İçeriğe geç

Bir Yaz Hikâyesi

Bölüm 11 · 17 dk okuma

Bir Yaz Hikâyesi

Bölüm 11

11. Bölüm🐚

Selaaaammmm

Naber aşk tanelerimm???

Güzel okumalarr 💛💚

***

Saat yediye geldiğinde ''E hadi biz inelim artık. Çocuklar bekliyorlardır.'' deyip ayaklandım. Yiğit de beni onaylayıp ayağa kalktı. Rabia teyzeyle kısaca vedalaştıktan sonra merdivenleri inmeye başladık. Asansörümüz yok mu diye soruyorsanız cevap vereyim. Var. Ama değişik bir şekilde merdivenlere bağlıydım. Belki de düşmeyi çok sevdiğim içindir (!).

Ön bahçeye gelir gelmez çocuklar ve Bulut bizi karşıladılar. Bulut'u görünce kalbime yine bir şeyler olmaya başladı. Ama bu maçın kazananı ben olmak zorundaydım. Bu yüzden duygularımı hizaya getirmeye çalıştım.

''Merhaba!'' dediğimde tüm çocuklar aynı anda ''Merhaba!'' diye karşılık verdiler sevinçle. Enerjilerine bayılıyordum. Kendimi bir an için öğretmen gibi hissettim. Bakışlarımı Bulut'a çevirdiğimde bana gülümsedi. Ardından bakışları Yiğit'e kaydı. Ona baktığında gülümsemesi soldu nedense. Acaba aralarında bilmediğim bir şey mi dönmüştü? Bulut, Yiğit'e pek sıcakkanlı bir şekilde davranmıyordu.

İlkay, Yiğit'e yaklaşıp ''Ne haber abi?'' diye sordu yumruğunu ona uzatarak. Yiğit de elini yumruk yapıp İlkay'ın yumruğuyla tokuşturdu. ''İyidir aslan parçası. Senden ne haber?'' diye sorduğunda İlkay sırıtarak ''Maçı kazanırak daha iyi olcağım.'' dedi. Yani mesajı çoktan vermişti. Kaybetmek gibi bir seçeneğimiz yoktu.

''O zaman hemen başlayalım.'' dedi Yiğit. İlkay onu onayladı. ''Önce takımları ayarlayalım. Takım kaptanları kimler olsun?'' diye sordu İlkay.

Aklıma gelen fikri hemen onlarla paylaştım. ''Taş kağıt makas oynayarak belirleyelim bence.'' Hepsi beni onayladıklarında çember halinde toplanıp taş kağıt makas oynamaya başladık. Sona kalan iki kişi kaptan olacaktı.

Birkaç tur attıktan sonra kaptanlar belli olmuştu. Biri Bulut, biri Yiğit'ti. Aman Allah'ım! Ortalık kaos kokuyordu şu an. İkisi de birbirlerine delici bakışlar atmaya başlamışlardı bile. Allah'ım ne olur bu maç sağ salim, güzellik ve barış içinde bitsin.

İlkay, ''Şimdi de takımınızda olacak kişileri seçin. İlk kimin seçeceğini belirlemek için de bir kez daha taş kağıt makas oynayın.'' diyerek bir fikir sunduğunda ikisi de ellerini taş yapıp uzattılar. Bu ufak çaplı mücadelenin galibi Yiğit oldu. Yiğit taş, Bulut ise makas yapmıştı.

Yiğit, dudağının kenarını kıvırdı. Bize dönerek ilk seçeceği kişiyi söyledi. ''Rojin, gel.'' dediğinde epey şaşırmıştım. İlk beni seçmesini beklemiyordum açıkçası. Şaşkınlığımı askıya alarak hemen arkasına geçtim. Bulut'un ters bakışları Yiğit'in üzerinde oyalanırken ''İlkay.'' dedi.

Bu olay kısa sürdü. İki takım da tamamlandığında maça hazır olmuştuk. Takımlar şöyle ayrılmışlardı: Yiğit, ben, Baran ve Sara; Bulut, İlkay, Naz ve Eren.

Maç başlar başlamaz iki takım da son derece ciddi bir şekilde oynamaya başladılar. Gören de Derbi falan sanardı. Ne bu ciddiyet kardeşim?

Sara, ''Rojin abla! Yakala!'' diye bağırıp bana pas attı. Topu ayağımla sabitleyerek onu karşı kaleye doğru sürmeye başladım. Etrafıma şöyle bir göz atarak pas verebileceğim biri var mı diye baktım. Ama maalesef ki yoktu. Yiğit'i tutuyorlardı. Sara da az önce bana pas verip geride kalmıştı.

