Bu bölümde tanışacağınız karakterler

O günden 167 gün önce…
Dudağını ısırdı ve kanının metalik tadını aldı. İlk darbe geldi. Yıkılmadı. İkinci darbe geldi. Yıkılmadı. Üçüncü darbe geldi. Yıkılmadı. Darbeler hızlanmaya başladı. Darbeler hızlandıkça yıkılmamakta zorlandı. Dayanmaya çalıştı.
İlk birkaç dakika boyunca eğilmedi bile. Dayandı. Kolunun havada asılı durmaktan ağrımasına, bütün vücudunu saran tiz soğuğa ve gelen bütün darbelere dayandı.
Birkaç dakika geçti. Hafifçe eğildi. Darbeler hızlandı. Dişlerini sıktı ve dayanmaya devam etti. Soğuk daha da keskinleşti, darbeler daha da sert gelmeye başladı ve kelepçe artık kolunu sıkmaya başladı. Ama yine de dayandı.
5 dakika daha geçti. Karnına sert bir darbe aldı. Bir tane daha ve bir tane daha… Ağzına gelen kanı kafasını çevirip tükürmekle yetindi. Gözleri dolmaya başladı. Darbeler sertleşti, soğuk darbeleri daha acı verici bir hale getirdi, eğildiği için kolu daha fazla acımaya başladı.
Birkaç dakika daha geçti. Gözyaşları yere damlamaya başladı. Minik sesler çıkararak yeri süslediler. Biraz daha kan tükürdü. Düşecek gibi oldu. Kolu buna izin vermedi. Onu kopmakla tehdit etmiş gibi hissetti Tia. Doğruldu.
Birkaç dakika daha… Acıyla inlemeye başladı. Dışarıdan sadece minik iniltileri duyuluyordu belki de… Zorlanmadığını düşünüyordu diğerleri. Çok güçlü bir kız olduğunu düşünüyorlardı. Kimse duymuyordu ki içinden attığı acı çığlıklarını…
Her yeri uyuşmaya başladı. Bacağı ve serbest olan kolu çoktan morarmıştı belki de. Yüzüne yediği darbeler dudağının kanamasına neden oluyordu. Kafasını kaldırdığında gözyaşı ağzının kenarındaki kana karışıyor ve yanaklarından boynuna doğru süzülüyordu.
Son birkaç dakika daha… Yaklaşık 15 ya da 20 dakika olmuş olmalıydı. Karnına son bir darbe daha geldi. Yere daha fazla kan tükürdü. Bu renksiz yer Tia’nın kanının kırmızıyla hafif de olsa renklenmişti.
Eline bir şey tutuşturulduktan sonra uzaklaşan 2 tane ayak sesi duydu. Kapı açıldı, kapandı ve kilitlendi.
Tia gözlerini açtı. Önce elindeki şeye baktı. Astım ilacı. Nefesi biraz kötüleşince bitkin bir şekilde ilacı dudaklarının arasına koydu. İlacın kenarına biraz kan bulaşmıştı. Sıktıktan sonra kendini duvara yasladı.
Duvar buz gibiydi, morluklarını sakinleştirirken bedenini yakıyordu. Kolu gerçekten kopacak gibi hissettiriyordu ve hafifçe eğilmesine bile izin vermiyordu.
Soğuktan titriyordu. Gözyaşları yanaklarının daha da fazla üşümesine neden oluyordu. Boynunda bir acı hissetmeye başladı. Acı keskinleşti.
Serbest olan elindeki astım ilacını dişlerinin arasına koyup acıyan yere hafifçe parmağını değdirdi.
“Ah!” acıyla bunu söylediğinde astım ilacı dişlerinin arasından büyük bir takırtıyla tükürdüğü kanlara düştü. “Bir de bu eksikti zaten!” dedi sinirli bir şekilde. Hafifçe ulaşmaya çalıştı fakat diğer kolu izin vermiyordu.
Biraz daha zorladı. Ama olmadı.
Tekrar elini boynuna değdirdi. Eline baktı. Küçük mavi bir parıltı parlayıp yok oldu. Birden arkasından birkaç mavi parıltı daha geldi. Hepsi bir araya geldi ve kocaman bir “TİA” yazısı oluşturdular. Tia şaşkınla gözlerini açtı. Kısık bir sesle “Ne oluyor lan!” dedi. Daha fazla ışık geldi ve farklı bir yazı oluşturdular.
ZOR DURUMDA MISIN?
