İçeriğe geç

Bir Yangının Gülü

Bölüm 5 · 7 dk okuma

Bir Yangının Gülü

Bölüm 5

Bölüm 4

Hayret doğrusu, o sabah yengem kıyametleri kopartmadan uyandım. Hatta yatakta biraz pinekleme fırsatı bile buldum ama yok, yengemin sesi çıkmıyordu. Bizim evde bu kadar sessizlik hayra alamet değildir, ne oldu acaba diye çıktım odamdan. Korka korka salona doğru gidiyordum ki inleme sesleri geldi. Biri ağlıyordu besbelli. Biri değil, yengemdi ağlayan. Hayret, ben bu kadının duyguları yok sanırdım, o da üzülebiliyormuş, şaşırdım doğrusu.

Yanına kadar gittim ama ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Ellili yaşların ortasında bir kadın içli içli ağlıyorsa ne yapılırdı ki? Yanına oturdum usulca ama sesimi çıkartamıyordum. Bir şey söyleyemedim, aramızda o samimiyet de yoktu zaten. Bir süre beni hiç fark etmedi. Adeta orada değildim, hatta hiç var olmamıştım. Öylece ağladı yanımda, ben de sessiz sedasız bekledim. Daha önceden de Neriman hanımın ya da başka başka kadınların ağlamalarına şahit olmuştum ama duygusuz duygusuz baktım her birine.

Bir an geldi, elini tutayım dedim. Nereden bilirdim karının benden bu kadar nefret ettiğini. Avaz avaz bağırmaya ve çığlık atarak ağlamaya başladı bu kez. Korkuyordum. Hemen geri çektim kendimi.

- Tamam yengeciğim, dokunmuyorum. Hatta bak çektim elimi. Hem ellerimi de yıkadım sabah, temiz ki ellerim. Senin tembihlediğin gibi, 3 kere sabunladım. Valla Akşam da duş almıştım, valla temiz ellerim. İnanmazsan al kokla, bak sabun kokuyor...

Bu kez iyice bağırmaya başladı. Ay aklıma sıçayım ya, niye geldim ki? Geçip odamda uzansaydım keşke. Sonra geri çekildi, beni fark etti. Beni uzaydan gelmiş acayip bir cismi izler gibi şaşkınlıkla izledi bir süre. Sonra da “Leylaaaa” diye bağırarak yeniden sarıldı. Bu kez daha da çok ağlıyordu. Ben ne olduğunu anlamıştım sanırım.

Yengem ve amcamın bir kızları olmuş, Leyla... Hastalanmış. Çocuktur, kolay atlatır diye beklemişler bir kaç gün. Bakmışlar ki bebeğin ateşi sürekli yükseliyor, amcam apar topar doktor bulmaya gitmiş. Köy yerinde doktor bulmak zordur, kasabaya kadar inmiş amcam doktor bulmak için. Doktoru gecenin bir yarısı o karlı havada yatağından çıkarmış yalvara yalvara. Amcamın anlattığına göre bir metreye yakın kar varmış yerde. Yürümek değil, ayakta durmak bile zormuş. Göz gözü görmüyormuş. Bir yandan lapa lapa kar yağıyor, bir yandan da poyraz buz gibi esiyormuş. Derken eve varmışlar ama artık çok geçmiş. Yengem ölen bebeğine sımsıkı sarılmış kendi kendine sayıklıyormuş. Meleğin annesi Hanife teyze öyle anlatıyor, vermemiş bebeğin ölüsünü kimseciklere. Sabaha kadar uyumamış. Ağlamamış da. Rahmetli kuzenime ninniler söyleyip masallar anlatmış. Ertesi gün zor almışlar bebeği elinden. Hanife abla ve köyün imamı az yalvarmamışlar. “Günaha giriyorsun, o sabiyi çürütüp kokutmaya hakkın yok. Allahın gücüne gider, ecel bu” diyerek zorla almışlar elinden. Almışlar ya, yengeme de bir haller olmuş, aklının bir yarısını kaybetmiş. Bir süre Deli Hacere çıkmış adı. Yıllarca tedavi görmüş de şimdiki haline gelmiş. Hoş, şimdi de pek akıllı sayılmaz ya, neyse.

Yine rüyasında gördü kaybettiği bebesini besbelli. Beni de ona mı benzetti nedir? Sarılıyor, saçlarımı okşuyor, beni öpüyor... Ne yalan aöyleyeyim hoşuma da gitmedi değil, tuhaf hissettim. Allahın gücüne gitmesin, “inşallah her gün bebeğini rüyasında görür de beni böyle sever” diye düşünüyordum ki, kendine geldi.