Kaleye iyice yaklaştığımda Bulut, önümü kesti. O derin bakan gözleri gözlerimi bulduklarında kalbimin ritmi bozuldu. Hayır! Eğer hemen zaafımı gösterirsem kaybederdim. Bir çalım atarak ondan uzaklaşmaya çalıştım. Ama yine hemen dibimde bittiğinde ona ters bir bakış gönderdim. Rojin hanımdan beklenmeyen hareketler!

Sırıttı. ''Ne oldu güzelim? Neden böyle baktın?'' Dediği şeyle donakalmıştım. 'Güzelim' mi demişti o? Yanlış duymamıştım, değil mi? Bulut, put kesilmemi fırsat bilip topu ayağımdan aldı. Ancak benden uzaklaştığında kendime gelebilmiştim. Hile yapmıştı ama! Hasızlıktı bu! Aklımı durduracak kelimeler kullanarak zaafımdan yararlanmıştı.

Arkamı dönüp gittiği yere baktım. Kalemize çok yaklaşmıştı. Tabii siz 'Kale' dediğime bakmayın. İki taş yerleştirip 'Kale' olarak kullanıyorduk. Yiğit, onu tutan İlkay'dan kurtulup Bulut'un önünü kesti. Biraz uzun süren bir mücadelenin ardından Bulut, kurtulmayı başardı ve kaleye doğru bir şut çekti.

Ve maalesef ki gol oldu. Bulut'un takımı sevince boğulurken biz dertli dertli duruyorduk. Maç benzer bir şekilde devam ettiğinde ikiye bir gerideydik.

İlkay kısa bir mola vermemizi istediğinde hemen taktik geliştirmeye başladık. Bana verilen görev, ne olursa olsun Bulut'u tutmaktı. Kesin çok iyi tutardım (!). Tam benlik görev (!). Yine de itiraz etme şansım yoktu. Maçı kazanmak için bunu başarmak zorundaydım. Maç tekrar başladığında görevimi yerine getirmek üzere Bulut'a yaklaştım.

Ona yaklaştığım an kalbim yine maratona çıkmışım gibi, hızla atmaya başladı. Sırıtıp ''Beni tutma görevini sana mı verdiler?'' diye sordu. İnkar etme gereği duymadan ''Evet.'' diye cevap verdim. ''Üzgünüm güzelim. Ama bu mümkün değil. Ben her türlü kurtulurum.'' Vicdansızın oğlu! Yine 'Güzelim.' demişti. Ama bendeki de kalp yani. Az insaf lütfen.

Düştüğüm durumu çaktırmadan ''O kadar da emin olma. İyi tutarım bence seni.'' dedim öz güvenli bir şekilde. Bulut'un dudağı usulca kıvrılırken ben de bir süre o kıvrımda kayboldum. ''Tut o zaman...'' kulağıma doğru yaklaşıp kalbimin alev almasını sağlayacak şekilde ''...beni.'' diye fısıldadı.

Hop hop hop! Az yavaş gelin ama Bulut bey! Bayılmama ramak kaldı şurada. Bir anda çok hızlı gitmeye başlamıştı. Daha iki gün önce doğru düzgün iki kelam edemezken şu an bulunduğumuz durum beni şoka sokuyordu.

Hareketlendiğinde onu durdurmak adına karşısına geçmiştim ki ayağım kaydı. Bulut, refleksle beni tutmaya çalıştığında onun da ayağı kaydı. O, sırtüstü yere düşerken benim de ayağım onun bileğine takıldığından bileğine yüklenerek düştüm. Dizim yere çarpmıştı. Bileği ise bacağımın altında kalmıştı. Dudaklarının arasında acı bir inleme fırladığında hemen bacağımı bileğinin üzerinden çekmeye çalıştım. Hay senin sakarlığına Rojin...

Endişeyle Bulut'a baktığım sırada maç çoktan durmuş, herkes yanımıza toplanmıştı. ''İyi misin Bulut?'' diye sordum endişenin doruklarını yaşarken. Yerden doğrulup ''İ-iyiyim.'' dedi. Ama sesi hiç iyi gibi çıkmıyordu. Yiğit eğilip Bulut'un bileğine uzandı. ''Müsaadenle bir şey olmuş mu diye bakacağım.'' dediğinde Bulut, onu onayladı.

