*O günden 155 gün önce…*
*Tia*
Tia üstünü giyindikten sonra karşısındaki boy aynasının yanına gitti. Pantolonunun bacaklarını diz kapağının üstüne kadar çekip arkasını döndü ve aynaya baktı. Hala bacakları çok acıyordu. Bacağındaki sopa izlerine ve morluklara baktı.
Dudaklarını yalayıp endişeli bir şekilde alt dudağını ısırdı.
O sırada kapı tıklatılınca hızlıca bacaklarını kapatmaya koyuldu. Su Ho içeri gelip sağ bacağındaki morluklara baktı. Tia hızlıca pantolonunun paçalarını geri indirdi. Su Ho ona yavaşça gülümsedi.
Tia da ona gülümsedi ve birlikte aşağıya indiler. Aras ve Can masaya çoktan oturmuş konuşuyorlardı. Tia içeri girince Aras gözlerini kısarak ona bakmaya başladı. Tia onu umursamadan yemeğini almaya başladı.
“Hey, Portakal buraya bak!” Tia yemeğini alması bitene kadar kafasını çevirmedi. Yemeğini aldı, masaya koydu ve Aras’ın karşısındaki yerini aldı. “Evet?” dedi sakince. “Saçma sapan aşk itiraflarını yaparsa yine yüzüne tüküreceğim bu sefer” diye düşündü Tia.
Aras sırıtarak “Benden daha iyi olduğunu düşünüyorsun değil mi?” dediğinde Tia durdu. Ne saçmalıyordu bu yine? Konuşmaya devam etti “Eğer öyle düşünüyorsan sana bir teklifim var.” Tia göz devirip alaycı bir sesle “Neymiş o? Sevgilim ol, bahsi kazanmama yardım et falan mı?” dedi.
Aras hiç bozulmadan sırıttı. Gözlerinde meydan okuyucu bir bakışla “Hayır. Eğer kabul edersen seninle bahçede dövüşelim istiyorum. Yarın akşam. Birimiz diğerinin daha iyi olduğunu kabul edene kadar…” dedi.
Tia durdu. Düşünmeye başladı. Çocuk yapılıydı fakat zayıftı, güçlüydü fakat eğitimsizdi, hırslıydı fakat yenilmez değildi. Tia eğer kaybederse onun için pek de bir sorun yoktu. Tia’nın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Elini öne doğru uzattı “Kabul” dedi “Eğer yasak değilse tabii.”
Aras Tia’nın uzattığı eli sıktı. “Yasak değil. Bahçe izni işi de bende. Kabul etmene sevindim Tia.” Tia ona meydan okurcasına sırıttı.
Ellerini geri çekip yemeklerini yerken Can, Aras’a yaklaşıp “Delirdin mi sen? Kendinden 2 yaş küçük kızı mı döveceksin?” dedi. Tia onlara bakmadan göz devirdi. Aras ona sadece sırıttı. Can bu tarz şeyler söylemeye devam edince Tia masanın altından onun dizine bir tekme geçirip “Eğer küçük olduğum için korksaydım geri çevirirdim. Bu iş yaşa bakmaz. Yarın bunu sana kanıtlayacağım” dedi.
Evet, şimdi ne yapacaktı? Hırslanmıştı ve eğer bunu kaybederse gerçekten ‘zayıf kız’ olacaktı. İçinden “İyi halt yedin bunu demekle Tia” dedi. Neyse boşuna 4 yıl eğitim almamıştı sonuçta… Değil mi?
Odasına giderken Su Ho onu durdurdu. Tia neden durdurduğunu anlamıştı. Zaten her şey duyuluyordu hemen. “Tia, sakın bana” Tia onun sözünü kesti “Evet, Aras’ın isteğini kabul ettim. Sakin ol ve odama geçelim”
Birlikte Tia’nın odasına gittiler. Su Ho kollarını göğsünde bağlamış sinirli ve endişeli bir şekilde ona bakıyordu. Tia “Hadi ama Su Ho. Altı üstü bir dövüş. Çok zorlanırsam tamam derim yani. Hem sen benim abim değilsin” dedi.
