa diye bakmak için benimle gelecek.'' dedim. Yüzü aniden soldu. Bir süre sessiz kaldı.
''Nerede çalışacaksın?'' diye sordu. ''Bir restoranda kasiyerlik yapacağım.'' Başını anlamışçasına salladı. ''Yiğit de seninle aynı yerde çalışacak, öyle mi?'' Bu soruyu daha çok kendi kendine sormuş gibiydi. Bir anda dalmıştı.
Yine de onu cevapladım. ''Kesin değil. Bugün belli olacak.'' deyip tostumdan kalan son lokmayı da yeyip bitirdim. Ardından konuyu değiştirmek adına ''Sen çalışıyor musun?'' diye sordum. Nedense Yiğit'in adı geçtiğinde yüzü hep düşüyordu. Morali bozuluyordu. Dün bir anlayışlı bir soğuk olmuşlardı birbirlerine karşı. Sorunları neydi acaba?
Boğazını temizleyip bana cevap verdi. ''Çalışacağım. Taşınmaktan dolayı kısa bir ara vermek zorunda kaldım işe. Ben de bir kütüphanede çalışıyordum. Bu pazartesi de tekrar başlayacağım.'' Tam ona göre bir işti diye düşündüm. Zaten evi de kitap doluydu. Yüzde yüz mükemmel bir kitapseverdi. İşi bile kitaplarla alakalıydı.
''Ben de hep bir kütüphanede çalışmak istemişimdir. Kitapları çok severim.'' dedim gülümseyerek. Bu bir gerçekti. Küçüklüğümden beri istediğim bir şeydi bu. Ama nedense hiç aklıma oralara başvurma fikri gelmemişti.
''Öyle mi? Belki bir gün beraber çalışırız bir kütüphanede ya da kitap-kafede.'' Düşüncesi bile mükemmeldi. Ama onun olduğu yerde ben işe odaklanabilir miydim ki? ''Belki...'' deyip çayımdan bir yudum aldım.
Kahvaltımız bitince her şeyi tepsiye yerleştirerek ayağa kalktım. Tepsiyi tezgaha koydum. Bulut, ayaklanacak gibi olduğunda onu durdurdum. ''Sakın kalkmaya çalışma. Her şeyi ben halledeceğim. Zaten birkaç tabak var sadece.'' dediğimde ''Olmaz ama. Zaten yemeği sen hazırladın. Bari bulaşıkları ben halledeyim.'' diyerek itiraz etti.
''Yaralısın şu an. Bırak da yardımcı olayım. Tamamen iyileştiğinde elimi tek bir şeye bile sürmem haberin olsun. Yani bu anların keyfini çıkar.'' dedim kibirli bir tavırla. Saçlarımı da savurduğumda gülmeye başladı. ''Tamam o zaman. Teşekkür ederim.'' dedi kabullenerek.
''Önemli değil Bulut bey.'' deyip bulaşıkları durulamaya başladım. Ardından onları bulaşık makinesine dizdim. İşim bitince ellerimi yıkadım. Mükemmel başladı mükemmel bitti. Rojin budur işte. Yavaş yavaş kendime gelmeye başlamıştım.
Bulut'a bakarak ''Ben şimdi çıkıyorum. Kedileri besleyip işe gideceğim.'' dedim. Bulut, ''Biraz daha kalsaydın.'' dedi. Saate baktığımda bunun mümkün olamayacağını gördüm. Yüzüme üzüntülü bir ifade yerleştirip ''Maalesef kalamam. Geç kalırım sonra. İlk günden geç kalırsam patronum ne der?'' dedim. Bulut'un da yüzünde üzüntüsünü belli eden bir ifade oluştu.
Onu bu şekilde görmek istemediğim için ''Akşam yine uğrarım. Öğle yemeğini atlamayı düşünme, tamam mı? Hemen iyileşmen gerekiyor. Ama hazır yemek de yeme. Bir şeye ihtiyacın olursa ara beni.'' Bana büyülenmiş gibi bakmaya başladığında bunun sebebini pek anlayamadım. Ama o bakışları yüreğimi ısıtmıştı. Ayrıca beni utandırmıştı.
''Ararım. Akşama bekliyorum seni. Ama öğle yemeğim mecbur hazır yemek olacak.'' dediğinde bir süre sebebini düşündüm. Tabii ya! Çocuğun ayakta uzun süre durması bile sıkıntılıydı. Nasıl yemek pişirecekti? Ayrıca dolabı boştu. ''Bugünük böyle olsun madem.'' dediğimde gülümseyerek ''Allah razı olsun.'' dedi alayla. Gözlerimi kısarak ona baktım. Dalga geçmek oluyor muydu şimdi?
