O zamanlar beş yaşında falandım. Hayal meyal hatırlıyorum şimdi. Ormanlık bir alanın tam ortasında yemyeşil bir köyde yaşıyorduk. Rengarenk çitleri olan, Sevimli ahşap bir evimiz vardı. Bahçesinde annemin mis kokulu çiçekleri vardı. Yasemin, hanımeli, mor salkımlar... Tek tek ilgilenirdi annem onlarla , tıpkı bizimle ilgilendiği gibi.
İki katlı ahşap bir evdi evimiz. Kedimiz şerife, köpeğimiz dost, kardeşim Cemile, annem, babam ve ben küçücük dünyamızda mutlu mesut yaşardık. En azından ben öyle sanıyordum. Evin yanındaki tarlada babam dünyanın en güzel sebze ve meyvelerini yetiştirir, geçimimizi sağlardı onlarla. Annem de köyün okulunda öğretmendi. Zamanında kendi köyünün en güzel kadınıymış annem. Ağanın kızıymış. Babam ise annemin köyünde bahçıvanın oğluymuş. Birbirlerine görür görmez aşık olmuş annem ve babam, ama tıpkı yeşilçam filmlerinde olduğu gibi dedem karşı çıkmış bu ilişkiye. Hatta “bizde sana verilecek kız yok!” demiş dedem babamı evden kovarken. Nihayetinde kaçmaya karar vermişler. Bu ahşap evi birlikte yapmışlar. Çitlerini birlikte boyamışlar.
Dedem ikisini de kaçtıkları için affetmemiş başlarda. Anneannem bu duruma üzülüyor ama elinden de bir sey gelmiyormuş. Defalarca aracı olmaya çalışmış da dedem oralı olmamış. Ne var ki bir gün anneannem rahmetli olmuş. Annem hamileymiş o zamanlar. Üzüntüden erken doğum yapmış ve ablam dünyaya gelmiş. Cemile adını koymuşlar anneannemin adı olduğu için. Dedem bunu duyunca affetmiş onları ama ilişkileri de hiç eskisi gibi olmamış. Daha sonra da ben dünyaya gelmişim. Dünyanın böyle bir yer olduğunu bilseydim hiç gelmezdim ya, neyse.
Köydeki bütün çocuklar annemi çok severdi. Sadece çocuklar değil, büyüklerde çok sever sayardı annemi. Annem hepsinin Feride ablası olmuştu kısa zamanda. Köyün öğretmeniydi annem. Köydeki yaşı tutan çocukları okulda toplar; okuma, yazma, matematik öğretirdi. Hatta bazen onlarla oyunlar bile oynardı. Kimi zaman onların bazılarını bizim eve getirir, ders çalıştırırdı. Onları kıskanırdım hep. O çocuklarla bizden daha fazla ilgilenirdi. Hatta köyde bir kız vardı; sürekli sümüklü sümüklü ortalıkta gezerdi. Annesi yokmuş. Annem o kızı bizden daha çok severdi. O kızı bizim eve getirir, bizim oyuncaklarımızı ve kıyafetlerimizi ona verirdi. Nasıl sinir oluyordum o kıza. Bir keresinde annemin onu kucağına alıp saçlarını ördüğünü gördüm. Kıskançlıktan kızın saçlarını yolmuştum.
Bilhassa akşam olurken annem köyün kadınları ve genç kızları ile bizim aklımızın almayacağı şeyler konuşur, onlara başka eğitimler de verirdi. Hava da sıcak olduğundan dışarıda oturur sohbet ederlerdi. Biz de harman yerinde köyün çocukları ile oyunlar oynar, ortalıkta koştururduk. Bu koşturmaca babalarımız evlere dönene kadar sürer giderdi.