“İyi de çocuk yapılı, güçlü ve senden 2 yaş büyük. Artı o erkek sen ise kızsın. Tamam, eğitimin var tekniklerin iyi ama yine de garantin yok” dedi sinirli bir sesle. Tia “Off. İş işten geçti artık şansa bırakalım. Beni öldürene kadar dövecek değil ya” dedi.
Su Ho elini alnının üzerine koyup gözlerini kapattı. Sonra açıp Tia’ya baktı ve “Yapar. Aras hırslandı mı her şeyi yapar” dedi. Tia dudaklarını birbirine bastırıp yaladı. Sinirle “İyi şanslar” dedikten sonra odadan çıktı Su Ho.
Tia düşündü. En fazla ne olabilirdi ki? Olmazsa direk sen daha güçlüsün derdi. Sorun ortadan kalkardı. Hırs yapmasına gerek yoktu. Burası hırs yapması gereken son yerdi.
Günlük olarak yaptırılan işlerini yapmaya başladı. Birkaç 13 yaşlarında çocuklara hafif eğitimler verdi, evdeki işlere yardım etti, 1 saat kadar pratik yaptı ve yine akşam yemeği saati geldi.
Yemek odasına doğru yavaşça yürürken Can onun kolunu tuttu. “Bırak!” Kolunu hızlıca çekip onun ellerinden kurtardı. “Hey, git ve dövüşmek istemediğini söyle. Seni öldürene kadar da dövebilir. Aras’ı yıllardır tanıyorum” deyince Tia göz devirdi. Herkes aynı şeyleri söylüyordu.
Tia “Ölürsem en azından senin yüzünü bir daha görmem. Karışma bana!” dedi ve yanından hızlıca geçip yemek odasına gitti. Yemeğini alıp her zamanki yerine oturdu ve yemeye başladı.
Aras’ın bakışlarını üzerinde hissedebiliyordu. Kafasını kaldırmamıştı ama Aras yemeğine dokunmuyordu bile. Kafasını kaldırdı. Çocuk yumruğunu yanağına koymuş bir şekilde ona bakıyordu. Sanki Su Ho ve Can’ın söylediklerini doğrulamaya çalışıyormuş gibiydi.
Aras bakışlarını keserek yemeğine başlayınca Tia derin bir nefes aldı. Yemeğine döndü. Korkmamalıydı. Kaç insan öldürmüşken, ölümle kaç kere burun buruna gelmişken korkmamıştı. Şimdi neden korksun ki?
Yemekte üçü de hiç konuşmamıştı. Sadece Aras bakışlarıyla Tia’ya “Bittin sen” ya da “Yarın canına okuyacağım” gibi şeyler söylemişti. Tia onu umursamamıştı. “Korktuğunu göstermek veya korkmak yenilgiyi kabul etmektir” diye geçirdi içinden.
Odasına gidip uzandı. Kaç gündür buradaydı acaba? 19 Ekim’de gelmişti. Bugün 1 Kasım’dı. Yani 13 gün… Neredeyse 2 hafta olmuştu. Kader’in yüzünü göremeden 2 hafta… Kendini Yağız’ın kollarına bırakamayalı, onun baş döndürücü lavanta kokusunu içine çekemeyeli 2 hafta… Sadece kolunda bir bileklikle çalışarak geçen 2 hafta…
Yine gözleri dolmaya başlayınca avuçlarını gözlerine bastırdı. Hafifçe avuç içleriyle gözlerini sildi. Gözlerini kapattı ve Yağız’ın kollarında olduğunu hayal etti. Rahatlatıcı bir histi bu…
Burada olsaydı ne derdi acaba? “Sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim ama sana güveniyorum” derdi. Buna emindi Tia. Çünkü Yağız ne olursa olsun arkasında durmuştu. “Bunu neden yaptın?” dememişti. “Bunu yapabilirsin” demişti.
Yağız… Tia onu gerçekten seviyordu. Ona seni seviyorum diyememişti. Fakat Yağız hiçbir zaman bunu umursamamıştı. O söylemişti bunu. Sürekli söylemişti. Bazen iki kere söylerdi. Sanki hem kendisi Tia’ya hem de Tia kendisine söylüyormuş gibi davranmak istiyordu.