''Şaka şaka.'' dediğinde ''İyi bari.'' deyip çantamı aldım. O da ayaklanıp beni geçirmek üzere kapıya kadar peşimden geldi. Ayakkabılarımı giyerken ''Görüşürüz.'' dedim. O da ''Görüşürüz.'' dedi tatlı bir sesle.
Merdivenlere yöneldiğimde kapıyı hâlâ kapatmadığını farkettim. ''Kapıyı kapatsana.'' dedim. ''Sen in önce.'' dediğinde kıkırdadım. ''Düşmemden mi korkuyorsun yoksa?'' diye sordum aniden. Kızım öyle denir mi ya? Sorduğum şey yüzünden utanmıştım. Gözlerimi kaçırdığımda ''Sağ salim indiğinden emin olmak istiyorum.'' dedi. Bakışlarım hemen onu tekrar bulduklarında diyecek birşey bulamadım.
Kalbimin ritmi hızlanmıştı. O kadar da büyük bir şey söylememişti. Aşırı romantik bir cümle falan da değildi. Ama benim için çoktan özel bir yere yerleşmişti. Dudaklarımı birbirlerine bastırıp merdivenlerden indim.
Son basamağa geldiğimde kapının kapanma sesini duymuştum. Sahiden de son basamağa gelmemi beklemişti. Kızaran yankalarım ve artan vücut ısım başıma belaydı.
Binadan çıkıp kedilerin yanına gittim. Hepsi kulübenin içindelerdi. Bu sıcakta dışarı çıkıp ne yapacaklardı ki zaten? Kaplarını doldurduğumda tek tek çıkıp kabın etrafını sardılar.
Yavrulardan biri tam yiyecekti ki kardeşi ona bir pati attı. Birden kavga etmeye başladıklarına şaşıp kadım. Birini tutarak kucağıma aldım. ''Şşş, sakin olun. Ne bu şiddet bu celâl? Hepinize yetecek kadar yemek var orada.'' dediğimde miyavladılar. Kardeşini döven kedi mama kabına uzandığında kucağımda olan kedi üzüntüyle miyavlamaya başladı. Nasıl üzüntülü olup olmadığını anladığımı sorgulamayın lütfen.
Elime biraz mama boşaltıp kucağımdaki kediyi besledim. Afiyetle yemeye başlarken Yiğit'in sesini duydum. ''Günaydın.'' dedi alıştığım durgun sesiyle. Ona gülümseyip ''Günaydın. Şu kediyi bir besleyeyim sonra gideriz. Olur mu? Kardeşi kaptan yemesine izin vermedi de...'' dedim üzgün bir sesle.
''Tamamdır. Sorun değil.'' Birkaç dakika sessizlikle geçti. Kedi de doymuş, kucağımdan kalkmıştı. Ben de ayaklanıp, Yiğit'e bakarak ''Hadi gidelim!'' dedim.
İkimiz de sessizce otobüs durağına doğru yürüdük. Neyse ki çok beklememize gerek kalmamıştı. Otobüs hemen gelmişti.
İkimiz de kartlarımızı okutup ilerlemeye başladık. Maalesef ki oturacak yer yoktu. İkimiz de bir yerlere tutunarak dengemizi sağladık.
Birkaç dakika sonra ineceğimiz durağa gelmiştik. Otobüsten inerek restorana doğru yürümeye başladık. ''Umarım sana da bir iş bulabiliriz. Birlikte çalışmak eğlenceli olacaktır.'' dedim. Yiğit, dudağının kenarını kıvırıp ''Umarım.'' dedi içten bir sesle.
Restorana girdiğimizde henüz mesai başlamadığından restoran boştu. Bizi Nilay karşıladı. ''Günaydın!'' dedi neşeyle. ''Günaydın.'' diye karşılık verdim. Nilay'ın gözleri Yiğit'e kaydı. Bakışlarında hayranlık parıltıları yakaladım. Galiba Yiğit'ten ilk bakışta etkilenmişti.
''Siz kimsiniz?'' diye sordu cilveli bir sesle. Saçının bir tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı. Yiğit, soğuk tavrından ödün vermeden onu cevapladı. ''İş arıyorum. Patronla görüşebilir miyim?'' Nilay, yanımıza gelerek ''Doğru yere geldin. Burada iş bitmez. Patron da birazdan gelir. Seninle çalışmak çok zevki olacaktır. Ben Nilay.'' dedi yüzüne çapkın bir sırıtış yerleştirerek. Elini uzattığında Yiğit elini nazikçe sıktı ve anında elini çekti. Bu Nilay'ın bozulmasını sağlasa da belli etmemeye çalıştı. ''Ben de Yiğit.'' Nilay ''Memnun oldum Yiğit.'' dedi gülümseyerek.