Tia sadece kafasını salladı. Biraz daha uçuşan parıltılar başka bir yazı oluşturdu.
YARDIMA İHTİYACIN MI VAR?
“Evet” dedi Tia.
NE İSTİYORSUN
“Kolum… Onu kelepçeden çıkarabilir misiniz?”
EVET
Bu yazıyı oluşturanlar orada kalırken diğerleri kelepçenin yanına gitti. Birkaç dokunuşla kelepçe açıldı ve Tia hızlıca yer çöküp duvara yaslandı. Başı dönerken derin bir nefes aldı. En azından kolu daha az ağrıyordu fakat soğuktan hala titriyordu.
ÜŞÜYOR MUSUN?
“Evet”
ISINMAK İSTER MİSİN?
“Evet” Tia bunu dediği anda yazılardaki bütün harfler bozuldu ve parıltılar yanına geldi. Yavaş yavaş tenine değmeye başladılar. Her değdiklerinde Tia bir ısınma hissediyordu. Ne olduğunu anlamamıştı. Arkasından biraz daha parıltı geldi ve yine yazılar oluşturmaya başladılar.
SEN KİM OLDUĞUNU BİLİYOR MUSUN?
Tia bu soru karşısında afalladı. Kim olduğunu biliyor muydu?
SEN GÜÇLERİNDEN HABERDAR MISIN?
“Güçler mi? Ne güçleri?”
AMERİKA’NIN BÜYÜCÜSÜ OLDUĞUNDAN HABERDAR MISIN?
“Hayır. Ben…” ne diyeceğini bilemiyordu. Amerika mı? Büyücü mü? Neler oluyordu?
ÖĞRENECEKSİN
“Neyi? Bu konu hakkında hiçbir şey bilmiyorum”
ZAMANI GELECEK
“Lütfen bana anlat. Öğrenmek istiyorum” hafifçe sesini yükseltmişti Tia. Kendisi hakkında hiçbir şey bilmiyordu.
BÜYÜ KİTABI BURADA DEĞİL
“Büyü kitabı da ne?”
BÜYÜCÜLER GÜÇLÜ OLMALI
ASLA YENİLMEMELİ
ASLA
“Ben büyücünün ne olduğunu bile bilmiyorum”
SAKIN İHANET ETME
SIRLARI ANLATMA
ACI ÇEK AMA İHANET ETME
“Neye ihanet etmemeliyim? Hiçbir şey anlamıyorum”
SEN YIKILMAYACAKSIN
HER ŞEYE DAYANACAKSIN
FAKAT İHANET ETMEYECEKSİN
“Neye ihanet etmeyeceğim?”
BÜYÜCÜLERE
“Büyücüler kim?”
BUNA DAYANABİLİR MİSİN?
Sorusuna cevap vermeyen parıltılar pikselli bir görüntü oluşturdular. Tia buzlarla dolu bir suya sokuluyordu. Oradaki adam ona “Hala ihanet etmeyecek misin?” diye soruyor Tia kafasını sallıyor ve bu pek çok kez tekrarlanıyordu. “D-dayanabilirim”
SENİ İZLİYORUZ
“Siz kimsiniz?”
SANA YARDIM EDECEĞİZ
AMA HER ŞEYE DAYANMAK ZORUNDASIN
“…”
DÜŞÜN TİA BROWN SEN GERÇEKTEN BU İŞE LAYIK MISIN?
Parıltılar yok oldu. Tia’nın bedenini tekrar soğuk sardı ve eli tekrar kelepçelendi. Hala bitkindi. Neler olmuştu anlamıyordu. O görüntü yaşayacağı bir şey miydi yoksa yaşayabileceği mi? Tekrar bitkin düştü. Aklına Yağız geldi. Dedikleri geldi:
“Ne zaman zorda kalırsan Tia. Kendi kısmını söyle. Beni hatırla ve güçlen”
Tia Yağız’ın yıllar önce dediğini titreyerek, ağlayarak ve sürekli burnunu çekerek yapmaya başladı.
Heaven, when I held you again
Sesi ve dudakları titrerken söylemeye devam etti
How could we ever just be friends?