Hele ramazan ayı geldi mi her şey bambaşka olurdu. Evden eve tepsiler tabaklar taşınır, tüm köylü hep birlikte köy meydanında oruçlarını açar, dualar eder ve etkinlikler düzenlerlerdi. Asıl eğlence de ondan sonra başlardı. Radyo tiyatroları dinlenir, Hacivat ve karagöz izlenirdi. O güzelim ılık yaz akşamlarında biz de köyün çocukları ile birlikte oyunlar oynar, eğlenirdik. Hayatımın en güzel zamanlarının bu anlar olduğunu nereden bilirdim.
Yine bir ramazan günüydü. Yine iftar yapılmış, oruçlar açılmış, dualar edilmişti. Gece iyice çöktüğünde evlere çekilmişti tüm köylü. İşte o gece değişti benim tüm hayatım. Belli belirsiz hatırlıyorum o geceyi. Gözlerimi açtığımda tek görebildiğim kıpkızıl alevlerdi. Neler oluyordu? Evden çatır çatır sesler geliyor ve her şey yanıyordu. Nefes alamıyordum. Aldığım her nefeste ciğerlerim yanıyordu. “Cemileeee... Anneeeeee....” diye seslenmeye çalıştım ama sesim çıkmıyordu. Kapı bile alev almış yanıyordu. Cemilenin yatağı alevler içinde kalmıştı, yanına yaklaşamıyordum. Evden sürekli patlama sesleri geliyordu. Hareket etmeye bile dermanım kalmamıştı. Çok sıcaktı, bütün vücudum yanıyor, duman yüzünden nefes alamıyordum. Bir an bir cesaret geldi, kendimi kapıdan dışarıya atayım dedim ama saçlarım ve eteğimin kenarı alev aldı. Korku.... Hissettiğim tek şey korku olmuştu. Acı bile hissetmiyordum artık. Gözlerimi açamıyordum. Pencereden atlamak geldi aklıma ama korktuğumdan yapamadım. Şimdiki aklım olsa belki kurtulabilirdim ama beş altı yaşında bir çocuktum o zamanlar.
Nihayetinde pes ettim. Uykum geliyordu. Tüm vücudumu tarifi olmayan bir uyku sarmıştı. Cenin pozisyonunda yere uzandım. Acı bile etkisini yitirmişti. Tek hissettiğim korkuydu. İşte o an camın kırıldığını, birilerinin içeriye atladığını duydum. Duydum diyorum çünkü kimseyi göremiyordum. Alevler bütün evi yutmuşu. Bir adamın sesi geldi kulaklarıma, “yaşıyooooor” diye bağırıyordu. Babam sandım bir anlığına, sonra o olmadığını anladım. Köylülerden biriydi. Besbelli annem ve babam beni kurtarmaları için yardım istemişlerdi.
Adam beni kucakladığı gibi pencereden atlayıp beni alevlerden uzaklaştırdı. Bir an temiz hava ciğerlerimi yaktı, nefes alamıyordum. Belki hayaldi, bilmiyorum. Sadece ufacık bir an gözlerimi aralayabildim. Bütün evimiz cayır cayır yanıyordu. Ortalıkta kovalarla su taşıyan köylüler vardı. Kadınlar, erkekler, çocuklar.... Neredeyse bütün köy halkı oradaydı. Hemen beni kucaklayıp kıyafetlerimi çıkardılar ve bir yere yatırdılar. Soğuk su döktüler her yerime. Hiç acı hissetmiyordum zaten, boşuna uğraşıyorlardı. Peki ama bizimkiler neredeydi? Annem, babam, Cemile neredeydi? Sonra sanki yıllarca uyumamışım gibi bir uykuya daldım.
Kendime geldiğimde bir hastanede yatıyordum. Bütün vücudum sargılar içindeydi. Tarifi olmayan bir acı duyuyordum. Her yerim acıyordu. Gözlerimi açar açmaz iki tane hemşire koştu yanıma. “Uyandı” diye birilerine haber verdiler. Çok canım yanıyordu. Neler oluyordu? Annemle babama haber vermiş olmalıydılar. Heyecan, korku ve acı içinde kapıdan girmelerini bekledim ama içeriye bir doktor, iki polis, ve siyah giyimli bir abla girdi. Ne zamandır buradaydım. Ailem nerede? Ya Cemile?