Yiğit, ''Ben de.'' demekle yetindi. Restoranın kapısı açılınca üçümüz de bakışlarımızı gelen kişiye çevirdik. Cengiz abiydi gelen. Önce ''Herkese günaydın!'' deyip bana baktı. ''Hoş geldin Rojin. İlk iş günün hayırlı olsun. Umarım bizden çabuk sıkılmaz, uzun süre burada çalışırsın.'' dediğinde gülümseyerek ''Hoş buldum.'' dedim. İkinci cümlesi için bir yorum yapmadım elbette. Ne olacağı belli olmazdı sonuçta ve ben en fazla okul başlayana kadar burada olacaktım. Haliyle söz vermenin anlamı yoktu.
Cengiz abi, Yiğit'e baktı. Yiğit, onun bir şey demesini beklemeden kendini tanıttı. ''Ben Yiğit. İş arıyorum. Eğer bana uygun bir iş varsa başvuru yapmak isterim.'' Cengiz abi, Yiğit'in düz mantıklığından hoşlanmış olacak ki gülümsedi. ''Aslında kadro dolu şu an. Ama seni sevdim. Garsonluk uyar mı sana? Ya da kuryelik?''
Cengiz abi, dünya üzerinde gördüğüm en tuhaf patrondu. Bu devirde hangi patron çalışanlarına fikirlerini soruyordu ki?
''Size hangisi lazımsa ben uyarım.'' dedi Yiğit. Bu Cengiz abinin gülüşününün genişlemesini sağladı. Yiğit, ilk görüşmede kendini sevdirmeyi başarmıştı. ''O zaman garson olarak başla. Detayları sözleşmeyi imzalarken konuşuruz. İstersen ofisime gel. Hemen halledelim.'' dediğinde Yiğit, onu başıyla onayladı. Ardından ikisi de ofise doğru yürümeye başladılar.
Nilay, bana yanaştı. ''Yiğit senin arkadaşın mı?'' diye sordu. Sorusu beni duraksattı. Ondan etkilendiğini çok fazla belli ediyordu. Nilay'ı şöyle bir süzdüm. Kendi kafamda yakışıp yakışmayacaklarını tartmaya başladım. Yani olmamaları için bir sebep yok gibiydi. Olmaları için de yoktu gerçi. Ama Nilay güzel, tatlı bir kızdı. Yiğit de isterse neden olmasın? ''Arkadaşım.'' diyerek sorusunu cevapladım.
Nilay'ın yüz ifadesinden cevabımla birlikte rahatladığı belli oluyordu. Muhtemelen aramızda başka bir şeyin olmasından korkuyordu. Aramızda başka bir muhabbet dönmeyince ben de kasaya geçtim. Mesainin başlamasına çok az kalmıştı zaten.
Bir süre sonra Yiğit ve birkaç garson dışarı çıkarak masaları silmeye başladılar. Yiğit'i görünce onu süzmeden edemedim. Genelde siyah beyaz kıyafetlerle takılırdı. Gömlek giydiğine de ilk defa tanık oluyordum. Beyaz gömlek giymiş, dirseklerine kadar sıyırmıştı. Altında ise bordo renginde bir pantolon vardı. Buradaki garsonlar bu şekilde giyiniyorlardı. Bu kıyafet tercihini kim yaptıysa tebrik etmek gerekirdi. Çünkü kelimenin tam anlamıyla mükemmel duruyordu.
Yiğit, bana bir baş selamı verip işinin başına geçti. Yanımdaki kasada oturan Nilay, Yiğit'i aç gözlerle süzüyordu. Acaba Yiğit bunun farkında mıydı?
Restoran tamamen açıldığına artık iş hayatım resmi olarak başlamıştı.
Müşteriler üst üste gelip sipariş veriyorlardı. Kasada oturmak mümkün olmadığından sürekli ayakta durup ödemeleri almak zorunda kalmıştım. Ortalık bir an olsun durulmamıştı. Saat ondan altıya kadar ayata durmuştum. Spor ayakkabımı giydiğim için şükürler ettim. Mesaim bittiğinde Nilay'a bakıp ''Benim yerimi biri mi alacak? Mesaim bitti de...'' dedim.