Kesik kesik söylese de devam etti
I would rather die than let you go
Juliet to your Romeo
How I heard you say
Yağız’ı düşündü. Ona sımsıkı sarıldığını düşündü. İkisinin kısmını söylemeye başladı
I would never fall in love again until I found her,
I said I will never fall unless it’s you I fall into
I was lost within the darkness but then I found her
I found you…
Ona hiç seni seviyorum diyememişti. Direk yüzüne söyleyememişti bunu. Şuan yanında olup ona yüzlerce hatta binlerce kez seni seviyorum demek istiyordu. Kendi kendine “Seni seviyorum Yağız. Hem de çok seviyorum” dedi. O belki şuan burada değildi ve onu duymuyordu fakat yine de söyledi bunu. Onu duymasa da, burada olmasa da söyledi bunu…
Kim bilir belki de düşündükleri doğru değildi.
Belki de buradaydı…
Belki de onu duyuyordu…
Hatta belki de şuan onun yanında duruyordu…
Evet, Tia görmese de Yağız buradaydı, onu duyuyordu ve onu görüyordu. Ona karşılık verdi “Bende seni seviyorum Tia”
Tia bunu duymadı. Ona uzatılan eli görmedi fakat Yağız gerçekten de buradaydı.
*Yağız*
Saatine baktı. 22.25 olmuştu. Artık yerden kalkmaya karar verdi. Saatlerdir yerde duvara yaslı bir şekilde oturduğu için beli ve kalçası ağrımıştı. Ayağa kalktı. Yaşlı gözlerle yatağının yanındaki fotoğrafa baktı. Tia’yı sahilde sırtına aldığı bir fotoğraftı. İkisi de kocaman gülümsüyordu.
Onu tekrar canlı olarak görebilecek miydi? Kendini yatağa attı. Yüzüstü bir şekilde yattı ve yastığa kafasını gömdü. Bir çığlık attı. Yan odadan da ağlama sesleri geliyordu. Kader’in odasından…
O şerefsiz Michael yüzünden herkes acı çekiyordu. En çok da Tia… Kendi acısından kurtulmak için hepsini kullanmıştı o pislik. Tekrar gözleri yaşlarla doldu. Sabahtan beri ağladığı için yorgun düşmüştü. Hızlıca uykuya daldı.
Rüyasında bir çimenlikteydi. Büyük bir ağaç ve sonsuz çimenlerden başka hiçbir şey yoktu. Karşısında Tia duruyordu. Mutlulukla ona doğru koştu. Gerçekte onu göremiyordu fakat onunla en azından rüyalarında buluşabilirdi.
Tia ona eliyle dur işareti yaptı. “Dur. Ben Tia değilim. Şuan senin
rüyandayız sanıyor olabilirsin ama gerçek dünyada soyutlanmış haldeyiz. İstersen seni Tia’ya götürebilirim”
Yağız şaşırmıştı. Nasıl soyutlanmışlardı anlamamıştı. Sadece şaşkınlıkla kafasını salladı. Tia gibi görünen kız elini uzattı. Yağız da tuttu. Tia olmadığını söylese bile Tia gibi göründüğü için onun elini tutmak Yağız’a iyi gelmişti.
Kız diğer eliyle garip bir ekran açtı ve büyüttü. Geçilebilecek boya gelince durdu ve Yağız ile birlikte kendisini de hızlıca içine çekti.
Soğuk ve karanlık bir odadaydılar. Yağız nefesinin buharlaştığını gördü. Ellerini kollarına koydu. Kız ona döndü. “Her şeyi anlatacağım” dedikten sonra eliyle birkaç hareket yaptı. Bir ekran açtı onu normal bir bilgisayar ekranıymış gibi kullandı ve Yağız kendi yüzünü ekranda gördü. Altında da ismi yazılıydı. Kız ekranı 3 farklı ekrana ayırdı. Konuşmaya başladı
“Bak. Bu üç ekranı görüyorsun değil mi? İnsanlar üçe ayrılır Yağız. 1.grup normal olanlar. Onlar büyüden haberdar olmayanlardır. Mesela Mert veya Yağmur” bunu dediğinde 1.ekranın başında normaller yazdı, altta Mert’in ve Yağmur’un yüzleriyle isimleri çıktı.
“2.grup ise yardımcılardır. Onlar büyücülere yardım eden ve büyüden haberdar olanlardır. Mesela baban veya sen” bunu dediğinde de 2. Ekranın başında yardımcılar yazdı, altta Yağız’ın ve babasının yüzleri ve isimleri çıktı.