Yağız öyle iyi kalpliydi ki… Belki şuan Tia’nın düşündükleri bencillikten ibaretti. Ama o Yağız’ı ne dalıp gitmesine neden olan mavi gözleri için, ne insanın baktıkça bakası gelen yakışıklı yüzü için, ne de siyah ve her zaman şekilli güzel saçları için seviyordu.
Tia Yağız’ı mükemmel karakteri için seviyordu. Onun için her şeyi feda edebilecek olduğu için seviyordu. Kendini onu korumaya adamış olduğu için seviyordu.
Onun için canını verebilecek kadar mükemmel bir sevgili olduğu için seviyordu. Kollarına aldığında onu rahatlatan mükemmel hissettirdiği için seviyordu. Saçlarını okşayıp öptüğünde mükemmel hissettirdiği için seviyordu. Onu koruduğunda abisi varmış gibi hissettirdiği için seviyordu.
Aslında Yağız Tia’nın her şeyiydi. Sevgilisi, abisi hatta belki de babası. Sahip olduğu tek kişiydi o. Onu kendinden çok seven tek kişiydi. Onu rahatlatabilen tek kişiydi. Bunların hepsini o günden sonra anlamıştı.
Her şeyi yapmıştı onun için. İsteklerinden, alışkanlıklarından, canından vazgeçmişti Yağız onun için. Onu hep sevmişti. Hayatını ona adamıştı.
Peki, Tia bunlara karşılık ne yapmıştı? Ona bir kere bile “Seni seviyorum Yağız” dememişken Yağız onu hala neden bu kadar seviyordu?
Kendinden iğreniyordu. Kendisi için her şeyi feda eden, her şeyi yapan birine hiçbir şey yapmamıştı. Ona yaptığı iyiliklerin karşılığını hiç vermemişti Tia.
O zaman neden hala Yağız onu seviyordu? Neden ondan vazgeçmiyordu? Başka biri bulmalıydı Yağız. Onu Tia’dan daha çok sevecek biri.
Daha çok sevemese de daha çok sevgi gösterecek biri. Tia soğuktu, kalpsizdi, sevgi göstermeyi bilmiyordu.
İşte bu kadar kolay vazgeçiyordu Tia. Yağız ondan hiç vazgeçmemişken, onu hep sevmişken Tia kendini ondan uzaklaştırıyordu belki de.
Çünkü kendisinden daha iyi birine sahip olmasını istiyordu. Daha güzel, daha tatlı, daha sıcakkanlı, daha romantik, daha iyi biri…
Fakat Yağız’a göre hepsi tersti çünkü Yağız, Tia’yı böyle seviyordu. Eğer o daha fazla sevgi gösterseydi onu bu kadar sevemezdi. O bu kadar soğuk davranmasaydı onu sevemezdi. O daha sıcakkanlı, daha tatlı olsaydı onu sevemezdi. Çünkü Tia onun için en ideal kişiydi.
Âşık olduğu ve olabileceği tek kadındı o. Tia’yı yüzü için sevmiyordu Yağız. Ya da sesi için… Güzel kahverengi gözlerine dalmanın güzelliği için değil, kızıl saçlarına bakmak içini ısıttığı için değil…
Yağız, Tia’yı Tia olduğu için seviyordu. Tia kendini onun kollarına bıraktığında içine yaydığı sıcaklık için seviyordu. Onun saçlarını okşayıp öpmenin rahatlatıcılığı için seviyordu.
Utangaçlığını seviyordu. Tia’nın ona “Seni seviyorum” diyememesini seviyordu. Onu öpememesini seviyordu. Onu öpmesine izin vermemesini seviyordu.
Sıcakkanlı değil soğuk olmasını, sosyal ve neşeli değil asosyal ve içine kapanık olmasını, duygularını sadece onun yanında açabiliyor olmasını seviyordu.
Başını göğsüne yaslayıp ağlamasını seviyordu. Gömleğinin Tia’nın gözyaşlarıyla ıslanmasını seviyordu. Hıçkırıklarının Yağız saçını okşadıkça sakinleşmesini seviyordu. Bazen ağladıktan sonra kucağında uyuya kalmasını ve Yağız’ın o uyanana kadar bütün gece saçını okşamayı seviyordu.
