Okula ve mesleğime iyice alıştım. Öğrencileri de artık çözmüştüm. Onlarla nasıl konuşulur, nasıl iletişim kurulur kavramıştım. İlk bir kaç ay işkence gibi geçse de artık öğrenmiştim. Eğitim fakültelerinde verdikleri derslerin ne kadar formalite olduğunu da anladım burada. Çünkü gerçek hayat öyle değildi.
Öncelikle çocuklar maldı. Yemin ederim abartmıyorum, okulun potansiyel öğrencisi o kadar başarısız ki, ağlanacak halime gülüyordum. Hatta şöyle ifade edeyim, onuncu sınıf öğrencilerine sınavda bir bonus soru sorulmuş. “Eğitim almakta olduğunuz okulun ismi nedir?” diye. Bu soruyu kırk kişiden sadece yedi kişi doğru cevaplamış. Sınav kağıdının üstünde de okulun adı yazıyor yani, oradan bakıp yazmayı bile becerememişler. Adamlar iki senedir okudukları okulun adını bile bilmiyorlar. Kendini ifade edemiyor, doğru düzgün okuyup yazamıyorlardı. Hal böyle olunca kim siker zamirleri, kim takar fiillerin çatısını. Gram umurlarında değil hiç bir şey.
Eğitim ailede başlamalı, biz öğretmenler ise eğitim ve öğretimi sağlamalıyız. Ancak bu çocukların pek çoğu eğitim namına hiç bir şey görmemişti aileden. Kibarlıktan ve insanlıktan anlamıyorlardı. Evet, henüz mesleğimde çok toydum ama bu kadarını anlayabilecek zekaya sahiptim. (Şüpheli) Mesela “Böyle yapman hiç etik değil” yada “Sence bunu yapman doğrumu? Sana yapılsa ne hissederdin?” gibi cümleler onlara asla etki etmiyordu. Hatta böyle öğretmenlere götleriyle gülüyorlardı. Kibarca uyaran, onları seven ve saygı duyan, onların iyiliğini isteyen hiç bir hocayı takmıyorlardı. Tam tersine, kendilerine hakaret eden, bağırıp çağıran, tartaklayan ve şiddet uygulayanlara daha çok saygı duyuyorlardı. Zaten pek çoğunun hayattan bir beklentisi bile yoktu. Çocukların pek çoğu okula şu iki sebepten geliyordu.
1. Ailelerinden ve onların yarattığı baskıdan ve şiddetten kaçmak. Artık çocuklar evde ne yaşıyor Allah bilir ama bazılarının hiç iyi şeyler yaşamadığına bizzat şahit oldum. Bir çoğu Allahın günü baskı, şiddet ve taciz görüyor. Hatta üvey babasının (Öz amcası) tacizlerinden kurtulmak için geceleri uyuyamadığından bütün gün derslerde uyuyan öğrencim vardı. Geceleri babasına alkol parası bulsun diye sokaklara atılan öğrencilerim vardı. Her gün evlenmesi için üzerinde baskı kurulan on beş yaşında kızlarım vardı. İşte bu çocuklarım okulu bir kurtuluş olarak gördüklerinden geliyorlardı. Dersler falan umurlarında değildi. Hepsiyle tek tek konuştum. Kurtuluşun okul olduğunu, onlara okudukları takdirde bu hayattan kurtulabileceklerini anlattım ama yine de umurlarında olmadım. Onları anlıyordum ama onlar bunu anlamıyordu.
2. Ailelerin artık illahlah edip, bizim başımıza bela olacağına okula gönderelim dedikleri çocuklar vardı. Yani ne diyeyim bilmiyorum. Konu da hassas ama siz anlıyorsunuzdur beni. Yani şeytan diyor elinin tersiyle yapıştır bir tane, görsün ebesinin amını. Evde aileye dert oluyor, işe soksan çalışmıyor, başkalarının çocuklarına huzur vermiyor. Nerede uğursuzluk varsa onu yapmaya meyilli. Düzeltilemiyor, zapt edilemiyor. İş böyle olunca da aileler tutup okula gönderiyor. Çünkü bakım evi orası. Tabi, başınıza dert olan oğlunuz kızınız varsa gönderin okula. Öğretmenler bakıyor nasıl olsa. Çoban mıyız, öğretmen miyiz belli değil. En azından bütün gün okulda dursun da kendileri rahatlasın diye çocukları tutup tutup okula gönderiyorlar. Sen kendi çocuğuna katlanamıyorken buradaki yüzlerce öğrenci ve öğretmenlerin katlanmasını nasıl bekliyorlar anlamıyorum.