“3.grup ise büyücülerdir. Büyücüler dünyadaki en güçlü ve en zorlanan insanlardır. En güçlü olmalarının sebebi: Büyülü güçlere sahiptirler. Onları kullanmayı öğrendikten sonra istedikleri gibi kullanabilirler. En zorlanan insanlar olmalarının sebebi ise: İhanet etmemelilerdir. Normal grupta yer alan insanlar büyüden haberdar olsa bile onları onların önünde kullanamazlar. Ne olursa olsun ihanet edemezler” dedi ve Yağız’a baktı.
Yağız ona “Mesela Kader ve Tia” dedi. Ekranda yüzleri ve isimleri çıktıktan sonra kız kafasını salladı ve eliyle Yağız’ı sağa döndürdü.
Ekrandan hafif bir ışık açtı.
Yağız gördükleri karşısında nefesi kesildi. Tia tek eli duvara kelepçeli bir şekilde titriyordu. Gözleri kapalıydı ve başında 2 tane adam ona vuruyorlardı. Dudağının yanından hafifçe kan aktığını ve yere tükürdüğü kanları gördü. Kafasını çevirecekken kız tekrar onu döndürdü ve “İzle. O acı çekiyor” dedi.
Yağız’ın gözleri doldu. Tia gözlerinin önünde acı çekiyordu. Babasından duydukları doğruydu. Gerçekten burada ona işkence ediyorlardı. Birkaç dakika kızın zoruyla bu işkenceyi izledi. “Şimdi bana dön” Yağız kızın dediğini yaptı. Kıza yaşlı gözlerle baktı. Kız yine ekranlar açmaya başladı.
“Eğer sen harekete geçmezsen neler olacağını sana gösterelim. Öncelikle Tia güçlerine kavuşsa da hem kullanamaz hem de nasıl kullanılacağını tam olarak öğrenemez” durdu başka bir ekran açtı ve onu hazırlamaya başladı “Bu evin patronu onu güçlerini bilmeden kaçırdı. Fakat er ya da geç öğrenecek. Daha demin söylediklerimi hatırlıyor musun?” duraksadı ve bir ekran açtı.
Tia kollarından sürükleniyordu. Buz dolu bir suya batırılıp çıkarılıyordu ve saçlarını çekiştiriyorlardı. “Hala ihanet etmeyecek misin?” diye soruyorlardı. Tia reddediyor ve her şeye katlanıyordu. Sonunda onu sudan çıkarıp saçlarından sürüklemeye başladılar. Yağız’ın gözleri dolmuştu. Kız ekranı kapattı ve tekrar konuştu. “Büyücüler asla ama asla ihanet etmez. Ne kadar acı çekseler de… İşte harekete geçmezsen bu olacak ve Tia burada ölecek. Amerika’nın ve telekinezinin sonu gelecek. Unutma sadece 29 günün var. Tia tekrar acı çektiğinde geri geleceğim” dedi ve ortadan kayboldu.
Yağız Tia’yla baş başa kaldı. Şarkılarını söylüyordu. İkisinin kısmı gelince ona eşlik etmeye başladı.
I would never fall in love again until I found her,
I said I will never fall unless it’s you I fall into
I was lost within the darkness but then I found her
I found you…
Tia “Seni seviyorum Yağız” dedi. Yağız da ona “Bende seni seviyorum Tia” dedi. Aralarında görünmez bir duvar vardı fakat yine de elini uzattı.
Gece boyunca Tia onu fark etmese de yanında kaldı ve onunla üşüdü. Yanında kaldı ve onunla ayakta durdu. Yanında kaldı ve onunla kolunu ağrıttı. Bütün gece onu izledi. O zorda olsa 1-2 saat uyurken uyanık kaldı ve onu izledi.
Sabah olduğunda yatağında uyandı. Düşünmeye başladı. Onu nasıl kurtarabilirdi? Onun için ne yapmalıydı?
*Tia*
Tia uyandığında hala o odadaydı. Soğuktan titreyen dudakları morarmıştı. Artık kolunu hissetmiyordu. Kelepçenin kolunda bıraktığı ize baktı. Hafifçe morarmıştı. Uyuşmuş ellerini ve parmaklarını hareket ettirmeye çalıştı. Batmalar hissediyordu. Ayakları artık bedenini taşıyamıyordu. Dizleri hafifçe kırıktı ve zar zor ayakta duruyordu. Bitkin bir şekilde kafasını eğdi.
