İçeriğe geç

Bir Yalan Söyle

Bölüm 10 · 21 dk okuma

Bir Yalan Söyle

Bölüm 10

Sinir

Dördü birlikte bir çardağa oturup bir süre sohbet ettiler. Yağmur da olgunlaşmıştı ve Tia'yla arkadaş olmaya çalışıyordu. Tia herkese olduğu gibi Yağmur'la da mesafesini koruyordu. Geçmişte olanlar unutulmaz gibiydi. Fakat her şey unutulurdu. Ortaokul anılarını da unutmuştu Tia. O gece yaşananları da...

Hava kararınca artık akşam yemeği saati gelmişti. Yeşil gözlü ve sarı saçlı olan kız onları çağırınca gitme kararı aldılar. Su Ho kalın ama bir o kadar da yumuşak sesiyle "Yağmur sen yemeğe kalacak mısın?" diye sordu. Yağmur biraz tereddüt etmiş gibi görünüyordu. Dudaklarını yalayıp "Şey... O adamı bir daha görmek istediğimden emin değilim" dedi.

Su Ho'nun boynuna atlayıp bacaklarını belinin kenarlarına koydu. Su Ho Yağmur'u bacaklarından tutunca onu dudaklarını öptü. "Yine gelirim. Şimdi gitsem iyi olur" dedi. Su Ho onu tekrar dudaklarından öptükten sonra "Şuan iki kişi sırıtmış bizi izliyor. Farkında mısın?" dedi. Yağmur bir kahkaha patlatıp ona güldü ve ikisi de Tia ve Bora'ya baktılar.

Tia ve Bora gözlerini kaçırmışlardı. Tia gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Yağmur'un o kahkahasını duymak eski anılarını getirince gülmek yerine derin bir nefes aldı. Sadece yavaşça gülümsedi. Yağmur gidince Su Ho'nun nasıl yüzünün düştüğünü görmek pek şaşırtıcı değildi.

Yemeklerini yemeye gittiklerinde hala bahisleri bitmemiş çocukların sesini tekrar duyacağı için Tia derin bir nefes aldı. Yüzüne en soğuk ifadesini koyduktan sonra içeriye adımını attı. Önce sarı saçlı olan söylediklerini unutmuş gibi yanına geldi. Tia yemeğini alırken onun elini tutup kendine doğru döndürdü. Tia elini kurtarmaya çalışırken "Bırak prenses, yemeğini ben alayım. O narin ellerin bu tabakları nasıl taşıyacak?" dedi.

Tia derin bir nefes alıp elini sertçe çekti. "Bu narin eller seni boğabilecek kadar güçlü. Şansını zorlama saman çocuk!" diye bağırınca çocuk bir adım geriye gitti.

Yüzünü buruşturup "Benim bir adım var" sonra sırıttı "Hem zoru oynamayı kes prenses. Benimsin" dedi. Tia gözlerini devirdi ve yemeğini almaya devam etti. Sonra tabağı tutan elini kahverengi saçlı olan, kaşığı tutan elini de sarı saçlı çocuk tuttu. Birbirlerine düşmanca bakışlar atmaya başladılar.

-Bak bu kız benim şansını zorlama!

-Nereden senin oluyormuş?

-Kızı kaparım dedim sana

-Senden çok daha yakışıklıyım

-Senden çok daha güçlüyüm

-Hadi gel bebek, benim ol

-Hadi ama prenses, beni reddedemezsin

Tia artık sabırlarının sınırları zorlandığı için dudağını ısırdı. "Yeter ama! Çocuk musunuz siz?" diye bağırınca onlara ilk defa yüksek sesle konuştuğu için kollarını sıkıca tutmaya başladılar. Tia derin bir nefes alıp verdi ve göz ucuyla çocuklara baktı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

Elindeki çorbayı hiç düşünmeden sağ tarafındaki çocuğun üstüne döküp sol tarafındaki çocuğun da bacağına sertçe tekme attı. Çorba döktüğü çocuk yandığı için üzerine üflüyor diğeri ise bacağını tutarak zıplıyordu. İkisi de acıyla kıvranırken tabağına tekrar çorba doldurdu ve sakince masaya oturdu.

"Bak kızım, fazla oluyorsun ama!" diye bağırdı kahverengi saçlı olan çocuk. Tia ona dönüp sırıttı ve "Saçları kaka rengine benzeyen ve çorbaya bulanmış birini ciddiye alamıyorum maalesef" dedi.

Çocuk yüksek sesle küfürler savurmaya başladı. "Aras bak ben bu kızı döverim!" diye bağırınca Tia saman çocuğun isminin Aras olduğunu öğrenmiş oldu.

"İsmin Aras mı? Saman daha çok yakışıyor bence" deyip kıkırdadı. Aras ona delici bakışlar atmaya başlamıştı.

Kahverengi saçlı olan sinirli bir şekilde odadan çıkıp üzerini değiştirmeye çıktı. Çocuk hem yanmıştı hem de üstü batmıştı ve Tia bundan çok keyif almıştı. Masaya geri oturdu.

Tia kendi kendine "Yok öyle üstümden bahis oynamak. İşte böyle olur" diye düşündü. Aras masaya iki elini sertçe koyup hızlı hızlı aldığı nefesleri Tia'nın saçlarına savurunca Tia kafasını kaldırdı ve ayağa kalktı.