İlk veli toplantısına kadar ben velilerin haline üzülüyordum.”Allah sabır versin, kim bilir evde neler ile uğraşıyorlar” diyordum ama onlarla tanışınca çocukların haline üzülmeye başladım. Bir çoğu çocukları bir gecelik zevkin mahsulü olarak görüyor ve öyle muamele ediyordu. Çok üzülüyordum o çocukların haline. Bizim yetiştirme yurdunda da vardı öyle çocuklar. Anne babaları hayatta yada bakabilecek imkana sahip olmalarına rağmen getirip çocukları yurda bırakıp giderlerdi. Düşünsene, istenmeyen çocuksun ve bu her fırsatta yüzüne vuruluyor. Korkunç bir şey olmalı. Üstelik bu çocuklar ergen. Bu konular ile ilgili sayfalarca yazabilirim ama dedim ya, konu hassas.
Bir süre sonra ideallerimi falan unuttum zaten. Bir insanın boğazı derse girer girmez cayır cayır yanar mı? Uyarıdan, kibarlıktan falan da anlamıyorlardı. Bir gün derse girdim. Çocuklardan biri asla susmuyor, durmuyor ve yerine oturmuyordu. O velet sınıfta şebeklikler yaptıkça diğerleri de coşuyor, gülüyor ve kahkaha atıyordu. Tam konunun en önemli yerinde ders onun yüzünden bir anda kaynıyordu. Kenara çektim ve güzel güzel konuştum onunla. Zira bu ona yapacağım son güzel konuşmaydı.
Beş dakika sonra arkadaşının kitabını önünden aldı usulca. Dikkatle izliyordum “Bakalım ne yapacak” diye. Kitabı eline aldı ve en arka pencere kenarından en ön duvar kenarında oturan kızın kafasına fırlattı kitabı. Kız bayıldı, Öğrenciler gülüyor, bağırıyor, alkışlıyor ve tuhaf tuhaf hayvan sesleri çıkartıyorlardı. Ve bunlar lise öğrencisi.
Durdum durdum da yeter artık, bu kadar da değil. Velisiyle görüşmüştüm ben bu çocuğun. Ne desem “Benim oğlum yapmaz, benim oğlum söylemez” diyor, biricik oğluna toz kondurmuyordu. Peygamber ya onun oğlu. Daha da veliyle falan konuşmaya gerek yok.
Hemen apar topar kızın yüzüne su falan çalıp uyandırdım.Bu kız da okulun en başarılı öğrencilerindendir. Maddi imkanları yeterli düzeyde olmamasına rağmen okumak için gayret ediyor, derslerden sonra çalışıp evini geçindirmeye çalışıyordu. Dersi dinleyen çocuklara işte böyle zorbalık yapılıyordu bu okulda.
O sinirle dayanamadım artık, çocuğu tahtaya çekip bir güzel dövdüm. Yemin ederim hepsine olan hıncımı ondan aldım: Pisliğe bak ya, tamam anlayalım dedik, dokunalım dedik de sikerler. Amk ergenine bak sen. O dayakla birlikte dünyanın hakaretini de yedi benden. Sonra da usulca yerine geçip gün boyu çıtını çıkartmadı. İşin tuhafı ben o sınıfa girdikten sonra hepsi mum gibi olmaya başladı. Hiç birisinden çıt çıkmıyordu. Demek ki bu çocuklar ailelerinden böyle muamele görüyordu. Buna alışık olduğu için de başka bir dilden anlamıyorlardı. Demek ki çözüm buymuş. Her sınıfta dayağı hak eden birini eşek sudan gelene kadar dövecek, tüm sınıfa da demediğimi bırakmayacaktım. Onlara alışık olduğu dilden konuşmak lazımdı. Vicdanen çok rahatsız oldum bundan ama elimden de başka bir şey gelmiyordu.
O günden sonra okulda benden korkup çekinmeye başladılar. Tüm öğrencilerin, özellikle problemli çocukların, aman bir şey söyler, döver yada fiyakalarını bozarım diye akılları çıkıyordu.
Çocuklar bir süre sonra koridorda beni gördüklerinde yollarını değiştirir olmuşlardı. Hepsi benden korkuyor, cadı görmüş gibi kaçıyorlardı beni görünce. Oysa ben onların benden korkmalarını değil, beni sevmelerini istiyordum. Onların zaten korkacakları insanlar vardı hayatlarında. Sevecekleri biri olmak istiyordum.
Ayrıca benden bu kadar korkmaları hoş da sayılmazdı. Hatta başıma bir şey gelebilirdi. Soruşturma açılabilir, Cimer’e şikayet edilebilirdim. Bu yüzden ben de kendimi törpüleyip yeniden tatlı dille sağlıklı iletişime geçtim ve hayret, bunlar ben ne yaparsam yapayım benden korkmaya devam ettiler. Böylece artık okulda çok yorulmuyordum. Düzeni sağlamaya çalışırken harcadığım eforu, çocuklarımın en iyi şekilde öğrenmesi için harcıyordum. Anlamazlarsa kızmadan, bıkıp usanmadan tekrar tekrarn anlatıyordum. Ders anlatmak yormuyordu zaten beni, çocuklar yoruyordu ama onun da üstesinden böylece gelmiştim.