Söylememe gerek yok sanırım, yine dünyanın lafını söyledi ama sorun değildi bu kez. Anlıyordum onu. Anlamaya çalışıyordum. Onun aslında kötü biri olmadığını, sadece bebeğinin yerine kimseyi koymak istemediğini biliyorum artık. O yüzden tıkadım kulaklarımı. Dedim ya, nasıl olsa çıkıp gideceğim buradan, Allah amcama sabır versin.

O gün bahçeyi temizlemiş, bahçeden olgunlaşan sebzeleri toplamış çardakta oturuyordum. Melek seslendi pencereden “Asiyee, gelsene oturalım biraz” diye.

“Bugün evde kalsam daha iyi olur Melek, yengem yalnız kalmasın” diyecek oldum, yengem beni duyup geldi çıktı dışarıya. “E iyi ya, yengeni yalnız bırakma da onu da götür o halde ” dedi. Hayret, bir haller oldu bu karıya ama itiraz da etmedim. Beraberce Meleğin evine gidip bahçeye oturduk. Hava gavur şeyi gibi yanıyordu. O yüzden bahçede oturmaya karar verdik. Hanife abla limonata hazırlamaya girdi, Melek de ona yardım için yanına gidince biz yengemle baş başa kaldık.

Kafamı kaldırdım, baktım bana bakıyor. Gözlerimi kaçırıyorum, çaktırmadan yine bakıyorum ama yok, gözlerini dikmiş beni izliyor. Bir şeyler söyleyecek gibi oluyor ama söylemiyor, dili çaresiz gibi bakıyor sadece. Bana yaptıklarından pişman oldu besbelli. “Beni affet sana kötü davrandığım için” deyip boynuma sarılacak, helallik isteyecek sanırım. Ben de Hülya Koçyiğit gibi “Ah olur mu öyle şey yengeciğim, bundan böyle beni de kızınız bilin” diyeceğim. Sonra birbirimize sarılacağız ve okullar açılana kadar mutlu mesut yaşayacağız.

Tabi ki öyle olmadı. Suratıma iyice yaklaştı yaklaştı; ”Senin dişlerin niye bu kadar yamuk” dedi. Ne tepki vereceğimi bilemedim. Gülsem mi, ağlasam mı, şu Hacer karısının saçlarını tek tek yolsam mı gerçekten bilemedim. Öyle mal gibi kaldım kadının karşısında. Kırk yılda bir, birlikte oturalım diyoruz, onda bile canımı sıkmayı başarıyor.

Günün geri kalanından bahsetmeme gerek yok sanırım. Beni Hanife teyzeye kötüledi durdu. Ne çirkinliğim kaldı ne beceriksizliğim. “Allahtan kafası çalışıyor biraz da, ortalığa malzeme olmuyor” dedi bir de. O kadar uzun boylu değil Öksek Hacer. Kimsesizim diye orospu mu olacağım sandın sen beni? Hemen bir rollenmelere girdim, göz yaşlarımı zorla tutmaya çalışıyor gibi yapıp köy meydanına doğru koşturdum yalandan ağlayarak. Düşük bütçeli yeşilçam filmlerindeki Zeynep Değirmencioğlu gibiydim. Ertem Eğilmez görse başrol verirdi valla, öyle bir rollendim.

Ben öyle koşarken Melek de peşimden koşup yetişti bana. Koluma girdi. Sessiz sessiz yürüyorduk köy meydanına doğru. Birbirini hiç konuşmadan da anlayan arkadaşlar gibi olduğumuzu düşündüm. Bir süre sonra “Aferin kız, ne güzel oynadın valla. İyi oldu, vicdan azabı çeksin biraz” dedi.

“Ne diyon beööö” diye carlasam da yemedi. “Sen böyle şeyleri takmazsın bilirim ama iyi yaptın, sayende biraz hava alıyoruz” dedi. Sinsi sinsiyi gözünden tanırmış. Bu kızı kandırmak zor olacak.

Hazır evden çıkmışken biraz hava alalım bari dedik. Köy meydanındaki marketten çekirdek, cips falan alıp dolandık durduk. Harman yerinde çalışan köylüleri izledik. Melek de bana köy turu yaptırıyor, köydeki herkesi ve her şeyi anlatıyordu. Bütün köylünün dedikodusunu öğrendim Melek’ten.

Köyde oturup vakit geçirilebilecek bir park bile yoktu. Zaten buna gerek de yoktu. O kadar güzel bir doğası vardı ki boş bulduğun her yer park gibiydi. “Cennet nasıl bir yerdir?” diye sorsalar orayı tarif ederdim. Çeşmesinden akan suyun sesi bile hala kulaklarımdadır.