Çocuk yeşil gözlerinden ateş saçıyordu resmen. Tia ona donuk ve umursamaz bir bakışla karşılık verdi. Birbirlerine sadece bakıyorlardı.

"Kendini ulaşılamaz bir zirvede görüyor olabilirsin ama ikimiz de burada mahkûmuz ve istesen de istemesen de benim olacaksın" dedi. Çocuk ona çok yaklaştığı için Tia aldığı her nefesi yüzünde hissedebiliyordu. Bu onu rahatsız etse de geriye çekilmedi ve sadece sırıttı.

"Cevap versene lanet kız!" diye bağırınca Tia yüzüne biraz daha yaklaştı ve meydan okuyan bakışlarla "Diğerinin adı ne?" diye sordu. Çocuk bu cevap karşısında geri çekilip anlamaz bakışlarla onu süzdü. "Ne?" diye sordu.

"Üzerimden bahis oynayan pisliklerin ismini bilmem gerek değil mi?" dedi. Sırıtmaya devam ediyordu. Aslında bunu sorma nedeni ismini öğrenmek değil, çocuğun aklını karıştırmaktı. Çocuk sinirle ona bir tokat atacakken Tia onun elini tuttu.

"Eğitimliyim ben! Kime tokat attığını sanıyorsun?" diye bağırınca çocuk şaşkınca ona baktı. Tia tuttuğu eli büktü. Çocuk karşı koymaya çalışsa da çok zayıf biriydi. Savunma konusundaki eğitimsizliği Tia'ya fırsat veriyordu.

Tia kıvranan çocuğun üstüne yürüdü. Dişlerinin arasından "Bir kez daha bana bulaşırsan..." dedi ve Aras'ın dizine bir tekme atıp onun elini bıraktı.

Çocuk yine ona yürüyüp bir kez daha vurmaya çalışınca Tia bağırmaya başladı "Akıllanmaz mısın sen? Bırak peşimi!" Bunu dedikten sonra hala üstüne yürüyen çocuk onu duvara itti. Kafası duvara çarpınca Tia çocuğa sinirle baktı.

Tia bağıracakken elini ağzına sertçe bastırdı Tia göz devirdi. Daha sonra Tia'ın ellerinin onun kafasının üzerinde birleştirip ona sırıttı. Yüzüne yaklaşıp "Şimdi ne yapacaksın?" diyerek sırıtan çocuk elini kaldırıp ona bir tokat atmaya hazırlandı.

Tia hızlıca Aras'ın bacak arasına tekme savurdu. Çocuk iki büklüm kıvrılmaya başladı. yere çöktüğünde "Bana başka seçenek bırakmadın" deyip üstünü silkeledi.

Arkasını dönünce kahverengi saçlı olan çocuk, Bora ve Su Ho'nun ağızları açık bir şekilde onları izlediğini gördü. Bora "Kızım iyi ki seninle küçükken dövüşüyormuşum. Şimdi olsa yaşama şansım yok sanırım" dedi. Tia bu iltifat karşısında hafifçe sırıttı. "Eğitimlerim siz zorbalığı bırakınca başladı." Oturup yemeğini yemeye devam etti.

Yerde küfür eden çocuğun yanına giden kahverengi saçlı çocuk "Sanırım vazgeçiyoruz. Pek kolay lokma değil bu kız" dedi ve çocuğa elini uzattı. Çocuk ayağa kalkınca Tia'ya öldürürmüşçesine bir bakış attı ve "Kes sesini Can! Bu küçük kıza gününü göstereceğim" dedi. Tia kahverengi saçlı çocuğun isminin de Can olduğunu öğrenmişti.

Tia yemeğini bitirdiğinde hızlıca ayağa kalktı. Kapıya doğru yürürken durdu. Hızlı adımlar, hafifçe kalkan bir kol ve sinirli bir çocuk. Aras onun kafasına hamle yapacaktı. Hızlıca kafasını eğip dizini kaldırınca çocuk neye uğradığına şaşırdı. Eli boşa doğru gidince yere düşecekti fakat Tia dizini karnına geçirince düşmek yerine kan tükürmüştü. "Bu da benimle uğraşmaman için son uyarıydı" deyip yürümeye başladı.

Su Ho onu tutup kısık bir sesle "Arkanda olduğunu nasıl anladın?" diye sorunca Tia parmak uçlarına çıkıp kulağına yaklaştı ve "Eğitim ve 6.his... Göründüğüm kadar zayıf değilim" dedi. Ona sırıttıktan sonra artık odasına gitti ve üstünü değiştirip uyudu.

*6 gün sonra*

*Yağız*

O günden 157 gün önce...

Yağız artık delirmek üzereydi. Ne o kız tekrar rüyalarına geliyor, ne odasından çıkabiliyor ne de Tia'dan haber alabiliyordu. Odasına giren hizmetlinin sesiyle yattığı yerden doğruldu. Kadın "Yağız Bey, günlerdir ilacınızı almıyorsunuz. Babanız almanızı şiddetle istediğini söyledi" elindeki yemeği, suyu ve ilacı masasına koyduktan sonra "Afiyet olsun" dedi ve odadan çıktı.