Yiğit, Bulut'un ayakkabısını çıkarıp çorabını da sıyırıdı. Biraz inceledikten sonra ''Şişmeye başlamış. Hastaneye gitsek fena olmaz.'' dediğinde gözlerim doldu. Hepsi sakarlığım yüzündendi. Nasıl oldu da hemen bileğinin üzerine düştüm?

''B-ben Gül'ü arayayım. Bizi a-arabayla götürsün.'' dediğimde Bulut, ''Gerek yok ya. Çok acımıyor zaten.'' dedi. Ama sesinden acıdığı belli oluyordu. Ona ters bakışlar gönderip telefonumu cebimden çıkardım. Gül, birkaç çalıştan sonra telefonu açtığında ''Gül, müsait misin?'' diye sordum hemen.

''Evet de... Bir şey mi oldu?'' Görmeyeceğini bile bile başımı salladım. ''Bir arkadaşımızın bileği yaralandı. Kırık olabilir. Zahmet olmazsa gelir misin arabayla? Hastaneye gitmemiz gerekiyor da.'' dediğimde hışırtı sesi ardından kapının açılıp kapanma sesini duydum.

''Ne zahmeti be? Deme bir daha böyle şeyler. Geliyorum hemen.'' dediğinde teşekkür edip, onunla kısaca vedalaşarak telefonu kapattım.

Zor durumda kaldığında arayabileceğin dostlarının olması kadar güzel bir şey yoktu. Bir kez daha onların varlığına şükrettim.

Bulut'a baktığımda hareket etmeye çalışıyordu. Yüzünü buruştuduğunda acı çektiğini anladım. Acı çeken benmişim gibi hissederken gözlerim doldu. Canı çok acıyordu, değil mi? Yiğit, Bulut'u bir kolundan yakalayıp kolunu boynuna dolamasını sağladı. Ardından belini kavrayarak ona destek oldu.

''Geliyor mu?'' diye sordu Yiğit. Dudağımı ısırıp, ona başımı sallayarak cevap verdim. Bulut, kaşlarını çatıp bana baktı. ''Rojin? Bana bak bir.'' dediğinde eğik başımı daha da eğerek gözlerimi kaçırmaya devam ettim.

Bana doğru biraz yaklaştıklarında elini bana yaklaştırarak, çenemden tutup başımı hafifçe kaldırdı. Kaşlarını çatıp ''Ağıyor musun sen?'' diye sorduğunda işte o zaman tam anlamıyla ağlamaya başlamıştım. Göz yaşlarım benden izin almadan gözlerimden firar ederken hem Bulut hem de Yiğit -tabii çocukları da unutmamak gerek- hepsi aynı anda bana şaşkınca baktılar.

Arkamı dönecek gibi olduğumda Bulut, boşta kalan elini uzatıp kolumdan tuttu. ''Şşş, neden ağlıyorsun?'' diye sordu. Hıçkırarak ağladığım için nasıl cevap vereceğimi de bilmiyordum. Zar zor biraz sakinleşmeyi başardığımda ''Ö-özür dilerim.'' dedim tüm üzüntümü bu iki kelimeye sığdırmaya çalışarak.

Bulut, şaşkınlıktan dolayı irileşen gözlerini benden ayırmadan ''Ne yaptın ki özür diliyorsun?'' diye sordu. ''Ben-benim yüzümden ya-yaralandın.'' dediğimde dudaklarını kıvırdı. Bu halime mi güldü o? ''Ne alaka? Senin bir suçun yok ki.'' dediğinde Gül'ün arabası, bahçe kapısının önünde durdu.

Yiğit, Bulut'u arabaya doğru yürüttüğünde İlkay yanıma gelip ''Haber verin abla.'' dedi. Onu onaylayarak arabaya yaklaştım. Yiğit ve Bulut arkada oturduklarından ben Gül'ün yanına oturdum. Hızla hastaneye doğru sürmeye başladı.

Bulut'un nasıl yaralandığını sorduğunda az önce zar zor durdurduğum göz yaşlarım anında tekrar gözlerime doldular.

Bulut, beni bir şey demekten kurtarıp olayı kısaca anlattı. Kısa bir süre içinde hastaneye varmıştık. Acile girdiğimizde bir hemşire yanımıza gelip Bulut'la ilgilendi. Onu bir güzel muayene ettiler. Doktor da gelip ilgilendi. Hastanede halletmemiz gereken işler bittiğinde oradan çıktık.