Gülümsemesini seviyordu. Gözleri kısılarak ona baktığında yanağındaki hafif gamzelerin ortaya çıkmasını seviyordu. Çok sık duyamasa da kahkahalarını seviyordu. En çok da onunla gülmesin seviyordu. Ona gülmesini, onun şakalarına gülmesini seviyordu.
Yağız, Tia’nın ona ihtiyacının olmasını seviyordu. Onu korumayı seviyordu. Onun her şeyi olmayı seviyordu. Tia’nın kendisine ait olmasını istiyordu. Sonsuza dek birlikte olmak istiyordu onunla…
Sadece Tia’yı sevebilirdi bu hayatta. Fiziksel özellikleri aynı olsun, ruhsal özellikleri aynı olsun, o da kahve koksun, hatta ismi de aynı olsun… Fark etmez. Başka hiçbir kız Tia’nın ona yaşattığı duyguları yaşatamazdı. Başka hiçbir kız Tia gibi onu rahatlamazdı. Hem de hiçbiri…
Belki bu düşünceler fazla bencilceydi. Ama Tia Yağız’ın yanında olmalıydı. Onunla ağlamalıydı başkasıyla ya da kendi kendine değil. Gözyaşlarını onun kıyafetlerine akıtmalıydı.
Onun saçlarını sadece Yağız okşamalıydı. Onu rahatlatan tek kişi Yağız olmalıydı. Onu seven tek kişi Yağız olmalıydı. Onun için uykusuz kalan tek kişi Yağız olmalıydı. Onun için canını feda edebilecek tek kişi Yağız olmalıydı.
Y
ağız’ın en bencilce düşünceleri ise şunlardı: Tia Yağız’a ait olmalıydı, Yağız’sa Tia’ya… Tia Yağız’a muhtaç olmalıydı, Yağız’sa Tia’ya… Onlar birbirleri için vardı. Birbirleri için yaşamalı, sadece birbirlerini sevmeliydiler…
*Sonraki gün*
*O günden 154 gün önce…*
*Tia’nın gözünden*
Sabahın ilk ışıklarının kapalı gözlerime vurmasıyla uyandım. Yavaşça yatakta doğrulup pencereden dışarı baktım. Güneş daha yeni yeni doğuyordu. Gökyüzü turuncu ve kırmızının en güzel tonlarına boyanmıştı ve bu bana huzur veriyordu.
Yataktan kalkıp üstümü çıkardım. Aynada bacaklarımı görünce yine sinirlerim bozulmuştu. Bu cehennemde aldığım her yara bana 18 yıl burada kalıp sürekli bunları çekeceğimi hatırlatıyordu.
Bugün burada 14.günümdü ve sadece 14 günde 2 kere ceza almıştım. Bu sinir bozucu durumu daha fazla görmek istemediğim için hızlıca dolabıma gittim.
Geniş bir pantolon yerine dar ama rahat bir tayt giydim. Normalde tayt giymekten nefret ederim ama pantolonun içinde rahatça dövüşebileceğimi sanmıyorum.
Üstüm için açık kahverengi salaş bir tişört ve siyah bir ceket giydim. Dövüşürken sürekli hareket halinde olacağım için üşümezdim ama şuan hava soğuktu ve ceketsiz donabilirdim.
Hızlıca aynaya gidip ellerimle karışan saçlarımı düzelttim. Açık kahverengi gözlerim yüzüme vuran güneş sayesinde daha da açık bir hal almıştı. Yüzümü süsleyen çillerime dokundum. Genelde bunu Yağız yapardı fakat o burada değildi. Bu yüzden onu hatırlamak için kendim yaptım.
Elimin üstündeki çiziği inceledim. Yaram iyileştiği için sargımı çıkarmıştım. Fakat hala izi duruyordu. İşte bu da bana burada uzun süre kalacağımı hatırlatan şeylerden biriydi. Özgürlüğümü geri istiyordum ama bunu için hiçbir şey yapamıyordum.