Kafasını geriye yasladı. Lanet olası ilaç kutusuna baktı. Evet, o olmadığı için deliriyordu ama başka bir şey yapası da yoktu. İlaç kutusunun eline aldı. Günde 4 hap. Yıllar önce öfke problemi için aldığı bir ilaçtı bu. Öfke problemleri olduğunu babası ve onunla ilgilenen hizmetli dışında kimse bilmiyordu. Tia ve Kader de dâhil...

Dağılmış odasına baktı. 11 gündür burada kapalıydı ve odanın her yeri cam kırıkları, fırlatılmış kutular ve sinirli dağıtılmış eşyalarla doluydu. İlacını içmek istemiyordu. Fakat içmekten başka çaresi de yoktu.

Keyifsizce yemeğini yedikten sonra ilacını almak için suyuna uzandı. 2 tane hapı alıp ağzına attı ve suyla birlikte yuttu. Eğer ilaç doğru düzgün etki ederse dudaklarını ısırmayı bırakırdı belki. İlaç kutusunun kapağını kapatıp kenara fırlattıktan sonra yeniden yatağına oturacaktı ki bir ses duydu.

"Beni kurtarmayacak mısın Yağız?" arkasını döndü. Yine hayaller görüyordu. Tia karşısındaydı ama gerçek değildi. "Sözünü tutmayacak mısın?" Günlerdir böyle hayaller görüyordu. Burada kalmaktan şizofren olmuş olabilirdi.

Hayali umursamadı ve kapıya doğru gidip her zamanki gibi kapıyı yumruklamaya başladı. "Hey, burada kala kala şizofren oldum sizi pislikler!" durdu hiç kimse yoktu. "Çıkarın artık beni buradan!" saçlarına ellerini geçirdi.

"Baba dur!" yan odadan gelen sesle kaskatı kesildi. Kader... Yine ne yapıyordu kendi baba sanan bu pislik. "Baba lütfen dur, vurma!" Yağız hızlı hızlı nefesler almaya başladı. "Hey, rahat bırak kardeşimi!" Yağız ortalıkta yoktu ya bu boşlukta rahat rahat vuruyordu Kader'e bu cani adam.

Birkaç dakika sonra sert ve uzaklaşan adımlar duyunca babasının gittiğini anladı. "Kader? Kader iyi misin?" sesini duyurmak için kapıya yaklaştı. Kader titreyen bir sesle cevap verdi "İ-iyiyim abi. S-sorun yok" dedi. Yağız onun iyi olmadığını biliyordu.

Dudağının içini ısırarak "Yine neden vurdu sana? Bu kadar sık vurmuyordu" diye sordu. Kader'in burun çekme ve ağlama sesleri onun içini acıtıyordu. Kader'in kapının yanına çöktüğünü anladı. "Bilmiyorum abi. Bilmiyorum ama korkuyorum. Her yerim morluklar ve kan içinde. Ben..." nefes almak ve burnunu çekmek için duraksadı "Ölmekten korkuyorum abi..."

Yağız bu sözler karşısında renkten renge girdi "Ölmeyeceksin Kader. Buna izin vermeyeceğim!" Hiçbir şey yapamadığını biliyordu.

"A-abi..." Kader'in elinin yana düştüğünü duydu. Kapının kolunu zorlamaya başladı "Kader? Kader! Kader cevap ver!" cevap vermiyordu. Kader cevap vermiyordu. "Hey! Biri ona yardım etsin." Kapıyı ne kadar zorlasa da açılmıyordu.

Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Hayır, o ölemezdi. Bunun için çok gençti. Daha 17 yaşındaydı ve kendi babası tarafından mı öldürülmüş olamazdı. "LÜTFEN BİRİ SESİMİ DUYSUN! ONA YARDIM EDİN!" bağırmaları artık çığlıklara dönüşmüştü. Alnından terler akıyor, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Kapıyı koluyla ittirdi, ittirdi fakat kahretsin ki odaların kapıları Tia'nın kapalı kaldığı odalar kadar dayanıksız değildi.

Hızlı adımlar duymayı istiyordu. Biri ona yardım etmeliydi. Avazı çıktığı kadar bağırdı. Bu hizmetliler de ilacını içmedi mi tepesinde dikiliyorlar ama Kader ölürken gelmiyorlar. Bu nasıl iş! "Kader lütfen dayan, lütfen dayan, lütfen dayan, lütfen..." gözlerinden süzülen yaşlar boynuna doğru yol alıyordu.

Önce sevgilisi sonra da kardeşi... Hayır, asla buna izin veremezdi. İkisini de kurtarmalıydı. Öyle bir çığlık attı ki dışardaki güvenlik bile duymuş olmalıydı. Hızlı adım sesleri duyduğunda hafiften rahatladı. "Kader, Kader'e yardım edin!" sesi yalvararak çıkıyordu. İki adamın gelmiş olduğunu düşündü.

"Sakin ol! Odandan çıkma!" dedi adamlardan biri. Onlar uzaklaşırken Yağız "Hey! Onu hastaneye götürün. Uzun süre dayanamaz!" diye bağırdı. Dayanamazdı. Çünkü Kader hassas bir kızdı. Babası onu dövdüğü için sadece bayılmış olmasını umdu.

