Allah’ım, gerçekten bana yardım et çünkü biri elimde kalacak. İlk günden istifa eden öğretmenlerle ilgili hep bir söylenti vardı fakültedeyken ama inanmıyordum. “Yıllarca okuyup dirsek çürüteceksin, atanmak için bir yerlerini yırtacaksın ve atanınca ilk günden istifa mı edeceksin. Güldürmeyin adamı.” diyordum ve ilk günden istifa ettim.
İlk günün sabahıydı. Müdür ile tanışıp biraz sohbet edince saatin gelmesini beklemeye başladım. Öğretmenler odasına girip oturdum bir kenara. Elimde dosyalarım, siyah evrak çantam... İlk gün diye de hanım hanımcık bir kombin yapmıştım. Hatta eskiden liselerde giyilen siyah jileye benzeyen bir elbise, içine de beyaz bir gömlek giymiştim. Parlak rugan ayakkabılarım ve yakamdaki yakalığa benzer detay ile o zamanların öğrencileri gibi görünüyordum.
Beni görenler “Hoş geldin, hayırlı olsun ” falan derse ne cevap vereceğimi düşünüyordum kafamın içinde. Gerçi kimse siklemedi beni, ya da görmezden geldiler, bilmiyorum artık. Tek kelime muhabbet eden olmadı. Ders saati nihayet geldiğinde sınıf defterlerini alan dersine gitti. İşte büyük sınavım başlıyordu. Heyecandan ölmek üzereydim ve defterlerin nereden alındığını bile bilmiyordum. Kapı ağzında bekleyen kıvırcık saçlı bir kadın gördüm. Zümrem olduğunu sonradan öğrendiğim bu kadın bana yardım edebilir, beni yönlendirebilirdi. Kibarca yanına gidip “Merhaba hocam, şey örtmenim. Ben Asiye, yeni Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniyim. Yeni atandım” deyip elimi uzattım. O esmer sürtük ise “Çok da sikimde” der gibi suratıma bakmaya devam etti. İnsan bir nezaketen de olsa “Hoş geldin, hayırlı olsun” der. Hele bir de tokalaşması var benimle, boka dokunuyor sanki.
İlk gün kaos içinde geçti. Neye yetişeceğimi şaşırdım. Ben tahtaya yazı yazarken arka sıralardaki öğrenciler sınıfta sigara içmiş. Tamam biz de yaramazlık yapardık ama bu terbiyesizlik yani. Resmen bu hareketleri ile beni aşağılamışlar ve benimle dalga geçmişlerdi ama yılmayacaktım. Hepsine dokunacak, hepsine faydalı bir öğretmen olacaktım. Yine ilk gün koridorda çıkan kavgada çocuğun birini patates ettiler. Ayırmaya çalışırken arada kaldım, neredeyse beni de dövüyorlardı. Yani lise öğrencisi deyip geçmeyin, erkekleri hayvan gibi güçlüler. Zor ayırdık. Bir kaç saat sonra da okulun önünde çıkan kavgada bir öğrenci yaralandı, hastaneye kaldırdılar. Allahım ben nasıl bir okula düştüm böyle? Öğle arasında tuvalette sigara kokusu aldığım için içeriye girdim. Veledin biri sigarayı gözümün içine baka baka çekti ve dumanını suratıma üfleyip “Ne sigarası be, hayal görüyorsun sen” dedi. Omzuna dokundum, tatlı tatlı konuşacaktım ama “Bırakmazsan taciz ediyor hoca beni tuvalette diye şikayet ederim seni” dedi. Bunu açık açık söyledi bana. Şeytan dedi yatır yere, kafasını gözünü kır, hatta yerleri yalat. Modum inanılmaz düştü, kalkıp dersime gittim. Sınıfı yönetmeyi tabi ki biliyordum ama bu öğrenciler normal değil ki, hatta olabildiğince anormal sayılırlar. Kızı erkeği hepsi tuhaflar. İdealistliğimi ilk günden kaybettireceklerdi bana. Ağlamamak için zor tuttum kendimi ama sonunda dayanamadım, gittim müdürün yanına. “İstifa ediyorum hocam, ben yapamayacağım” dedim ağlayarak. O ise hoşgörü ile gülümseyip “Bana kendi gençliğimi hatırlatıyorsun. Ben de senin gibiydim. İdeallerim vardı ve ilk günden istifa ettim. Öğretmenlik zordur ama öğrencilerimizi gördün. Bugün bu kapıdan çıkıp gidersen onlara en büyük kötülüğü sen yapmış olacaksın” dedi. Böyle engel oldu bana.