Dün gece olanları düşündü. Parıltılar, büyücü, ihanet, o görüntü… Hepsi aklının karışmasına neden olmuştu. Hayal mi görmüştü? Yoksa büyü gerçekten de var olabilir miydi? Bilmiyordu. Tia bilmiyordu. Her zaman olduğu gibi olanlar hakkında küçücük bir fikri bile yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı. Yine dünkü iki erkek gelmişti. Sonunda kelepçeyi açtılar. Tia hafifçe kolunu oynattı. Çok ağrımıştı. Diğer eliyle hafif hafif ovuşturmaya başladı. Onu yine kollarından tuttular ve odasına götürdüler. Odasında sertçe yatağına attıktan sonra “Akşam yemeğine kadar odandan çıkmıyorsun” dediler ve kapıyı kapatıp kilitlediler.
Tia’nın başı dönüyordu. Gece boyunca çok bitkin düşmüştü. Darbeler, kelepçe ve soğuk… Sendelediği için yatağına oturdu. Her yer dönmeye ve bulanıklaşmaya başladı. Gözleri karardı ve bayıldı.
*Birkaç saat sonra*
Tia kapının açıldığını duydu. Gözlerini açmaya çalıştı fakat göz kapakları çok ağır geliyordu. O sırada tanıdık bir ses duydu “Jamae, iyi misin?” Su Ho. Tia hafifçe gözlerini araladı. Su Ho’nun endişeli yüzünü bulanık bir şekilde gördü. Kendini zorlayarak doğruldu. Bitkin bir şekilde Su Ho’ya baktı. Su Ho ona hızlıca sarıldı. Sarılması Tia’yı iyi hissettirmişti. Su Ho kollarıyla Tia’nın bedenini sardığında, ona Yağız’ın sıcaklığını hissettiriyordu.
Geri çekilip kollarından tuttu ve endişeli bir şekilde “Gwaenchanh-euseyo?” dedi. Tia ne dediğini anlamadığı için ona sadece baktı. “Ah, özür dilerim. Yani, iyi misin?” dedi. Tia sadece kafasını aşağı yukarı salladı.
Su Ho ona bir kere daha sarıldı. “Seni anlıyorum. Orada neler olduğunu da biliyorum” dedi. Tia ona hafifçe güldü. “Nasıl biliyor olabilirsin ki?” dedi alaycı bir sesle.
Su Ho da ona gülümsedi. “Aynı şeyleri yaşamadığımı mı sanıyorsun? Dışarıdan ne kadar da mutlu bir aile gibi görünüyoruz değil mi?” dedi. Tia gözlerinde hafif bir hüzün olduğunu gördü. Bu çocuğun geçmişin merak etmeye başlamıştı. Neredeyse dolu gözlerine derince baktı.
Su Ho saçlarını okşamaya başladı. Aynı Yağız gibi… Tia Yağız yanındaymış gibi hissediyordu. Resmen Su Ho onu ağlamaya zorluyordu.
“Aç mısın?” Tia hafifçe başını salladı. “Hadi gel yemeğe gidelim” dedi ve aşağıya inmeye başladılar. Mutfağın yanına doğru gelince “Burada ayrılalım. Babam beni seninle görürse kızabilir” dedi ve gitti. Tia da ona sabah gösterilen yere doğru gitti.
Masaya oturunca masadaki iki erkek gözlerini ona döndürdü. Tia tezgâhın yanından yemek alıp masaya oturdu ve hızlıca yemeye başladı. Dün akşamdan beri bir şey yememişti. Erkekler ona bakarken fısıldaşıyorlardı. Taş, güzel, iddia, bahis gibi sözcükler duydu Tia. Yine de umursamadı.
Erkekler bakışlarını kesmeyince duraksadı ve kafasını kaldırdı. Biri kahverengi saçlı, uzun boylu ve gözleri simsiyahtı. Korkmuş gibi bakışlara sahipti. Zayıf ve savaşmayı sevmeyen biri olduğu belli oluyordu.
Diğeriyse sarı saçlıydı. Saçlarının bir kısmı boynuna kadar uzanmıştı. Gözleri yemyeşildi. O kadar yeşildi ki kalemle boyanmış gibi görünüyordu. Zayıftı. Evet, gerçekten çok zayıftı fakat vücudu yapılı görünüyordu.
“Sabah neden yoktun?” diye sordu sarı saçlı olan. Ondan en fazla 2 yaş büyük olmalıydı.
Tia sadece baktı ve yemeğine döndü. Diğeri “Dudağına ne oldu?” sırıttı “Düzeltmemi ister misin?” diye sordu ve sırıttı. Hafifçe Tia’ya yaklaştı.