Bulut'un ayağını sargıya almışlardı. Çok şükür ki kırık yoktu. Ama burkulmuştu. Yaklaşık üç hafta sonra tamamen düzeleceğini söylemişlerdi. Yine de üzerine çok baskı uygulamaması gerekiyordu. İçimde hâlâ bir suçluluk duygusu hakimdi. Benim yüzümden onun canı acımıştı.

Üzüntüm ağır bastığından yol boyunca tek kelime bile etmedim. Arabadan indiğimizde Yiğit, yine Bulut'a destek oldu ve yavaş adımlarla apartmanın bahçesine girdik. İlkay bizi kapıda karşılamıştı. Endişelendiği için dönmemizi beklemiş olmalıydı.

Bizi görünce hem yanımıza gelerek Bulut'a baktı. ''İyi misin Bulut abi?'' diye sordu. Bulut, gülümseyerek ''İyiyim. Merak etme. Sadece burkulmuş.'' dediğinde İlkay rahatlayıp bir nefes verdi. ''Bunu duyduğuma sevindim. Ben eve çıkıyorum o zaman. Annem kızacak şimdi. Kendine dikkat et abi. Bir şeye ihtiyacın olursa bana söyle. Olur da market alışverişi falan gerekirse ben gider yaparım.''

İlkay, çok düşünceli ve akranlarına kıyasla fazla olgun bir çocuktu. Onun bu huylarını çok beğeniyordum.

Gül, omzuma dokunarak ''Ben de gidiyorum Rojin.'' dedi. ''Geç oldu sayılır. Bak saat sekizi geçiyor. Bizde kalsana.'' dedim. Teklifime karşı biraz duraksasa da ''Yok ya! Başka zamana kalsın. Bugün annem bir yere gidecekti gece. Kardeşlerimin yanlarında dursam daha iyi olur. Malum ne yapacakları belli olmaz.'' diyerek teklifimi geri çevirdi. Onu başımla onaylayıp vedalaştım.

Zaten çok moralim yoktu. Onun da moralini bozmama gerek yoktu. Gül, ''Bak iyi görünmüyorsun. Hemen kendine gel. Yoksa terlikle kovalarım seni. Hem de annemin terliğiyle. En kalitelisinden.'' diyerek ufak bir tehdit savurdu. Kıkırdayarak başımı salladım.

Gül, diğerleriyle vedaştıktan sonra arabasına binip gitti. Biz de apartmana girdik. Uzun bir aradan sonra ilk kez asansöre binmiştim. Yiğit'in ve Bulut'un bakışlarını üzerimde hissetsem de onlara bakasım yoktu. Yüzüm sirke satıyordu zaten. Bu ruh halimi onlarla yansıtmak gibi bir planım da yoktu.

Bulut, ''Rojin? Moralin neden bu kadar bozuldu ki şimdi? Ufak bir kazaydı sadece.'' dediğinde gözlerim yeniden dolmaya başlamıştı. Bu duygusallık da nereden çökmüştü be abiciğim? Sessizliğimi korumaya devam ederken asansör durdu ve kapı açıldı.

Yiğit de bizimle inip Bulut'u evinin kapısına kadar getirdi. Ben de onları takip ettim. Bulut, cebinden anahtarı çıkarıp kapıyı açtı.

''Seni içeri kadar bırakayım. Sonra da baston falan almaya gideyim. Ayağına çok yüklenmemen gerekiyor.'' dedi Yiğit. Bulut mahcubiyetle gülümseyip ''Zahmet olmasın.'' dedi. Yiğit başını iki yana sallayıp ayakkabısını çıkardı.

''Ben de geleyim mi?'' diye sordum. Suçluluk hissimi atabilmek için elimden ne geliyorsa yapmak istiyordum. Bulut, soruma şaşırsa da ''Gel tabii.'' dedi uzatmadan.

Ben de ayakkabılarımı çıkarıp kenara ittirerek çekingen bir şekilde eve girdim. Yeni taşındığı için evi biraz dağınıktı. Tamam, birazdan daha fazla dağınık da diyebilirdik. Ama bu normaldi. Taşınma taşkalası işte. Salona geçtiğimizde Yiğit, Bulut'u kanepeye bıraktıktan sonra doğruldu.

''Ben gidiyorum. Birazdan dönerim.'' deyip bana döndü. ''Reçete sendeydi, değil mi Rojin?'' Yiğit'i onaylayarak reçeteyi cebimden çıkardım. Ona uzattığımda elimden aldı ve cebine koydu.