Elimi kafama götürdüm, bütün saçlarım kesilmişti. Kel kalmıştım. Her yanımda o tuhaf sargılar vardı. Başımda bile sargılar vardı.
İçeriye giren abiler ablalar benimle konuşmaya çalışıyor, bana şirinlikler yapıyorlardı. Annem ve babamı istiyordum ben. Onlar gelmeden kimseyle konuşmaya cesaretim yoktu. Zaten hissettiğim acı yüzünden hiç konuşamıyordum. Ben de en iyi yaptığım şeyi yapıp hüngür hüngür ağlamaya başladım.
Günlerce hastanede benimle uğraştılar ama ben kararlıydım. Annem ve babam gelmeden kimseyle konuşmayacaktım.Sargılar yüzünden hareket de edemiyordum zaten. Arada sırada beni uyutuyorlar, o zaman da tüm sargıları değiştiriyorlardı. Uyumuyorsam da gözlerimi kapatıp yapıyorlardı bunu. Bir gün yine sargılarımı değiştirmeye geldiler. Uyumuyordum ama numara yaptım. Tıpkı Cemile ile yaptığımız gibi...
Annem bazen uyku vaktinin geldiğini söyler bizi uyumaya zorlardı ama biz Cemile ile uyumaz, gizli gizli oyunlar oynar konuşurduk. Cemilem... Benim hem ablam hem de en yakın arkadaşımdı o. Sahi, nerede bunlar? Neden hala gelip almıyorlar beni? Sargıları görüp üzülürler diye göstermiyorlar belli ki beni. Yaralarımın iyileşmesini bekliyor olmalılar beni almak için. Peki o zaman annemi istiyorum diye ağladığım zaman doktorlar neden tuhaf tuhaf birbirlerine bakıyorlar.
Uyuma numarası işe yaramış olmalı, sargıları değiştirmeye başladılar. Nasıl heyecanlıyım ama. Tıpkı ajan filmlerindeki gibi hissediyorum kendimi. Tam sargıları açtıkları zaman açtım gözlerimi ve hemen vücuduma baktım. İşte o an bunca acının neden olduğunu gördüm. Kendimden korktum, tiksindim. Korkmamak elde miydi? Her yanım yanmış, her yerimi iltihaplı yanık yaraları sarmıştı. Aklım çıktı.
Aylarca hastanede kaldım. Kimse gelip beni sormadı. Sonradan öğrendiğime göre bütün ailem o gece çıkan yangında
vefat etmişler. Annem, babam, Cemile... Kedim Şerife bile...
Fiziksel acılarım azalmış, yaralarım iyileşmeye başlamıştı. Artık sargı bile sarmıyorlardı bana. Saçlarım da çıkıyordu. Ama şimdi canım çok daha fazla yanıyordu. Cemilem... Aklımdan bir an olsun çıkmıyor, sanki bedenime kızgın yağ damlatıyorlar gibi acı çekiyordum.
O gece çıkan yangında evimiz kül olmuş. Alevleri gören köy halkı elinden geleni yapmış söndürmek için ama ahşap ev iyiden iyiye tutuştuğu için başaramamışlar. Pencereden giren köylülerden biri beni kurtarmış ama cemileyi bulamamışlar. Saçlarım falan yandığı için kesmişler. Bütün vücudumda yaralar ve yanıklar varmış, hepsini sarıp sarmalamışlar.
Nihayet artık iyileşmiştim. Yeni derilerim çıkmış, tekrar insan görüntüsü almaya başlamıştım. Söylemeye utanıyorum ama yaralarım iyleşmeden önce insana benzemiyordum. Elm sokağı kabusundaki freddy gibi görünüyordum. İğrençtim, korkunçtum. Öcü gibi görünüyordum. Kendimden nefret ediyordum. O yara izleri ne vücudumdan geçti, ne de yüreğimden.