Tia ona tiksintiyle baktı ve “Seni öpeceğime bir maymunu öperim daha iyi” dedi. Eliyle yüzünü uzaklaştırdı. Çocuk bozulmuş görünüyordu.
Yine sarı saçlı olan “Sevgilin var mı?” dedi. Sırıtıyordu. “Yoksa olabili-”
Tia onun sözünü kesip “Var ve tipim değilsin. Hem saçların samana benziyor” dedi. Çocuğun suratı düştü. Sinirle homurdandı. Yanındaki de ona güldü. Tia ikisinin de yüzünü düşürmekten aldığı keyifle yemeğini bitirdi ve kalktı.
Odadan çıkmadan önce sarı saçlı olan “İsmin ne? Portakal mı?” dedi sırıtıyordu ve intikam aldığını sanıyordu. Tia ona güldü, kollarını göğsünde birleştirdi ve “Tia. Tanıştığıma memnun oldum saman saç” dedi. Çocuk yüksek sesle küfretti.
Tia odasına gidecekken döndü ve “Dikkat et de inekler saçlarını yemesin” dedi. Keyifle büyük bir kahkaha patlatıp odasına gitti. Yolda çocuğun tekrar küfrettiğini duydu.
Hızlıca odasına gitti. Uzun bir gün olmuştu. Yatağına uzandı. Gözlerini
kapattı ve Yağız’ı düşünmeye başladı. Siyah saçları, onu baştan çıkaran mavi gözleri ve mükemmel yüzü… Kollarında olmanın verdiği o güzel his… Ve dudaklarını öpmenin… Onu düşünürken uyuya kaldı.
*4 gün sonra*
O günden 163 gün önce…
Tia, Su Ho ve Bora ile birlikte bahçede dolaşıyordu. Bu sefer Su Ho’nun zoruyla izin almıştı. Kendini bir şey sanan babalarına itaat etmektense odasından çıkmamayı tercih ederdi aslında. Ama Su Ho yanına gelmesi ve biraz hava alması için çok ısrar etmişti. Üçü birlikte sohbet ediyorlardı.
Bora artık daha olgun davranıyordu. Muhtemelen işin ciddiyetinin birkaç gün önceden farkına varmıştı. Zorbalık konuları açılmıyordu ve sadece konuşuyorlardı. Ne kadar hepsinden nefret etse de Elif’i, Aleyna’yı ve Sarp’ı sordu. Sadece Yağmur’u sormadı çünkü Yağmur hepsinin ona zorbalık yapma sebebiydi. Pek hatırlamak istediği biri sayılmazdı.
Tia merakla “Elif ile hala sevgili misiniz?” diye sordu. Bora gülümsedi. Gökyüzüne doğru baktı ve “Hayır. Artık yalnızım” Tia şaşırmıştı. Elif ile Bora her zaman çok yakın olmuşlardı. Merakla sordu “Neden ayrıldınız ki?”
Bora ona gülümsedi. Derin bir iç çekip “Sen okuldan gittikten sonra Aleyna ile Sarp ayrılmıştı. Elif de gizlice Sarp ile çıkıyormuş. Yani kısaca aldattı” dedi. Tia Bora’nın gözlerinin hafifçe dolduğunu görmüştü.
Sonra Su Ho araya girdi. Çok mutlu görünüyordu. “Ben yalnız değilim ve sevgilimle 2.yılım. O şuan buraya geliyor” dedikten sonra kapıya doğru yürümeye başladı. Bora onu kolundan tuttu “Onu buraya mı çağırdın? Hem de şimdi” endişeli görünüyordu. Su Ho ona anlamayarak bakınca Bora “Ah, sana söylemeyi unutmuş olmalıyım” dedi.
Tia onlara anlamaz şekilde bakarken tanıdık bir ses duydu “Su Ho! Seni çok özledim” kafasını kapıya doğru döndü. Gördükleri karşısında donup kaldı. Önleri hafifçe beyaz olan kahverengi saçlar ve saçlarıyla uyumlu renkte gözler.
Su Ho da ona doğru gitti ve ona eğilip sarıldı “Bende Yağmur” deyip dudaklarından öptü. İkisi de gülümsüyordu.
Su Ho Yağmur’un elini tuttu ve yanlarına geldiler. Tia sadece donuk bir ifadeyle ona bakıyordu. Yağmur Tia’yı fark edince kaşları çatık bir şekilde “Tia? Görüşmeyeli uzun zaman oldu” dedikten sonra onu baştan aşağı süzdü.