Nilay, müşterinin ödemesini alıp ona iyi akşamlar diledikten sonra bana döndü. ''Evet, şimdi gece mesaisinde çalışanlar gelecekler.'' dediğinde rahatladım. Çok yorulmuştum. Doğru düzgün mola bile verememiştim. Abi ne bu kalabalık? Her gün böyle olacaksa yandık anam!
Son ödemeyi aldıktan sonra yanımda bir hareketlilik hissettim. Başımı çevirip baktığımda benden birkaç yaş büyük olduğunu tahmin ettiğim sarışın bir çocukla karşılaştım. Yüzünde anlam veremediğim bir gülümseme yerleştirmişti. ''Yeni kasiyerimiz sensin demek. Ben Uğur. Gece mesaisinde çalışan kasiyerim.'' dediğinde ben de ona kendimi tanıttım. ''Rojin.'' Bence gayet yeterliydi bu dediğim. Çocuğun tavrından hiç hoşlanmamıştım.
''Adın çok güzelmiş.'' dediğinde gülümsemekle yetinip kasadan çıktım. ''Yarın görüşürüz Rojinciğim.'' Rojinciğim? İlk konuşmda? Tavırları o kadar gevşekti ki... Rahatsızlığımı belli etmekten çekinmeyip ona cevap vermedim. Ama nedense bu tavrım bile yüzündeki hoş duygular yansıtmayan gülümsemesini silememişti.
Soyunma odasında bıraktığım çantamı almak için içeri girdim. Birkaç tane garson üzerlerini değiştiriyorlardı. Tüm kızlarla tek tek tanışıp odadan çıktım. Karşıma Yiğit çıktı birden. Onu görünce az önceki rahatsız hissi atabildim. Çevrende güvenebileceğin kişilerin olması çok rahatlatıcıydı. Güven veriyordu. Ona gülümsedim. ''Gidelim mi?'' diye sorduğunda çıkış saatimizin aynı olduğunu öğrendim. ''Gidelim.'' demiştim ki Cengiz abinin sesini duyduk.
''Çıkıyor musunuz gençler?'' Aramızda çok yaş farkı yoktu. O en fazla yirmi dört yaşındaydı. Buna rağmen çok daha büyükmüş gibi davranıyordu. Bu kısa sürede bunu farketmiştim. ''Evet abi.'' dedi Yiğit. Cengiz abi ''O zaman gelin bırakayım sizi. Ben de çıkıyorum.'' dedi. Bu çok hoş bir teklifti. Ne yalan söyleyeyim? Ama bunu kabul etmek ne kadar doğru olurdu kestiremiyordum. İlk günden patronumuzun bizi evimize bırakması çok ironik olurdu.
''Zahmet olmasın abi. Otobüs var sonuçta.'' dedim mahcup bir sesle. Yiğit de beni onayladı. ''Uzatmayın da gelin işte. Her gün olmaz bu. Merak etmeyin. Şu an gözünüzü boyamaya çalışıyorum sadece.'' deyip göz kırptı Cengiz abi. Bu hareketi kıkırdamamı sağladı. Reddetmemize izin vermeden bizi dışarı sürükledi.
Arabasına yerleştik. Ben arkada, Yiğit ise yanına oturmuştu. Cengiz abi dikiz aynasından bana baktı. ''Rojin, sana bir şey sormak istiyorum.'' dedi çekingen bir sesle. Ne soracağını merak ettiğimden hemen ''Tabii.'' dediğimde boğazını temizledi.
''Geçen restorana geldiğinizde beni çağıran kızın adı neydi?'' Yani aklımda sorabileceği birkaç soru dönmüştü. Ama bunu beklemiyordum. Yağmur'u sormasının sebebi ne olabilirdi? Onu fazla bekletmeden ''Yağmur.'' dedim.
Birkaç kez kısık bir sesle onun adını tekrarladı. Bu, bana Bulut'un adını ilk öğrendiğim zamanı hatırlattı. Yoksa Cengiz abi, Yağmur'dan mı hoşlanmıştı? ''Ona kartımı vermiştim. Ama beni aramadı hiç.'' dedi üzgün bir sesle. Ciddi ciddi Yağmur'dan hoşanmıştı ama bu! Şöyle bir düşününce onları çok fena yakıştırmıştım. Demek ki yeni görevimiz belli olmuştu. Yağmur ve Cengiz abinin bir kez daha görüşmelerini sağlamak.