Okuldaki öğretmenler genel olarak soğuk ve mesafeli bir hal ve tavır içindeydiler. En başta sadece bana böyle davranıyorlar sanıyordum. Hatta sonradan gelenlere böyle davranıyorlar diye düşündüm ama zaman içinde anladım ki birbirlerine karşı da böyleydiler. İletişim kurmuyorlar, konuşurken de sadece öğrenciler, evraklar ve yönetmelikler üzerine konuşuyorlardı.
Ya öğrenciler. Onlar ayrı dertti. Sus diyorsun susmuyor, dur diyorsun durmuyorlardı. Ama pes etmeyecektim. Onları anlamaya çalışacak, elimden geleni yapacaktım.
Bir sorun daha vardı: Yolculuk. Her gün toplu taşıma ile en az beş saatim yollarda geçiyordu. Cihangir’den buraya gelene kadar canım çıkıyordu. Aktarma yapa yapa okula gelmeye çalışırken canım çıkıyordu. Gelene kadar zaten pert oluyordum, üstüne de öğrenciler yoruyordu.
Bütün arkadaşlarım ya görev yerlerine gitmiş, yada memleketine geri dönmüştü. Sanki İstanbul’da bir başıma kalmıştım. Evde tek başıma yaşamak çok sıkıcı hale gelmişti. Sürekli ağlıyor, Ömer ile gitmediğim için pişmanlık duyuyordum. Sorsan İstanbul’da görev yapacaktım da Arnavutköy İstanbul değil ki. Yemin ederim değil ya, bak hava durumu bile İstanbulunkinden farklıydı. Her gün şehir değiştiriyor gibi yollarda sürünüyordum. Zorlandıkça Öme’ri daha çok özlüyor, gün içinde her fırsatta onu arıyordum. Geceleri de görüntülü konuşuyorduk ama yetmiyordu. Yapayalnız hissediyordum kendimi. Mental olarak çökmüştüm sanki. Okulda da iyice asosyal hale gelmiştim. Kimseyle konuşmuyor, sadece derslere girip mesleğimi öğrenmeye çalışıyordum. Kendimi geliştirmeye kararlıydım. Eve döndüğümde ceset gibi yatıyordum. Ya uyuyor, ya da Disney Channel’da yayınlanan gençlik dizilerini izliyordum. Bir gün yine Disney Channel’da Zendaya’nın oynadığı bir diziye denk geldim. Oradaki kızlardan biri çok tanıdık geliyordu. Kime benzediğini düşündüm biraz ve hemen buldum. Zeynep’e benziyordu. Benim Zeynebime. Oturup omu düşündüm bir süre. Acaba neredeydi, ne yapıyordu? Öğretmen olduğumu görse benimle gurur duyar mıydı? O ne olursa olsun, ben onunla gurur duyardım sanırım.
Kalkıp sosyal medyada biraz araştırma yaptım. İsminden başka hiç bir bilgiye sahip değildim. Binlerce Zeynep profilinde gezip tanıdık bir sima aradım ama yoktu. Baktığım zeyneplerin hiç biri benimkine benzemiyordu. Bunu her akşam tekrarladım bir süre. Hem boş zamanlarımda kafamı dağıtmaya çalışıyor, hem de arkadaşımı bulmak istiyordum. Mezun olduktan sonra iyice yalnızlaşmıştım. Zeynebi bulsam ne iyi olurdu.
Ömer ile arama da bir soğukluk girdi. İlk zamanlar sürekli arayan, görüntülü konuşmak isteyen, mesajlarıma anında cevap veren adam gitti resmen. Son zamanlarda özellikle aramalarımı meşgule atıyor, konuşmak istediğim zaman ya müsait olmuyor yada uyuması gerekiyordu. Ömer’in annesi ile bile daha çok konuşur olmuştum. O da haklıydı kendince. Çünkü orada sadece öğretmenlik yapmıyor, aynı zamanda babasından miras kalan dükkan ile de ilgileniyordu. Haliyle yoruluyor ve çok yoğun oluyordu ama burada bir nişanlısı da vardı. Bazen annesi bile onun sürekli yoğun olduğundan şikayetçi oluyordu. Ben şikayetçi olunca da “Olsun kızım, sabırlı ol. O seninle mutlu bir yuva kurmak için böyle yapıyor. Senin için çalışıyor” diye ağzıma bal çalıyordu. Bunları duyunca da yumuşuyordum, tüm sinirlerim kayboluyordu. “Ay canım benim yaa, benim için iki işte birden çalışıyor, kıyamaam”