Tia kafasını çevirip kollarını göğsünde birleştirdi. Sadece gitmesini istiyordu. Onu görmezden gelip gitmesini. Dudaklarını birbirine bastırıp yaladı.
Yağmur bunu pek umursamazcasına “Peki, burada ne yapıyorsun?” dedi. Tia yüzünü ona döndü. “Bilmem. Beni salarlarsa gideceğim” dedi sert ve donuk bir sesle. Yağmur anlamamışca ona bakıyordu.
Onu abartılı bir şekilde süzerken bilekliğini görünce yüz ifadesi değişti. Hem şaşkın hem de Tia’nın anlamadığı bir şekilde üzgün görünüyordu. Su Ho’ya baktı. Su Ho da kafasının arkasını kaşıdı. Yağmur son kez Tia’ya gözleri dolu bir şekilde baktı. Daha sonra Su Ho’yla birlikte gittiler.
Tia anlamamıştı. Neden onun için üzülmüş gibi görünüyordu ki?
Bora’ya döndü “Neden bu kadar üzgün?” Bora endişeli bir şekilde dudaklarını yaladı ve gözlerini kaçırdı. Cevap vermeyince Tia tekrar “Bora?” dedi. Bora onu kolundan çekip bir oturma yerine götürdü ve konuşmaya başladı.
“Bak yaklaşık 2 yıl kadar önce yine babam birini kaçırmamızı istedi ve bu kişi Yağmur’du. Ben bunu duyunca çok şaşırdım tabii ki fakat yapmak zorundaydım -yapmazsam neler olacağını hiç sorma- bu yüzden de yaptım.”
Tia onu sessizce dinliyordu. Yağmur da mı kaçırılmıştı? Bora’nın yüz ifadesi bunu kaldıramıyormuş gibiydi.
“Daha sonra onu bağladık ve aynı şeyler. Kan, babasına gitme falan… Yağmur’un babası parayı bulacağını söyleyip gittiği için Yağmur 20 gün kadar bizimle kaldı. Sonra gelip parasını ödedi ve kızını götürdü.”
Bora yutkundu. Tia gözlerinin hafif hafif dolduğunu hissediyordu. Yağmur da burada kalmıştı. Bora anlatmaya devam etti.
“Tia, Yağmur da senin gibi ceza aldı. Hem de 3 kere… Burada sadece kelepçe cezası yok, sopa da var ve en az bir kere muhtemelen sen de bu cezayı alacaksın. Herkesi haksız yere cezalandırmayı çok seviyorlar sanırım.”
Tia şaşkındı. Birkaç gün önceki halini düşündü. Yağmur’un da o durumda kaldığını düşününce kendini kötü hissetti. “Peki, neden?” diye sordu.
“Yağmur mafia kızı olmadığı için mutfaktaydı ve bir tabak kırmıştı. Biliyorsun Yağmur sakar biri. Senin gibi bahçeye çıkmıştı ve efendim demeyi unutmuştu. Dediğim gibi babamlar birini boş yere cezalandırmayı çok seviyor olmalı.”
Tia düşününce Yağmur’un da geçmişinin kötü olabileceğini düşündü. Su Ho’yla da böyle tanışmış olmalıydılar. Bora yanlarına gitmek isteyip istemediğini sordu. Tia sadece kafasını salladı.
Yanlarına gittiklerinde Tia Yağmur’un gözlerinin çok dolu olduğunu gördü. Tia’yı görünce yanına gitti ve ona sarıldı. Evet, Tia’nın ortaokul hayatını tamamen mahveden kişi şu an ona sarılıyordu. Tia ne yapacağını bilemediği için hafifçe sırtına ellerini koydu. Yağmur sadece onun duyabileceği bir sesle “Umarım buradan kurtulursun Tia. Burası korkunç bir yer” dedi.
Tia artık ona sarılıyordu. O da kısık bir sesle “Daha 18 yılım var Yağmur. 18 yıl…” dedi. Tia zorla hafifçe gülümsedi. Birinin ona acımasını sevmiyordu. Yağmur da ona gülümsedi. “Sık sık geliyorum. Sanırım arkadaş olacağız” dedi ve güldü.
O sırada Tia Yağmur’un cezalara nasıl dayandığını düşünüyordu. Yağmur onu tanıdığından beri hassas bir kızdı ve Tia kadar dayanıklı değildi. Tia güçlü biriydi fakat Yağmur değildi. Yağmur’un acı çığlıklarını duyar gibi oldu. Ürperdi.