Melek ile birlikte çeşme başına gittik. Orada köyün diğer kızları ile de tanıştım. Çekirdek çitliyor, sohbet ediyor ve erkekleri çekiştiriyorlardı. Kim daha yakışıklı, kim daha karizmatik, kim daha komik, kim daha salak... Arada sırada yoldan geçen köylüler oluyordu. Her birinin dedikodusunu yapıyorlardı. Anlatılan her şey o kadar komikti ki gülmekten kırılıyorduk. Köyde dedikodular bu yüzden hızlı yayılıyor olmalı diye düşündüm.

Kızlarla şarkılar söylüyor, eğleniyorduk kendi kendimize. Sezen Aksudan “seni yerler” şarkısını söyleyip gülüşürken bir kaç genç kahveden çıkıp çeşme başına doğru gelmeye başladılar. Onlar yaklaşırken herkes bir anda sustu, hatta başlarını önlerine eğip öylece beklediler. Neden sustuklarını anlamadım önce, meğer ayıp diye görüyorlarmış köy yerinde yetişkin kızların şarkı söylemesini. Ben ise bunu bilmediğim için salak gibi tek başıma söylemeye devam ediyordum ki Melek koluma vurup susturdu beni.

Adamlar çeşme başına vardığında bir tanesi ile gözgöze geldim ve o iğrenç sesimden utandım. İnşallah duymamıştır. Zira öyle kötü bir sesim var ki, kargaları kovsun diye bostan korkuluğu dikmeye hiç gerek yok. Bana şarkı söylettirin, yeterli.

Çocuklar ağızlarını musluğa dayayıp oluk oluk su içtiler. Onlar gelince bizim kızlar sessizleşiverdi birden. Sadece arada sırada kıkırdıyor, çocuklarla ilgili fısır fısır konuşuyorlardı. Ben kimseyi tanımadığım için dinleyen ve yamuk dişleri ile sırıtan taraftaydım hep.

Çocuklardan biri sinkaflı bir küfür edip yere tükürdü ve gitti. Erkek işte. Tiksinir gibi bir yüz ifadesi ile arkasından bakıyordum. Kafamı çevirdiğim an diğerinin bana baktığını gördüm. Ay Bir zamanlar Arif Kilisli diye bir adam vardı ya, aynı o. Nasıl yakışıklı, nasıl güzel gözleri vardı. Yeşil ve ela gibi. Çakır gözlü. Alnında bir yara izi vardı benimki gibi. Yemin ederim o an Çılgın Bediş gibi hayallere daldım. Çocuğu düşünüyorum, benimle evlendiğini, onunla şey yaptığımı, üç tane bebeğimiz olduğunu falan. Düğünü de köy meydanında yaparız. Salon falan tutmaya gerek yok. Bu köyde yaşarız zaten.

Ben ona bakıp hülyalara dalarken suratım nasıl görünüyordu bilmiyorum ama Meleğin bacağıma attığı tekme ile kendime geldim. Kafamı kaldırınca “Ağır ol biraz” diyen bakışları ile karşılaştım.

Çocuk yanımızdan geçip gitmeden önce kızlarla selamlaştı. Bana da hafifçe gülümseyerek ve başını eğerek selam verdi. Yanımdan geçerken o da beni süzdü uzun uzun. Yara izlerimi görünce de bakışlarını kaçırdı. Utanırım, gücenirim sandı belki de. Gücendim zaten.

Baktık ki saat geçiyor biz de evlere dağıldık. Giderken Meleğe çocuğun kim olduğunu sordum.

İsmi Ömermiş. Üniversiteye gidecekmiş bu sene. Askerliğini yapmış. Annesi ile yaşıyormuş burada. Üniversiteden sonra hayırlı bir kısmet bulup evlenecekmiş. Bekar olduğunu duyunca heyecanlandım birden. Neye heyecanlandıysam? Ne olacak yani? Bana mı bakacak sanki. Şu halime bak, her yanım yara izi doluyken, patates çuvalı gibi kilo alırken, dişlerim yamukken köydeki o kadar kız içinde bana mı bakacak? Nasıl da acıyarak baktı bana. Hem ben çıkıp gideceğim buradan üniversiteyi kazanınca. O da köyden helal süt emmiş biriyle evlenir artık. Bir süre sonra beni sormuş Meleğe “kimdi o kız, yabancıydı galiba” diye. O da kısa süreli bir misafir olduğumu anlatmış. İyi yapmış, nasıl olsa kalıcı değilim burada.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.