"Bağırmayı kes, Yağız!" babası birden kükreyince Yağız yerinden sıçradı. Birden nasıl gelmişti buraya? "Kader, Kader senin yüzünden ölebilir!" yüksek sesle bağırmıştı ve sesi sertti. Babasının nasıl bir tepki vereceğini duymak için dikkat kesildi. "Evet, ben de kendi kızımın katili olabilirim değil mi?" Yağız duraksadı. Bunları gülerek mi yoksa acıyla mı söylüyordu? "Tıpkı Kader'in de kendi annesinin katili olduğu gibi" dedi ve uzaklaştı.

"Bu onun suçu değildi! Annem bunun olacağını biliyordu ve bunu kabullenmişti! Annem..." bunu dediğinde babasının durduğunu duydu. "Annem Kader'i çok severdi. Eğer burada olsaydı. Eğer yaşasaydı bu yaptıklarını yanına bırakmazdı!" diye yükseldi.

"O burada değil ve hepsi Kader'in suçu! Hepsi onun suçu! Onu istemiyorum!" diye bağırdığında Yağız hissediyordu. Kader'e bakmak bile ona acı veriyordu. Onun yüzünü görmek istemiyordu çünkü o annesine benziyordu. Michael gibi kızından kurtulmak istiyordu. Fakat bunu yapamıyordu.

"Bu onun suçu değildi baba. Annem kendisi istedi. Ben de annemi kaybettim, en yakın arkadaşımı kaybettim ve sevgilimi her an kaybedebilirim. Seni anlıyorum. Sakin ol. Ve Kader'in hayatını yaşamasına izin ver, lütfen" Yağız bunları gerçekten içten söylemişti. Babasının neler hissettiğini biliyordu fakat bunun acısını Kader'den çıkarıyorsa bu onu bir pislik yapıyordu.

Babası derin bir nefes verip uzaklaştı. Yağız da kapının kenarına çöktü. Hayatı kaybetmekle mi geçecekti. 2 yaşındayken annesi, 15 yaşındayken Kaan ve şimdi de hem Kader hem de Tia'yı mı kaybediyordu? Etrafındaki herkes ölüyordu.

Kaan... Onu kurtaramamıştı o arabanın önünden. Kaan, Yağız'ı itip kurtarmıştı fakat o ölmüştü. Tia nasıl ölüyordu? O kaçırılmıştı kendisi yerine o... Kader? Annesi Kader'in doğumunda ölmüştü onun değil. İşte buydu Yağız. Kendisi ölmüyordu. Herkes onun yerine ölüyordu. Buna dayanamıyordu. Herkesi aslında o öldürüyordu...

Gözlerinden yaşlar akarken eliyle kafasına vurdu. O da ölmeliydi. Herkesin katili oydu ve o da ölmeliydi. Sadece düşünüyordu. Tia'yı ve Kader'i kurtaramıyorsa yaşamasının sebebi neydi ki?

Ellerini saçlarına geçirip vurmaya devam etti. Bunları düşünürken sersemlemişti. Görüşü bulanıklaşmış, sesler yok olmaya başlamıştı. Başının zonkladığını hissediyordu. Kafasını duvara mı vuruyordu? Anlamıyordu fakat ensesine akan kanları hissedebiliyordu.

Hafif hafif başı dönmeye başladı. Sonrasındaysa sertçe yere düştü. Evet, o belki ölmüyordu sadece bayılmıştı ama kimseyi kurtaramamıştı. Herkes ölüyordu. Hem de herkes...

*Birkaç saat sonra*

10 gün önce uyandığı çimenlikte uyanmıştı yine. Şaşkınca ayağa kalktı. Kafasını kaşıdı. Tia'ya benzeyen kız neredeydi? Ayağa kalkıp çimenliği dolaşmaya başladı. Sonra Tia'ya benzeyen kızı gördü. "Neler oluyor?" diye sordu. Kız hiçbir şey demeden ekran açmaya başlayıp elini uzattı.

Yağız elini tutunca şaşkınca dönüp Yağız'ın eline baktı. "Ellerin neden sargılı?" diye sordu. Yağız ellerine baktı. Evet, günler önce aynada bile Tia'yı görmeye başlamıştı. Kriz geçirip aynayı yumruklamış sonra da cam kırıklarını avuçlamıştı. Nedenini bilmiyordu, o sırada kendisini kaybetmişti. Yaptıklarını bile bulanık şekilde hatırlıyordu. Odaya gelen hizmetli kanlar içinde oturduğunu görünce nasıl da çığlığı basmıştı ama. Sonra da ellerini sarmışlardı işte.

"Önemli değil. Hadi gidelim" dediğinde kız onu çatık kaşlar ve kısık gözlerle baştan aşağı süzdü. Sonra birlikte açtığı ekranın içine girdiler. Yine soğuk ve karanlık odadaydılar. Kolundan sürüklenen Tia'yı gördüğünde nefesi kesildi. Yine aynı iki adam vardı. Hızlıca Tia'ya doğru gitti fakat orada görünmeyen duvara çarpınca sadece duvara vurmakla yetindi.

Tia çırpınsa da bu işe yaramıyordu. Adamla onu sürüklüyordu. Bir masanın yanına geldiler. "Cehennemin dibine gidin şerefsizler!" diye bağırınca ağzına hızla bant yapıştırdılar. Tia'ysa hızlı hızlı nefeslerle karşılık veriyordu. Onu yüzüstü yere atıp hızlıca ellerini masaya bağladılar.