Yağmur’a baktı. Ona gülümsüyordu. Bütün o kötü anıları silmiş gibi görünüyordu. Su Ho’yla beraber kocaman gülümsüyorlardı. “Yağmur gerçekten seni kaçıran kişiyle sevgili mi oldun?” dedi ve güldü Tia.
Yağmur Su Ho’ya baktı “Evet. O kişi Su Ho’m ise eğer olurum” dedi ve dudaklarını öptü. Tia istemsizce gülümsedi. İkisi birlikte çok tatlı görünüyordu. Su Ho onu sırtına alıp kaldırdı. Su Ho Yağmur’un yanağını öpüyordu ve ikisi de gülüyordu.
Tia Yağız’ı özlüyordu. Onlara bakınca Yağız’ı ve kendisini görüyor gibi hissediyordu. Tia da Yağız’ı dudaklarından öpmek istiyordu. Kendini onun kollarına bırakmak istiyordu.
Bora kolunu omzuna attı. Düşüncelerini okuyormuşçasına “Yağız’ı mı özlüyorsun?” diye sordu. Tia ona şaşkınca bakınca “Onlara özlemle bakıyor gibisin” deyip gülümsedi. Saçlarına hafif hafif dokundu “Keşke Elif de beni aldatmasaydı” dedi. Derin bir iç çekti “Seninle ne kadar fazla kötü anımız olsa da hiçbir zaman senden nefret etmemiştim Tia.
Aksine seni sevmiştim -yani arkadaşça- fakat zayıf kızlara vurmak o zamanlar havalı geliyordu. Anlarsın ya ortaokul zamanları…”
Tia güldü “Yalan atma. Benden hep nefret ettin değil mi?” dedi. Bora “Hayır, yanılıyorsun” dedi. Tia kaşlarını inanmadığını belirtmek için kaldırdı.
Tia “Hem ben hiçbir zaman zayıf değildim” dedi. Bora yüksek sesli bir kahkaha patlattı. “Hem astım hem de panik atak hastası olan, sokak kenarlarında sıkıştırdığımızda titreyen ve tek vuruşumla yere düşen biri mi söylüyor” dedi.
Tia ona ters ters baktı. “Gel de o hastalıklar yüzünden yaşadığım şeyleri duy. Ya da 4 gün önce sesimi bile çıkartmadığımı veya bazı eğitimlerimi duy, seni pislik!” Bora ona sadece sırıttı. Tia içinden “Pislik işte ne bekliyorsun” diye geçirdi.
Onlar konuşurken Su Ho ve Yağmur kaybolmuşlardı. “Nereye gittiler?” diye sordu Tia. “Muhtemelen Su Ho’nun odasında ya şarkı dinliyorlardır ya da Yağmur ona bir şeyler anlatıyordur” dedi.
İkisi de bir süre sessiz kaldıktan sonra Bora “Sana yardım edebilmeyi isterdim. Kimse hayatının 18 yılını bu cehennemde geçirmeyi hak etmez” dedi. Tia yere baktı. Haklıydı fakat yapacak bir şey yoktu.
“Sence hiç umudum var mı? Buradan çıkabilmek için.” Bu sefer sessiz kalma sırası Bora’daydı. Umudun olmadığını o da biliyordu. “Belki… Yağız?” diye sordu minik bir umutla Bora. Tia derin bir iç çekti ve gülümsedi “Elinden gelen her şeyi yapacak. Ama muhtemelen başaramayacak” Bora hafifçe başını salladı.
Onlar sessizce düşüncelere dalmışken kahkaha sesleriyle kapıya baktılar. Su Ho Yağmur’u kollarını arasına almış onu yanaklarından ve alnından öpüyordu. Yağmur da buna kahkahalarla karşılık veriyordu. Bir yandan da şarkı söylüyorlardı. Sonra da öpüştüler. Tia gülümsemekten kendini alı koyamadı. Çok tatlı görünüyorlardı.
Yanlarına gelince Yağmur Su Ho’nun kucağından indi. Elini tuttu. Yağmur Tia’nın orada olduğunu hatırlamış gibi “Yağız ne yapıyor?” dedi ve güldü. Eskiden yaptığı aşk itiraflarından utanmış olacak ki yanakları kızarmıştı. Tia derin bir nefes verip “Keşke ben de bilebilsem…” dedi.