İçeriğe geç

Bir Yangının Gülü

Bölüm 4 · 7 dk okuma

Bir Yangının Gülü

Bölüm 4

Bölüm 3

Sabahın köründe koğuşa girer gibi girdi yine yengem odama. Yahu bir sabah da huzurla uyanamayacak mıydım ben bu evde? Bas bas bağırıyor. Konu da hep aynı. Ya dağınıklığım, ya kilolarım, yada okula gitmeyişim... Yahu bir dur be kadın, daha okullar açılmadan nasıl gideyim? Hadi ben bu eve altı aylığına geldim ve okul açılır açılmaz defolup gideceğim de amcam için çok üzülüyorum. O bu belayı çekecek mecbur. Gidecek yeri de yok zavallının.

Çenesinden kurtulmak için evin tüm işlerini yapıyorum. Çamaşır, bulaşık, yemek, temizlik... Yok kadın illa bir kulp takıyor yaptığım her işe.

- Bu yemeklere fazla tuz koyuyorsun, kız sen bizi tansiyondan gönderecek misin öbür tarafa?

- Bak yine fazla yiyorsun, kilo almışsın zaten bu aralar. Bak hala ekmek banıyor menemene, kime diyorum?

- Şu saçlarını da topla evin içinde, her yere dökülüyor. Sen bu gidişle kel kalırsın ben sana söyleyeyim.

- Kız kısmının okul neyine? Evlen de bi yuva kur kendine. Okuyup da alim mi olacaksın? Zaten çok güzel de sayılmazsın. Her yanın yara bere içinde, aklın varsa ilk bulduğun adamla evlen. Hoş seni bu yanık izlerinle kim ne yapsın?

Bazen gerçekten çok merhametsiz oluyor şu yengem. Hadi diğer laflarını yer yutaım da yanık izlerimi yüzüme vurup duruyor.

Çıkan yangında yandığım zaman kollarımda, bacaklarımda, yüzümün sol yanında ve alnımda yanık izleri kaldı. Hiç laf söyleyecek bir şey bulamasa onlara laf söylüyor. Ben de biliyorum canım, ben de biliyorum yengeciğim, ben de biliyorum bok gibi göründüğümü ama ne yapabilirim ki? Yıllarca ilaçlar, merhemler, kremler kullandım ama yok, bana mısın demiyor.

Evde durup dururken laf işitmekten sıkıldım, zaten bir yere de gidemiyorum. Resmen hapis hayatı yaşıyorum burada. Bir keresinde markete gitmek için izin istedim, kıyametleri koparttı. “Koca bulmaya mı gidiyorsun, otur oturduğun yerde. Ne istiyorsan söyle amcan alır. Köy meydanına çıkıp salınacaksın ya, senin derdin o” diye carlamaya başladı. Ben seni çekmem de normalde, dua et kalacak yerim yok da katlanıyorum sana.

- Ama yenge, kadınsal şeylerimi amcamdan isteyemem.

-Kadınsal şeylermiş. Bana söyle o zaman. Kancık Huriye gibi köy meydanlarında gezip kendi mi beğendireceksin birine.

Köyde Huriye diye bir kadın var, akşama kadar kahvelerin önünde gezinir dururmuş. Niyetini bilmem ama yengem onun koca bulmak için orada gezindiğini söyler durur. Bir de sürekli beni köyün diğer kızlarıyla kıyaslayıp durması yok mu? Kimseyi tanımıyorum bu köyde. Yine de tanımadığım insanları bana örnek gösterip duruyor.

- Bak Hanifenin kızı Meleğe, feyz al birazcık o kızdan. Hanımhanımcık, dürüst, namuslu. Üstelik çok da güzel. Hem o da okul okuyacak bu sene. Bir de hamarat ki sorma. Peşinden de koşan koşana.