Pencerenin yanına gidip derin bir iç çektim. Bahçenin siyah ve büyük kapılarına baktım. O kapıların ardında beni bekleyen uzun bir hayat vardı fakat ben buradan canlı çıkabileceğimi bile düşünmüyordum.
Gözlerim yine aptal bilekliğe kaydı. Alt tarafında yanıp sönen yeşil bir ışık vardı. Bileğimle arasında bir parmaktan daha az boşluk olduğu için ışığın sadece yansımasını görebiliyordum. Işık her yandığında bilekliğin bileğimde bıraktığı mor-kırmızı arası izi görebiliyordum.
Gözlerimi tekrar dışarı döndürdüm. Güneş artık çıktığı için gökyüzü sarı ve hafif turuncu rengine bulanmıştı. Kırmızı rengi kaybolmuştu. Şuan hava daha ferahlatıcı görünse de içimi daha deminki görüntüsü kadar fazla huzurla doldurmuyordu.
Odamın duvarlarında göz gezdirdim. Gözlerim saatle buluşunca saatin 7 olduğunu gördüm. Kahvaltıyı 9 da yiyorlardı ve o zamana kadar ne yapacağımı bilmiyordum. Bahçeye çıkabilsem biraz yürüyüş yapmak isterdim fakat biraz yürüyüş için o cezalara katlanamazdım.
“En iyisi Mary’nin yanına ineyim” dedim kendi kendime. Mary, mutfaktaki sarı saçlı ve yeşil gözlü olan kızdı. Onun gözlerinin yeşili çok daha güzel ve rahatlatıcıydı. Aras’ınkiler çok korkunç geliyordu bana. O kadar yeşildi ki kalemle boyanmıştan farksızdı gerçekten.
Odamdan çıkıp merdivenlerden aşağı indim. Hızlıca mutfağa gittim. “Günaydın, Mary!” diye seslendim. Kız hızlıca bana döndü ve gülümsedi. “Günaydın! Demek bugün Aras’la dövüşeceksiniz” deyince göz devirdim. Herkes aynı konudan bahsediyordu.
Biraz sohbet ederken Mary’nin tüm itirazlarına rağmen ona işlerinde yardım ettim. Böylece bana da bir eğlence çıkıyordu en azından. Mary bana döndü. “Yarın akşam bahçede biraz yürüyüş yapmaya ne dersin? Fakat benim istediğim kıyafeti giyeceksin.” Derin bir nefes aldım.
Mary günlerdir bir elbise içinde çok güzel görüneceğimi söyleyip duruyordu. Özellikle giymemi istediği beyaz ve güzel bir elbise vardı.
Elbise bembeyazdı. Göğüs kısmının biraz altından etek başlıyordu. Üst kısmının omuzları açıktı. Kollarında hafif tüller vardı ve bu elbiseyi çok güzel yapıyordu.
Eteği 2 ya da 3 kat olmalıydı. En alt katmanı iç göstermeyen bir astardı. Üst katmanları ise tüllerden oluşuyordu. Elbise serin ve rahat görünüyordu. Dekoltesi de yoktu.

Fakat ben elbise giymeyi sevmiyordum. O gün üzerimde beyaz ve rahat bir elbisem vardı. Evet, belki burada tanımadığım kimse ellerini bedenimde istediği gibi gezdiremezdi ama yine de giymek istemiyordum.
Ne kadar zorlasam da Mary her fırsatta bu konuyu açıyordu. Bir yanım onu kırmamak için kabul etmem gerektiğini söylerken diğer yanım kâbuslarımın geri gelmesinden korkuyordu. Korkan yanımı bastırıp diğer yanımı dinleme kararı aldım.
“Peki, tamam ama sadece bir kez giyeceğim” dediğimde kızın gözleri parladı. Mutlulukla gülümseyip “Ah, çok güzel görüneceksin tatlım” dedi. Mary bana annemmiş gibi hissettiriyordu. Aslında birinin annem gibi davranması nasıl bir his hiç bilmiyordum.
Annenin olması benim için senin yanında olup seni üzgünken teselli etmesi, saçlarını okşayıp seni göğsüne bastırması, yaralarını görünce senin yerine üzülmesinden ibaretti. Gerçekte nasıl bir histi acaba?