Tia hala direnmeye çalışıyordu. Adamlar diz kapağının biraz üstüne kadar pantolonunun paçalarını yırttıklarında, Tia'nın bacağı soğuk zemine değdi ve soğuk tüm bedenine yayıldı. Çırpınmaya devam ettiği için adamlardan biri ayakkabısının topuğunu Tia'nın dizinin arkasına bastırdı. Tia acıyla inledi. Adam "Kıpırdanmayı kes!" diye bağırdı. Tia da dediğini yaptı. Tia direnmeyi bırakınca adam da topuğunu Tia'nın bacağından kaldırdı. Tia derin bir nefes aldı.

O sırada diğer adam da elinde ince ve küçük bir sopayla ona doğru yaklaştı. Ve sopayla Tia'nın bacaklarına vurmaya başladı. Tia her vuruşta acıyla inliyordu. Daha hızlı vurmaya başlayınca gözyaşlarına engel olamadı ve onların yeri ıslatmasına izin verdi.

Yağız birkaç dakika sonra yaşlı gözlerle ona bakıyordu. Tia'nın bacaklarının yavaştan morarmaya başladığını görebiliyordu. Bacaklarının bazı yerleri kıpkırmızıyken bazı yerleriyse morarmıştı. Yaklaşık 10 dakika sonra Tia'yı ağzı açık bir şekilde astım ilacıyla orada bırakıp gittiler.

Tia dayanamayıp kendisini sırt üstü bir şekilde yere bıraktı. Yaşlar; gözlerinden yanaklarına, yanaklarından kulaklarının yanına ve oradan da yer doğru süzülüyordu. Yağız gözyaşları içinde yanına çökmüştü. Onu kolları arasına alıp onu sakinleştirmek istiyordu.

Tia'ya benzeyen kızın sesiyle ona döndü "Burada acı çeken tek kişi o değil" diyen kız yine ekranlar açmaya başlamıştı. "Bunlar geçmişten bir örnek."

Yağız ayağa kalkıp ekranların yanına gitti. Görüntüde önce o Koreli çocuğun geçen günkü Tia gibi perişan bir halde kelepçeyle duvara dayalı bir şekilde gördü. Fakat çocuğun iki kolu da duvara kelepçeliydi. Ağzının kenarından kanlar akan çocuk kendini bırakmış bir şekilde kafasını öne doğru bırakmıştı. Bu görüntü Yağız'ın nefesini kesti.

Daha sonra görüntü başka bir odaya kaydı. Geçen gün kulübedeyken kan, sandalye tarzı şeyler söyleyen adam elindeki kemeri masanın üstüne bırakmıştı. Elindeki anahtarı sertçe önündeki kişiye atıp "İkinizin de yüzünü yarın akşama kadar görmeyeceğiz" diye bağırdığını gördü. Önündeki kişinin kim olduğunu görünce Yağız yutkundu. Bu Bora'ydı. Hızlıca tişörtünü giyip başına siper ettiği elleriyle anahtarı aldı ve odadan çıktı. Tişörtünü giymeden önce her yerini yara ve morluklarla dolu olduğunu gördü Yağız.

Bora odadan çıktığında gözlerini elinin tersiyle silip hızlıca aşağı kata doğru geldi. Şu an Tia'nın durduğu odanın kapısını açıp içeri girdi. "Su Ho?" O Koreli çocuğa gitti ve kelepçesini açtı. Çocuk ona tutundu. Burada kız ekranı kapattı. "Gördüğün gibi... Herkes acı çekiyor. Onu kurtarman gerek" dedi.

Yağız sadece ağlıyordu. "Ama nasıl? Bana yardım etmen gerek. Daha odamdan bile çıkamıyorum" dedi. Kız ona donuk bir ifadeyle baktıktan sonra Yağız'ın önüne bir ekran açtı. Kulağına yaklaşarak "Belki de sadece asla yapmayacağım dediğin bir şeyi yapman gerekiyordur" dedi ve yine yok oldu.

Yağız karşısında açılan ekrana baktı. Tia ve kendisi bir çimenlikte uzanıyorlardı. Tia 13 Yağız ise 15 yaşındaydı. "Demek çeteye katılacaksın. Bunu istediğine emin misin?" dedi Yağız. Tia gökyüzüne bakmaya devam ederek "Evet" dedi. Sonra Yağız'a döndü "Belki babam beni böyle kabul eder..." İkisi de bir süre sessiz kaldılar. Sonra Tia konuşmaya devam etti "Peki sen neden katılmadın veya katılmıyorsun?"

Yağız ona gülümsedi. İkisi de birbirlerine dönecek şekilde durdular ve Yağız Tia'nın elini tuttu. Tia'nın yanaklarının kızarmasını umursamamıştı bu sefer Yağız. "Çünkü ben böyle şeyler yapmayı sevmiyorum. Hayatımda asla ama asla birini öldürmeyeceğim veya paramı bir banka soyarak kazanmayacağım" dedi. Ekran o bunu dedikten sonra kapandı.

Yağız'ın neşeyle gözleri açıldı. Tabii ya! Bir banka soymak... Bunu Tia için yapabilirdi. Babasının yardımına da ihtiyacı vardı fakat bir şekilde yapabilirdi. Tia'yı kurtarabilirdi.