Durup dururken beni kıza düşman edecek Allahın manyağı. Sanki ben aksini söylemişim gibi kızı bana övüp duruyor. Ben de krizi fırsata çevirmeye karar verdim. Sırf yengemin çenesinden kurtulmak için kızla arkadaş olmaya çalıştım. Çenesinden kurtulmak istediğim zamanlar hemen onun yanına kaçıyor, vakit geçiriyordum. Bir şey söylerse de “Yengeciğim, Melek bana örgü öğretiyor, Melek bana yemek yapmayı öğretiyor, Melek bana temizlik yapmayı öğretiyor...” diyorum, sesini çıkartamıyor. Bir gün yine başladı bizimki söylenmeye, hemen Meleği bahane edip kaçtım kızın yanına. Evlerimiz karşılıklı Melekle. Onun da evi müstakil, bahçeli bizimki gibi. Yani, yengeminki gibi. Bazen oturup sohbet ediyoruz bahçede, müzik dinliyoruz, kahve içip bahçeden meyve topluyoruz. Hatta yengem sayesinde yakın arkadaşım oldu kız bir anda. İkimiz de işlerimizi bitirip günün geri kalanını beraber geçiriyoruz. Sevimli bir kızcağız. Böyle rengarenk tokalar falan takıyor. Hatta uğur böcekli bir tokası var, çok yakışıyor ona. Bana yurtta kaldığım zamanlardan başka bir kızı hatırlatıyor.

Ailemi yangında kaybettiğim zaman hiç bir akrabam beni kabul etmemiş. Sadece amcam razı gelmiş bana bakmaya ama yengem kıyametleri kopartmış. “Yakında kendi çocuklarımız olacak, el alemin çocuğuna bakamam ben” diye kestirip atmış. Amcam da gönlü razı olmasa da mecbur kabul etmiş bu durumu ve beni yetimhaneye vermişler.

İşte o zamanlar bütün vücudum irinli yara kaplı olduğu için kimse beni sevmiyordu. Hatta bazı çocuklar bana hakaret ediyor, dalga geçiyor, arada sırada itip kakıyorlar ve yaralarımı kanatıyorlardı. Yurt Müdiresi Neriman anne her seferinde pansumanımı yapıyor ve beni meyve suyu ile kandırıp geri yolluyordu. Bir süre bu böyle devam etti. Ben de alışmıştım artık, aldırmıyordum fazla. Hatta yaralarımı kendim sarmayı bile öğrenmiştim.

Zamanla tüm kabuklar döküldü ve yeni bir cildim oldu. Saçlarım da uzuyordu. Hatta neredeyse bağlayacak duruma gelmişti. İşte o zaman arkadaş edinmeye başlamıştım. Yine arada sırada erkek çocuklar bir şeyler söyleyip canımı sıkıyorlardı ama sorun değildi. Başa çıkmayı öğrenmiştim çünkü.

Yurttan sadece okula giderken çıkabiliyorduk. Yıllar geçiyor büyüyorduk. On yaşına gelmiştim. Artık yanık izlerim dışında normal bir kız sayılırdım. Yurdun bahçesinde servise biner, servisten de yurdun bahçesinde inerdik. Yurt dışındaki tek hayatım okuldaki hayatımdı. O yüzden orada ayrı bir dünyam vardı. Travmalardan ve yanık yaralarından dolayı okula on yaşında başladım. Bütün sınıf arkadaşlarım benden küçüktü. Ben de onlara ablalık yapıyordum. İşime de geliyordu bu durum. Hepsinin üstünde hakimiyet kurabiliyordum ama üst sınıflardan hep dayak yiyordum.

Öğretmenimi de çok seviyordum. Gözleri yemyeşildi, anneme benziyordu. Bizi, annemin köydeki çocukları sevdiği gibi seviyordu. O yüzden okula gittiğimde kendimi evimde gibi hissediyordum.

İşte o zamanlar yurda bir kız geldi. Adı Zeynepti. Kimseyle konuşmuyor, sürekli altına işiyor ve burnunu karıştırıyordu. Bacaklarından biri aksıyordu, depremde olmuş. Topal Zeynep derlerdi ona. Yemekhanede de hep tek başına oturmak zorunda kalıyordu. Herkes tiksiniyordu ondan, tıpkı benden tiksindikleri gibi.