Eğer Yağmur da ondan hoşanırsa zaten kendiliğinden ilerlerdi olaylar. ''Yağmur biraz meşgul bir kızdır. Denk gelmemiştir.'' dedim içini rahatlatmaya çalışarak. Bu sırada Yiğit, yolu tarif ediyordu. Evden doğru düzgün çıkmayan insan, yolları gayet iyi biliyordu. Oysa başka bir şehirden gelmişti. Acaba daha önce Antalya'da bulunmuş muydu? Ben yıllardır burada yaşıyordum ama hâlâ yolları karıştırdığım oluyordu.
Telefonumu çıkarıp Yağmur'a mesaj attım. Bir kez daha buluşmalarını sağlamak boynumun borcuydu.
Rojin: Yağmur'um, nasılsın?
Yağmur: Hayırdır muhabbet kuşu?
Rojin: Hiiiç. Sana bir şey söyleyecektim.
Yağmur: Söyle.
Rojin: Ben işe girdim!
Yağmur: Sen ve iş? Hayal edemedim şu an. Neyse ne işiymiş bakayım bu?
Rojin: Hani geçenlerde buluştuğumuz restoran var ya?
Yağmur: Eee?
Rojin: İşte orada kasiyer olarak başladım.
Yağmur: Tebrik ederim. Rahatsız eden yoktur inşallah.
Uğur denen çocuk bana pek hoş bir enerji vermemişti. Sorusuyla birlikte aklıma bu gelmişti. Ama şimdi ondan bahsetmem biraz gereksiz olurdu.
Rojin: Şimdilik yok gibi ama sadece 'Tebrik ederim.' mi diyeceksin?
Yağmur: Ne yapmamı bekliyorsun başka?
Rojin: Restorana gelip beni orada tebrik etmelisin bebeğim.
Yağmur: Kes be! Sensin bebeğim. Gelmem ben oraya.
Rojin: Nedenmiş o?
Yağmur: Ne işim var kızım benim orada. Bir ara başka yerde buluşuruz. Orada tebrik ederim seni.
Rojin: Ama... :') .
Yağmur: Aması falan yok.
Şu an elimde olan tüm kozları kullanmam gerekiyordu. Ama kozum yoktu ki! Acaba Uğur'dan mı bahsetseydim? Yok, yok! Ondan bahsedersem Yağmur'dan net dayak yerdi. Daha net olmayan bir şey için çocuğun günahına girmek olmazdı.
Rojin: Ama gelmeni çok istiyorum desem? 🥺
Yağmur: Atma o emojiyi. Seni böyle hayal etmeye başlıyorum sonra.
Rojin: Bana kıyacak mısın yani?
Yağmur: Of! İyi be yarın uğrarım bir ara.
İşte bu be! Başarmıştım. Klasik Rojin işte! Başaramayacağım çok az şey vardı. Yağmur'la Cengiz abi olurlarsa Cengiz abiden bunu karşılığını isterdim. Kötücül bir kahkaha attığımda Cengiz abi ve Yiğit aynı anda bana döndüler. Bir saniye! Bunu dışımdan yapmış olamazdım.
Cengiz abi ''Bir sorun mu var?'' dedi sırıtarak. Bugün de rezil olduk çok şükür. ''Yok. Komik bir video izliyordum da. Ondan şey oldu.'' diyerek açıklama yapmaya çalıştım. ''Yalnız çok iyiydi. Tam bir kötü karakter gülüşüydü. Bir daha yapsana.'' Cengiz abinin alaylı sözleriyle ona ters ters baktım. Ayıp oluyordu ama.
Yiğit'i göremediğim için yüz ifadesini göremiyordum. Ama tahminimce dudağının kenarını kıvırmış, alaylı bir ifade takınmıştı.
Araba durduğunda eve vardığımızı farkettim. Cengiz abiyle vedalaşıp bizi bıraktığı için teşekkür ettik. Binaya girdiğimizde merdivenleri çıkmaya başladık. Evimin olduğu kata geldiğimizde Yiğit'le de birbirimize iyi akşamlar diledik. O merdivenleri çıkarken ben eve girdim. Şimdi sırada üzerimi değiştirip Bulut'uma yemek hazırlamak vardı.
Normalde her şeye üşenen ben, o yorgunluğun üzerine yemek pişirecekti. Düştüğüm hale şaşırırken önce kendimi banyoya attım. Güzel bir duş şarttı.
Biraz sonra yaşanma potansiyeli olan şeyleri düşüne düşüne işlerimi halletmeye başladım.
***
Bölüm sonuuuu
Umarım sevmişsinizdir
Sizi seviyorumm🩷
Kendinize çooook iyi bakınnnn 🤍