Hızlıca yerde uzanan Tia'ya doğru gitti. Tia gözlerini açıp bir şeyler mırıldandıktan sonra "Dayanamıyorum Yağız... Dayanamıyorum. Beni kurtarmaya gelmeyecek misin?" dedi kendi kendine. Yağız Tia onu duymasa da "Geleceğim sevgilim. Seni en kısa zamanda kurtaracağım" dedi.

Daha sonra da uyandı. Bir hastane odasındaydı. Göz ucuyla odayı inceledi. Karşıda kapalı bir televizyon, duvara dayalı küçük bir masa ve bir telefon vardı. Odayı sakince incelerken yanında duran hemşire ona merakla bakıyordu. Hava kararmıştı. Yağız yatakta doğruldu. "Bana ne oldu?" diye sordu. Çünkü yere düştükten sonrasını hatırlamıyordu.

"Bayılmıştınız bayım. Günlerdir çok az yemek yiyor ve sadece kendinize zarar veriyormuşsunuz. Elleriniz de bunu kanıtlıyor. Aynı zamanda kafanız da. Size bir kaç serum taktık ve saatlerdir baygınsınız. Babanız çoktan eve döndü. Yarın sabah geri geleceğine eminim" dedi.

Yağız elleriyle saçlarını düzeltti sonra birden duraksadı "Kader? Kader nerede? O iyi mi?" diye sordu. Hemşire "Kader Hanım diğer odada dinleniyor. O birkaç gün bizimle kalacak. Vücudunun çeşitli bölgelerine çok sert darbeler almış. Ve bu uzun bir süredir devam ediyor olmalı. Nedenini biliyorsanız bize açıklayabilir misiniz acaba?" dediğinde Yağız duraksadı.

Ona ne demeliydi ki? Kader'i yetiştirme yurduna kaldırıp kaldırmayacaklarını nereden bilebilirdi? Ya da Çocuk Esirgeme Kurumu'na... Hemşire "Babasından şiddet mi görüyor?" diye sorarak düşüncelerini böldü. Yağız ona sadece kafasını salladı. Kadına bakmıyordu. Sadece elleriyle oynuyordu.

Kadın başını anladığını göstermek için salladı. "Yarın sabah onunla konuşabilir sonra da taburcu olabilirsiniz bayım iyi dinlenmeler" dedi ve ayağa kalkıp kapıya doğru gitti. Kapıyı açacağı sırada durup "Bu arada bayım uykunuzda uzun süre ağlayıp sayıkladığınızı belirtmek isterim" dedi. Bu sefer gitti.

Yağız yeniden uzandı. Kolundaki serumun yeni yenilendiği belli oluyordu. Odayı yine yavaşça inceledi. Odada ki baş döndürücü ilaç kokularını almak çok da zor değildi. Elini kafasının arkasına doğru götürdü. Büyük bir yara bandı hissetti. Demek ki gerçekten de kafasını duvara vurmuştu.

Fakat şu an kendisini değil Tia'yı düşünmeliydi. Onun için küçük bir plan yaptı. Eğer babası kabul ederse Tia için bir şeyler feda edecek, yeminlerini bozacak fakat yine de onu kurtaracaktı.

*Sabah*

O günden 156 gün önce...

Yağız gözlerini açtı. Aynı hastane odasındaydı. Gözlerini ovuşturduktan sonra doğruldu. Kolunda bir el hissedince irkilip yan tarafına baktı. Dünkü hemşire bu tepkisine karşılık güldü. "Birazdan taburcu olacaksınız bayım. Ondan önce kardeşinizi görmek ister misiniz?" dediğinde Yağız yine sadece kafasını sallamakla yetindi. Kadın kolundaki serumu çıkarıp koluna bir pamuk bastırdı. Yağız kolunu parmağıyla pamuğa bastırarak katladı. Hemşire ona neler yapması gerektiğini anlattı ve gitti.

Yağız yataktan kalktı. Hala başı ağrıyordu. Kader iyi miydi acaba? Yanındaki koltukta temiz kıyafetler görünce onları giymeye kara verdi. Hızlıca banyoya gidip giyindi ve kirli kıyafetlerini bir poşete koydu. Odadan çıkmadan önce aynada biraz saçlarını düzeltti.

Odadan çıkıp kapıyı kapattı. Acaba Kader hangi odadaydı? Sekretere doğru yürürken "Yağız? Yağız!" diye bir ses duyup kafasını sesin geldiği yöne doğru döndürdü. Mert mi? Mert'in burada ne işi vardı ki?

Mert nefes nefese yanına geldi. Biraz elleri dizinde eğilerek nefesini düzene soktuktan sonra doğruldu. "Yağız? Kader nerede? Ona ne oldu? Sanan ne oldu? Neden ikinizde hastanedesiniz?" gibi sorular sormaya başladı. Yağız ona gülümsedi ve elini omzuna koydu. "Sakin ol bakalım. Bende bilmiyorum Kader'in hangi odada olduğunu" dedi.

İkisi birlikte sekreterden Kader'in kaldığı odayı öğrendiler. Odanın kapısının önünde dururken Mert yine sorular sormaya başladı "Neden hastanede? Tia'yla mı ilgili? Yoksa babasıyla mı? Yoksa ikiniz birlikte bir kavgaya falan mı karıştınız?" endişeli endişeli sorularını sıralarken Yağız her şeyi nasıl bildiğini anlamaya çalışıyordu. "Kader de hemen her şeyi yetiştirmiş" diye düşündü içinden.