''Hazır gidiyorken yol üzerinde eczaneye de uğrarım. İlacı ve merhemi de alırım.'' Bulut, Yiğit'e minnetle baktı. ''Çok teşekkür ederim kardeşim. Parayı vereyim sana.'' Yiğit başını iki yana sallayarak ''Ayıp ediyorsun. Lafı mı olur?'' deyip salondan çıktı.

İşte bir 'Kardeş' meselesi daha. Birkaç saat önce birbirlerine öldürücü bakışlar atan kişiler bunlar mıydı sahiden?

Yiğit, salondan çıktıktan birkaç saniye sonra kapının kapanma sesi geldiğinde Yiğit'in gittiğini anladım. Ne yapacağımı bilemeden öylece dikiliyordum odanın ortasında.

Bulut bana bakarak ''Rojin, neden ayakta duruyorsun? Otursana.'' dedi. Gözlerimi kaçırıp ona en uzak olan koltuğa oturdum. Mazallah bir kez daha bir yerine bir şey yapardım. Allah korusun. Bu sakarlıkla kesin yapardım zaten. Bu yüzden önlem almak en mantıklısıydı.

Gözlerimi salonda gezdirmeye başladım. Kimi yerde birkaç karton üst üste duruyordu. Bulut, neye baktığımı anlamış olmalı ki ''Yeni taşındım sayılır. Bu yüzden temizliği daha yeni bitirebildim. Şimdi eşyalarımı yerleştirmek kaldı sadece.'' diyerek açıklama yaptı.

Onu onayladıktan sonra aklıma çok parlak bir fikir geldi. ''Müsaade edersen sana yardım etmek istiyorum.'' Bileğine bakıp üzgünce iç çektim. ''Bu en azından suçluluk duygumu giderir biraz. Lütfen reddetme.'' dedim en tatlı sesimi kullanarak. Bana bıkkın bir bakış attı.

''Kaç defa diyeceğim? Senin hiç suçun yoktu ki. Lütfen böyle düşünme artık. Olacağı varmış ki oldu.'' dediğiyle birlikte dişlerimi dudağıma geçirdim. Şu an itiraz etsem yine tersini söyleyecekti. Bu yüzden konuyu fazla uzatmaya gerek yoktu.

''Tamam. Ama yine de sana yardım etmek istiyorum. Zaten bileğin bu haldeyken bir şey yapamazsın. Eşyalarını yerlerine yerleştireyim işte.'' dediğimde bir süre düşündü. Ardından ikna olmuş olacak ki ''Madem bu kadar ısrar ettin... Şu kutularda kitaplar var. Onları kitaplığa dizersen yeterli olur.'' dedi.

Sevinçle yerimden kalkarak kutulara yöneldim. Bu kitapları dizmemin yeterli olacağını söylese de elbette ki bununla yetinmeyecektim. Evde yapabileceğim ne iş olursa yapıp halledecektim. İlk kutuyu açtığımda beni bir sürü kitap karşıladı.

Demek ki kitapsever bir beyefendisiniz Bulut bey. Onunla ilgili bir şey daha öğrenmiştim. Yavaş yavaş onu tanıyordum. Bu o kadar hoş bir histi ki... Hayalini kurduğum şeyler bir bir gerçekleşiyorlardı.

Elime aldığım ilk kitabı inceledim. Suç ve Ceza... Çok beğendiğim romanlardan biriydi. Bir şey sormak için Bulut'a çevirdim bakışlarımı. Gözlerimiz anında buluşunca onun gözlerinin çoktan benim üzerimde oldukları gerçeğiye yüzleşmiştim. Bu, beni utandırıp, yanaklarımın kızarmasını sağlamıştı. Ayrıca tabii ki soracağım şeyi unutturmuştu.

Bana gülümsediğinde gülümsemesine karşılık verdim. Ona bir süre dalıp kaldığımda elimdeki kitap kayıp yere düştü. Hemen telaşa kapılıp onu aldım. Bulut'un kıkırtısını duydum. Ama dönüp ona bakmadım. Yoksa yine aklım kuş olup, uçup gidecekti.

Kitabı, kitaplığa yerleştirecektim ki aklıma soracağım soru geldi. Bu defa ona bakmadan sorumu sordum. ''Belli bir düzene göre mi diziyorsun kitapları?'' Bana cevap vermediğinde kaşlarımı çatarak ona baktım.

Uyuyakalmıştı. Ciddi anlamda uyuyordu şu an. Oysa sadece birkaç saniye geçmişti. Bu kadar hızlı uyuması normal miydi? Elimdeki kitabı bırakıp ona yaklaşmaya başladım.