Bir gün erkek veletler bunu araya almış tartaklıyorlardı. Pencereden gördüm onu. Hiç umursamadım önce. Ben başımın çaresine bakmayı kendim öğrenmiştim, o da öğrensin dedim ama içimde bir yere dokundu bu durum. Yatağıma uzandım ama kafam orada kalmıştı. İçim sıkılarak yeniden baktım pencereden, devam ediyorlardı. Sonra bir şey oldu, elime temizlikçinin süpürgesini kaptığım gibi aşağı indim. Zeynebi kurtardım ellerinden ve çocukların hepsini morartana kadar dövdüm. Böylece yurtta ilk cezalarımı almaya başladım. Zeynebe de “Bundan sonra sana elini süremeyecek kimse merak etme” dedim. Neriman hanımdan çok kötü dayak yedim neticede ama olsun, içim rahattı. Cemile, ay pardon Zeynep mutluydu. Onu Cemilenin yerine koymuştum belki de kim bilir.

Zeynep’in ailesi de depremde ölmüş. O da benim gibiymiş yani, kimse tarafından istenmeyen çocuk. Olsun, kimse istemese de ben Zeynep’e yeterdim. Onu korur kollardım, beni kim koruyup kollayacak bilmiyordum tabi.

Ona evvela çişini söylemeyi öğrettim. Sonra sümükleri akınca nasıl silmesi gerektiğini, temizliği falan anlattım. Yurttaki büyük ablalar zamanında bana nasıl öğrettilerse ben de ona öğrettim. Kendi kıyafetlerimden de verdim ona. Çok güzel oldu.

Bazen yurda kıyafet bağışlanırdı. Biz o zamanlar en güzel parçaları almaya çalışırdık. Kim kaparsa en güzel kıyafetler, ayakkabılar onun olurdu. Ben bulduğum en güzel giysileri, fileli etekleri, çiçekli tokaları hep Zeynep’e verirdim. Bir gün bağış günüydü. Çok cici kıyafetler, ayakkabılar, tokalar getirmişlerdi ama ben gidene kadar hepsini kapmışlardı. Pek bir şey kalmamıştı geriye. Hay Allah, Zeynep’e de söz vermiştim sana da bir şeyler bulacağım diye. Çaresiz geri dönecektim ki o sarışın piç kurusunun elinde uğur böcekli tokaları gördüm. Ne kadar yalvardıysam da vermedi. Nuh dedi peygamber demedi inatçı velet. En sonunda “O toklar için ne istersen yaparım” dedim. Allahın sarı sıçanı, pislik pislik sırıttı. “Bir tokat atmama izin verirsen ben de tokaları veririm” dedi. Güçlü kuvvetli bir şeydi bir de, benden bir kaç yaş büyüktü. Kabul ettim, sanki tokat görmediğimiz şey miydi?

Ben ufacık bir tokat zannediyordum, bana şamarı bir koydu, Allaha kavuşuyordum neredeyse. Dünyamı şaşırdım acıdan. Neyse ki bitti sanıyordum, “olmadı, tekrar vuracağım” dedi. “Yahu nasıl olmadı oldu işte, öte tarafa gittim geldim” diyorum ama yok, kabul etmiyor. Ben de “nasıl olsa bir tane yedim, sık dişlerini Asiye” deyip kabul ettim. İkinci tokat ilkinden daha ağırdı. Ağzıma kan tadı geliyordu ama bu piç yine vermedi tokaları. “Allahın hakkı üçtür” deyip bir tane daha vurmak istedi. Bu son şansımdı, gücüm tükenmişti ama Zeynep için yapacaktım. Üçüncü tokadı beklerken gözlerimi yumdum sıkı sıkı, kendimi kasıyordum acımasın diye. Tokat bekliyordum, bu sarı sıçan suratıma okkalı bir tükürük yapıştırdı. “Tıpkı o iğrenç arkadaşın gibisin sen de” dedi ve tokaları kafama fırlatıp arkadaşları ile dalga geçip gülerek gitti.

Zeynep o gün çok mutluydu, uğur böcekli tokalarını çok sevmişti. Ben ise o gece hiç uyuyamadım. Sabaha kadar yanağımı tutup sessiz sessiz ağladım. Meleğin saçlarında o uğur böcekli tokaları görünce Zeynep geldi aklıma. Kim bilir nerelerdedir?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.