"Babasıyla ilgili. İçeri girince bu kadar fala soru sorup kızı yorma. Sen önce gir, ikiniz yalnız kalın. Sonra ben girerim" dedi Yağız sakinliğini koruyarak. Aslında içten içe çok endişeliydi ama sakin kalmaya çalışıyordu. Saçma sapan öfkelenerek kendisine zarar verirse hiçbir şey yapamazdı.

Doktor odadan çıkınca Mert Yağız'a gülümsedi sonra da içeri girdi. Yağız içeriden gelen gülme seslerini duyabiliyordu. Kendi kendine gülümsedi. Mert'e ne kadar güvenmese de Kader'i böyle bir durumda bile güldürebiliyorsa soğuk yapmasına gerek yoktu belki de. Yine de Kader'in yanındaki erkeklere güvenmiyordu.

Mert yarım saat kadar sonra içeriden çıktı. "Babanın kızını hastanelik edecek kadar psikopat olduğunu bilmiyordum" dedi. Yağız güldü ve ayağa kalkıp yine omzuna elini koyup "O da bize kalsın diyecektim de bakıyorum da her şeyi anlatmış Kader" dedi. Mert ona gülümsedi. Yağız ciddileşip devam etti "Hele bir kardeşimin güvenini boşa çıkar. İşte o zaman görürsün." Abartılı bir şekilde onu baştan aşağı süzünce Mert sadece gülümsedi ve gitti.

Yağız o gidince içeri girdi. Kader yatağında yorganının içinde oturuyordu. Koluna serum takılıydı. Kolu açık olduğu için Yağız morluklarını görebiliyordu. Kader onu görünce gülümseyip "Abi! Merhaba" dedi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davrandığı için Yağız afalladı.

Yatağının ayakucuna oturup uzun uzun Kader'in gözlerine baktı. İkisi de günlerdir birbirini görmedikleri için mutluydular. Yağız hızlıca ona sarıldı. Kader de tek kolunu ona sardı. "İyi misin meleğim?" Kader ona gülümsedi. "İyiyim abi. Peki ya sen?" Yağız da ona gülümseyerek cevap verdi. Bir yandan Kader'in saçlarını okşuyordu. Hızlıca onu alnından öptü "Ben iyiyim" Kader'in yanağını sıktı "Sen iyi olursan daha iyi olacağım" dedi.

İkisi saatlerce konuştular. Tia konusunu açmamışlardı. Yağız ona planından bahsetmeme kararı almıştı. Onlar konuşurken Yağız Mert'in her gün evlerine geldiğini öğrendi. "En azından ben yokken yanında biri varmış" diye düşündü Yağız. Konuşmaları sona erdiğinde Yağız gitmeden önce elli kere Kader'den iyi olacağı hakkında söz aldıktan sonra odadan çıktı.

Şimdi eve dönünce ne olacaktı acaba? Tekrar odasına mı kilitleyeceklerdi onu? Babasıyla ne konuşacağını iyice düşündükten sonra hastaneden çıktı. Aslında eve nasıl döneceğini düşünmemişti ama belki bir taksi bulurdu. Ceplerini karıştırdı. Kimliği ve telefonu vardı. "Lanet olsun hiç para yok!" Babasını mı aramalıydı acaba? Tam o sırada telefonu çalınca korktu. Babası onu arıyordu.

Kapının önüne baktı. Arabaları oradaydı. Hızlıca arabaya gidip bindi. Babası donuk görünüyordu. Ne olmuştu bu adama? Kader'e üzülmediğine emindi. "Bir sorun mu var?" diye sorduğunda kendine gelmiş gibi derin bir nefes aldı. "Yine iyisin artık seni odana kapatacak biri kalmadı" dedi. Yağız şaşırmıştı. Ne diyordu bu adam yine? "Ne diyorsun baba?"

Babası ona baktı. "Dün gece Michael öldü" dediğinde Yağız yüksek sesle "NE? Ciddi misin?" dedi. Şaşkınlıkla gözlerini açtı. Ne yani Tia'nın şerefsiz babası geberip gitmiş miydi? "Tabii ki de ciddiyim." Yağız yavaşça kafasını salladı.

Babasının ne hissettiğini merak ediyordu. Sonuçta Michael ile birlikte büyümüşlerdi. Yıllarca Tia ve Kader gibi birlikte eğitim almış ve aynı çetenin operasyonlarına katılmışlardı. Bunun yanında sürekli kavga ediyorlardı. Hatta birbirlerinin ağzı yüzü kan içinde kalana kadar dövüştükleri de olmuştu.

"Peki, üzgün müsün?" diye sormadan edemedi. Babası ona düşünceli bir şekilde baktı. Babası sorusuna "Ne kadar birlikte büyüyüp, operasyonlara birlikte gitmiş olsak da birbirimizi hiç sevmedik. Yani sanırım hayır" diyerek cevap verdi.

Yağız "Neden öldü?" diye sordu. "Dün gece dışarıda dolaşırken yıllardır düşman olduğumuz çete gelip yolunu kesmişler. Sonra öldürene kadar dövmüşler" diyerek açıkladı babası. "En azından işkence çekmiş de ölmüş şerefsiz" diye düşünündü Yağız.