Her adımda kalbimin atış hızı arttı. İyice yakınına geldiğimde güzel yüzüne baktım. Huzurlu görünüyordu. Bir süre güzelliğine daldım. Allah'ım! Bir erkek nasıl bu kadar güzel olabilirdi? Pürüzsüz bir teni olsa da sakalları çok hafif kendilerini belli etmeye başlamışlardı. Kumral olduğu için çok göze batmıyorlardı ama. Bu kadar yakınında olmasam ben de göremezdim.

Dudakları hafif aralık kalmışlardı. Dudağının kimi yerleri soyulmuştu. İnce telli saçları burnuna geldiğinde kaşlarını çattı. Bunun onu rahatsız ettiğini farkettiğimde elimi, o saç telini çekmek için yüzüne yaklaştırdım. Tam dokunacaktım ki kapı çaldı.

Telaşa kapılarak ondan uzaklaştım. Gözlerini hafifçe araladığında ondan çoktan uzaklaşıp yakalanmadığım için şükrettim. O da kaşlarını çatarak yerinde doğruldu. Bu halleri yumurtadan yeni çıkmış civcivi andırıyordu.

Kendine gelmesi için ona zaman tanıyıp kapıyı açmak için salondan çıktım. Büyük ihtimalle gelen Yiğit'ti. Kapıyı açtığımda yanılmadığımı anladım. Onu içeri buyur ettiğimde benimle birlikte salona geçti.

İlaç poşetini Bulut'a uzatarak ''Ağrı kesiciyi kahvaltıdan sonra ve akşam yemeğinden sonra içmeliymişsin. Ayrıca bu merhemi düzenli olarak günde üç kere sürmeliymişsin. Başka da bir şey demediler.'' deyip Bulut'a ne yapması gerektiğini tek tek anlattı. Bulut gülümseyip ''Eyvallah.'' dedi. Yiğit, başını sallayarak dudağının kenarını kıvırdı. Daha önce bunun Yiğit dilinde 'Rica ederim.' demek olduğunu öğrenmiştik. Ardından elindeki bastonu da Bulut'a uzattı.

''Bir süreliğine işine yarar diye düşündüm.'' dediğinde kahkaha atmamak için dudağımın iç tarafını dişledim. Yiğit, bu kadar zevkli (!) olduğunu bilmiyordum açıkçası. Dedelerin kullandığı, rengi sarıya kaçan bastonlardan birini getirmişti.

Bulut, bir ona bir bastona baktı. 'Ciddi misin sen?' bakışı attıktan sonra ''Koltuk değneği almak varken neden bu baston?'' diye sordu. Yiğit, gözlerini devirdi. Bunu yaptığını ilk kez görüyordum. İstemsizce gülmeye başladığımda Yiğit, bastonu kanepeye bırakıp oturdu.

''Sana yakışır diye düşündüm. İlk gözüme çarpanı aldım. Teşekkür etmen gerekirken bu tavrın oldu mu şimdi?'' diye sordu sahte bir alınganlıkla.

Bulut, kanepenin üzerinde olan bastonu eline alıp incelemeye başladı. Yüzünde oluşan memnuniyetsiz ifade gülmemi sağladı. Gözleri bastondan ayrılıp beni bulduğunda dudaklarımı birbirlerine bastırdım. ''Çok mutlu oldunuz bakıyorum da Rojin hanım? Beğendiniz mi bastonu?'' diye sorduğunda gözlerimi kaçırıp ''Ben kitapları diziyordum ya. Devam edeyim en iyisi.'' diyerek konudan sıyrılmaya çalıştım.

Yiğit'in bana seslenmsiyle durdum. Bana bir eczane poşeti uzattı. ''Dizin yaralanmış. Pansuman yap önce.'' Dediği şey beni şaşırtırken dizime baktım. Hafifçe sıyrılmıştı. Birkaç kan damlası da kurumuştu. Yiğit, çok dikkatli biri olmalıydı. O olmasa hayatta farketmezdim bunu. Ona teşekkür ettim.

Pansumanımı hızlıca hallettikten sonra kitaplığa yöneldim.

Kısa süren sessizlikten sonra ''Yalnız Yiğit, söylemeden geçemeyeceğim. Harbi zevksizmişsin kardeşim.'' dedi Bulut bir kez daha memnuniyetsizliğini belli ederek.

Yiğit onu cevapsız bıraktı. Ben de kitapları yerleştirmeye devam ettim. Ama az önce sorduğum soruyu tekrar ettim. Yanlış bir şekilde dizmek istemezdim sonuçta. ''Bulut, kitapları belli bir düzende mi diziyorsun? Yoksa gelişigüzel mi?''

''Genelde yayınevlerine göre diziyorum. Ama çok da önemli değil.'' dediğinde başımla onaylayıp kitapları dediği şekilde yerleştirmeye başladım.

Yiğit, biraz hareketlenip ''Acıkmadınız mı?'' diye sordu. Şahsen ben hiç acıkmamıştım. Rabia teyzem sağ olsun tıka basa doluydum. O yemek bana üç gün yeterdi.

Bulut, karnını ovuştutup ''Acıktım galiba ya.'' dediğinde Yiğit bana baktı. ''Ben aç değilim. Ama isterseniz bir şeyler hazırlayabilirim.'' dedim. Kitapları da dizmeyi bitirmiştim. Kutuları katlayıp, üst üste dizip yanlarına gittim. Koltuğa oturdum.

Bulut, sıkıntılı bir nefes verip ''Mutfak altüst durumda. İçinde tek bir yapılmaz. Onu sona bıraktım. Dolap tamamen boş. Mutfak malzemeleri hâlâ kutularda.'' dedi bıkkın bir sesle. E o zaman bu çocuk kaç gündür ne yiyordu? Merakımı dile getirerek ''Sen ne yiyorsun o zaman? Yemek yapmıyor musun?'' diye sordum.

Ensesini kaşıyarak ''Dışarıdan hallediyorum ben.'' dedi. Tch tch tch. Sağlıksız beslenme demek. Çok ayıp. Madem sevdiceğim kendini doğru düzgün beslemiyor bu görev bana düşerdi. Artık düzenli olarak ona yemek getirecektim. Fazla mı abarttım? Aman neyse! Gönlümden koptuğu sürece sorun olmazdı bence.

Yiğit, ''Şimdi ne yiyelim o zaman?'' diye sordu. Bulut, ''Pizza sipariş edebiliriz.'' dediğinde hemen ayaklandım. ''Olmaz! Sağlıksız beslenme hayatta olmaz. Ben bir saate mutfağı halledip yemek pişiriyorum.'' dedim ani bir kararla. İkisi de bana şaşkınca baktıklarında biraz aklımı kullanmayı başardım. Bir saatte hem mutfağı düzenleyip hem yemek yapmak için bir mucizenin olması gerekiyordu.

Hızlı bir şekilde düşünüp ''Ya da şöyle yapalım: Ben eve geçip yemek yapayım. Sonra siz yemek yerken mutfağı toplarım.'' dedim. Evet, bu fikir daha mantıklıydı.

Bulut, başını olumsuz anlamda salladı. ''Gece gece uğraşma o kadar. Pizza söyleyelim işte.'' Yiğit de onu onayladığında ikisiyle baş etmenin çok zor olacağını kabullenip ''Nasıl isterseniz...'' dedim çaresizlikle. Yiğit, telefonunu çıkarıp pizza siparişini vermeye hazırlandı.

''Neyli istersiniz?'' diye sorduğunda ''Bana söylemeyin hiç. Aç değilim.'' dedim. Bulut, bana onaylamaz bakışlar gönderdikten sonra ''Aç olmasan bile söyleyelim. Belki gelene kadar acıkırsın. Hem maç yaptık. Enerji kaybettik.'' dediğinde diyecek bir şey bulamadım.

''Benimki karışık olsun.'' dedi Bulut ardından bana bakarak ''Seninki?'' dedi soracasına. 'Sensin' demek gelse de içimden tabii ki demedim. ''Tavuklu olsun.'' dedim. Ardından ''Ben mutfağı düzenlemeye gidiyorum.'' dediğimde Bulut itiraz etti. ''Zahmet etmene hiç gerek yok gerçekten. Ben sonra hallederim. Acelesi yok zaten.'' dedi ciddi bir tavırla.

Onu duymazdan gelerek mutfağa doğru ilerledim. Manzara pek hoş değildi. Hani ne derler? Her yer her yerde. Tam ondan. Salondan çok daha dağınıktı. Ama temizdi. Sadece eşyaları dizmek kalmıştı. Tişörtümün olmayan kollarını sıvayıp işe koyuldum.

İki dakika geçmemişti ki Yiğit ve Bulut kapıda görüldüler. Gözlerim bulut'un bastonuna kayınca sırıtmadan duramadım. Çok yakışmıştı. Bulut, bir sandalyeye yerleştiğinde Yiğit, yanıma gelip yardım etmeye başladı.