"İyi de hangisi? Sizin düşman olduğunuz bir sürü çete var." Babası bu sorusu karşısında güldü. "Tia'yı kaçıran çete desem ne derdin?" Yağız şaşkınca ona baktı. Güldü ve önüne döndü. Babası arabayı çalıştırdı.

Yolda "Düşünceli görünüyordun. Bir sorun mu var?" diye sordu babası. Yağız yardımını istemek için zamanı olduğunu düşündü. Kendini hazırlayıp "Tia... Onu kurtarmak istiyorum" durdu. Derin bir nefes alıp devam etti "Lütfen baba... Hayatında bir kez olsun bana bir iyilik yap ve bana yardım et."

Babası donuk bir sesle "Ne istiyorsun? Yani asla banka soymam, cinayet işlemem falan diyordun ya" dedi. Yağız da "Bir adamını. Ve evet, tam üstüne bastı. Banka soyacağım" dedi.

Babası şaşkınca arabayı durdurdu ve ona döndü ve "Sen mi? Ciddi misin?" dedi. "Tia için her şeyi yapmaya değer. Hem sence başka çarem var mı?"

Babası tekrar önüne dönüp arabayı çalıştırdı. "Her şeyin bir karşılığı vardır fakat değil mi Yağız?" Yağız mesajı anlamıştı. Babası ondan karşılık bekliyordu. Gözlerini devirdi. Bunu da düşünmüştü tabii.

"Çeteye girerim. Kızlar gidene kadar eğitim alırım. Sonra onların açığını kapatırım. Hiçbir şeyde sorun yok. Yeter ki Tia o cehennemden kurtulsun." Babasının keyifle dudağının kenarları kıvrıldı. "Kabul. Saat kaça ayarlayalım?" Yağız da ona gülümsedi. Planı yaptıktan sonra artık eve dönmüşlerdi.

Evet, Tia için yeminlerini bozmuştu. O iğrenç dövmeyi alıp çeteye girecekti. Bir banka soyacaktı. Hiç birinden pişmanlık duymuyordu. Hepsi Tia içindi. Yeter ki Tia kurtulsun. Yeter ki o acı çekmesin. Onunla yer bile değiştirirdi. Onun çektiği her acıyı tek tek çekerdi de. Yeter ki o iyi olsun...

Eve gittiklerinde yavaşça odasına doğru gitmeye başladı. Odasını artık toplatsa iyi olacaktı. Yolda Wendy'yi görünce ondan akşam odasını toplamasını rica etti ve odasına gitti. İçeri girdiğinde hafif ve mide bulandırıcı bir şekilde kan kokuyordu.

Banyosuna gitti. Her yer kan içindeydi. Yerlerdeki cam kırıklarına basmadan kıyafetlerini çıkarıp duşa girdi. Biraz rahatlamaya ihtiyacı vardı. Soğuk su damlaları vücudunun her yerine iğne gibi batarken bir yandan bedenini rahatlatıyordu da.

Banyodan çıkıp üstünü giyindi. Salaş koyu yeşil bir tişört ve altına siyah bir pantolon giydi. Wendy geldiğinde temizlemesi için odadan çıktı ve aşağı indi. Babası da birkaç belgeyle uğraşıyordu. Yağız babasının çalışma odasına girip "Ne yapıyorsun?" diye sordu.

Babası "Miras işleri. Şuan oturduğumuz ev dâhil her şey artık Tia'nın olacak. Bunu biliyor muydun?" dedi elindeki belgelerden gözünü ayırmadan. Yağız gülümsedi. Demek kaldıkları evde onun olacaktı artık... Babası tekrar konuşmaya başladı "Fakat daha reşit değil. 18 yaşına kadar beklemesi gerek..." Yağız kafasını salladı. Tia'nın reşit olmasına şurada 5 ay kalmıştı.

Odadan çıkıp kendi odasına gitti. Wendy sadece birkaç dakika içinde odayı tertemiz yapmıştı. Ona teşekkür ettikten sonra odasına girdi. Cam kırıkları toplanmıştı. Banyodaki kanlar temizlenmiş, banyo tekrar eski beyaz rengine bürünmüştü.

Yere saçılan bütün kıyafetler toplanıp çamaşır makinesine atılmıştı. Her yer tertemiz görünüyordu. Çarşaflar da değişmişti. Oda tertemiz kokuyordu. Özellikle kitaplık çok daha düzenliydi. Bütün tozlardan arınmıştı.

Yağız içeri girince içeriyi hafifçe baş döndürücü bir lavanta kokusu sardı. Yağız ne kadar isterdi yanında Tia da yanında olsun, içerisi buram buram kahvenin ağır kokusuyla dolsun...

İki kişilik ve büyük yatağına uzandı. 3 gün sonra... Tia'yı yeniden görecekti. Onu tekrar kollarının arasına alacaktı. Başını göğsüne bastırıp saçlarını öpecekti, okşayacaktı...

Tia'nın çoktan umudu kestiğine o kadar emindi ki... O bilmiyordu ki yakında kavuşacaklardı. Kendi kendine gözlerini kapatıp huzurlu bir şekilde gülümsedi. Ne yaptığı, ne yapacağı ya da o dövme... Hiçbiri umurunda değildi. Sadece Tia önemliydi şuan. Sadece Tia...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.