Bulut, rahatsız bir sesle ''Ya ama ben böyle çok mahcup oldum. Ne gereği vardı bunların? Bari ben de bir işin ucundan tutayım.'' dedi. Ona dönerek ellerimi belime yerleştirdim. Korkunç olduğunu farzettiğim bir ifade takınıp ona baktım.

''Yaralısın sen. Bir şeye dokunmayı aklının ucundan bile geçirme.'' dedim tehditkar bir sesle. O da uslu bir çocuk gibi ellerini havaya kaldırıp ''Peki, peki. Sen kızma yeter.'' dediğinde memnun bir şekilde gülümseyip işimin başına döndüm.

Hemen hemen her şeyi yerleştirmiştik. Son bir tavayı da üst rafa koymak için uzanmıştım ki tava elimden kaydı. Tam başıma düşecekti ki gözlerimi sıkı sıkı yumup ellerimi başımın üzerinde birleştirdim. Birkaç saniye geçmesine rağmen bir acı hissetmeyince gözlerimi açtım.

Yiğit, hemen arkamda durup tavayı tutmuştu. Onu arkaya ittirip sabitledi. Bu sırada göğsü sırtımla birleşmişti. Temasımızı uzatmayıp bir adım geriye attı. Derin bir nefes alıp ''Çok sakarsın Rojin.'' dedi düz bir sesle. Of! Maalesef ki öyleydim galiba.

Sakar olmaktan hazetmesem de bu elimde olan bir şey değildi ne yazık ki. Dudaklarımı sarkıtıp ''Galiba öyleyim gerçekten.'' demiştim ki kapı çaldı. Pizzalar gelmiş olmalıydı.

Yiğit pizzaları almaya gitti. Bulut'la hiç konuşmadan sandalyelerden birini çekip oturdum.

Yiğit, pizzaları getirdikten sonra üçümüz de rahatça yayılarak onları yemeye başladık. Evet, aç olmadığını söyleyen ben bir kutu pizza yedi.

Nedense birden ortamı garip bir hava sarmıştı. Rahatsız edici bir hava... Yiğit ve Bulut pek konuşmuyorlardı. Ben de ne konuşacağımı bilemediğimden sessizliğimi koruyordum.

Pizzalar bitince Yiğit, boş kutuları poşete yerleştirdi. Yiğit ve ben ayaklandığımızda ''Ben gideyim artık. Bir şeye ihtiyacın olursa beni ara.'' dedim Bulut'a.

Bulut da bastonuna yüklenip ayağa kalktı. ''Seni arayabilmek için önemli bir şey eksik.'' Ona anlamadığımı belli eden bakışlar attığımda gülümseyip ''Telefon numarası.'' dedi. Bir saniye, bir saniye. Şimdi ben ona telefon numaramı mı verecektim? O da benimkini kaydedecekti. Ben de onunkini kaydedecektim. Rehberlerimizde birbirlerimizin numarası olacaktı.

Hayalini kurduğum şeylerden biri daha gerçekleşiyordu. Ben bayılmayayım da kimler bayılsın? Bulut, elini havaya kaldırıp gözümün önünde iki yana salladı. ''Rojin? İyi misin?'' Hayır tabii ki! Nasıl iyi olabilirdim ki? Numaranı alacaktım. Belki beni arayacaktın. Belki mesajlaşacaktık. İyi değilim. Anlıyor musun?

Derin bir nefes alarak kendime gelmeye çalıştım. ''İyiyim.'' deyip numaramı verdim. Beni kaydettikten sonra telefonumu çaldırdı. Yiğit, bana bakıp ''Ben de numranı aldım. Beni de kaydedersin.'' dediğinde ona şaşkınca baktım. Ne ara kaydetmişti ki? Telefonum bir kez daha çaldırıldığında ikinci numaranın Yiğit'in numarası olduğunu aklımda tuttum.

''O zaman iyi geceler.'' dedim mahcup bir tavırla. Gereksiz bir şekilde yine utanmıştım. Bulut, iç ısıtacak şekilde gülümseyerek ''İyi geceler.'' dedi.

Ben ve Yiğit dışarı çıktığımızda Yiğit'e de iyi geceler dileyip evime girdim. Şimdi tüm duyguları aynı anda yaşayarak delirme zamanıydı!

***

Bölüm sonuuu

Umarım beğenmişsinizdirrr

Kendinize çooook iyi bakınnnn

Sizi seviyorum🤍💙

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.