Okulda bazen çok sinir bozucu bir annelerinin olduğunu söyleyen kızlar görürdüm. “İstediklerimi almıyor” diye ne kadar üzülürlerdi. Bense onlara sadece gülümserdim çünkü bunun ne demek olduğunu bile bilmiyordum.
“Derslerim düşük geldiği için bana kızdı” gibi sözler çok anlaşılmazdı. En azından önemsedikleri için kızıyorlardı.
Ben hayatımda sadece önemsenmek istemiştim. Yağız tarafından değil. Babam ya da annem tarafından. Önemsenmek… Benden çok uzak bir kavramdı bu.
Annem beni çok severdi. Tabii yaşasaydı… Hayatta olup benim büyüdüğümü görebilseydi… Kızıl saçlarıma dokunabilse, kahverengi gözlerime bakabilseydi. Bütün fiziksel özelliklerimi annemden almıştı. O eğer yaşasaydı muhtemelen bana baktığında kendi küçüklüğünü görecekti.
Düşüncelere daldığım için kafamı yavaşça sallayıp kendime gelmeye çalıştım. Gözlerimin dolduğunu hissetmemiştim bile. Neyse ki Mary bu tarafa bakmıyordu. Hızlıca gözlerimi kırpıştırıp ovuşturdum. “Kahvaltı saati yaklaşıyor sen git istersen” dediğinde yavaşça başımı aşağı yukarı salladım.
Mutfaktan çıktım. Nereye gitsem diye düşünürken koridorda Su Ho’yu gördüm. “Günaydın, Su Ho!” Çocuk uykuyla esnerken gülümsedi. Gece geç saate kadar Yağmur ile mesajlaştığını anladım.
Yağmur’u gördüğünde, düşündüğünde veya onunla ilgili konuştuğunda hep böyle gülümserdi. Mutlu ve içimi bir ısıtır şekilde… Gerçek aşkla…
Ona gülümsedim. Elimi çekiştirerek “Gel bahçeye çıkalım” dedi. Ona boş gözlerle bakınca “Ah, babam bugün sana ve Aras’a izin verdiğini söyledi. Dövüşünüzü izlemek için sabırsızlanıyormuş” dedi.
Ağzımı kocaman açarak “Ne?” diye bağırdım “O da mı izleyecek?” Eğer öyleyse üzerimdeki baskı büyük demekti.
Beni elimden çekiştirip bahçeye çıkardı. “Sorun yapma. O odasının camından göz ucuyla bakar sadece.” Tekrar esnedi.
Ona gülümsedim. Dışarıda yürürken elimi onunkinden yavaşça kurtarıp kollarımı serbest bıraktım.
Serin havayı içime çektim. Yürüyüş yapmak iyi gelmişti.
Yavaş yavaş yürürken hafiften esen rüzgâr yüzüme çarpıyor ve saçlarımı havalandırıyordu. Saçlarım arkamda havalanırken Su Ho kolunu omzuma attı.
O da bana gerçekten abimmiş gibi davranıyordu. Tabii ben bunun da nasıl bir his olduğunu bilmesem de beni koruyordu. Beni güldürmeye çalışıyor, burada geçirdiğim kötü günlerimi güzelleştirmeye çalışıyordu.
Biraz daha yürüdükten sonra birlikte bahçedeki bir banka oturduk. Gökyüzündeki bulutları incelemeye başladım. Kasım aylarını hep çok sevmiştim. Yerlerdeki turuncu yapraklar uçuşurken karın geleceğini haber verirlerdi. Hava serin olsa da bu serinlik bana huzur veriyordu.
Su Ho aklına bir şey gelmiş gibi durdu. “Geçen Yağmur’un yanına gittiğimde bana bir şey verdi” bir yandan ceplerini karıştırıyordu. Cebinde bulduğu hafif eskimiş küçük bir fotoğrafı bana uzattı “Bunu sana vermemi istedi” dedi.
Fotoğrafı merakla alıp baktım. Yağız’ın 15 yaşlarındaki bir fotoğrafıydı bu. Yağız gülümserken kısılan gözlerine baktım. Fotoğrafa hafif bir şekilde gülümsedim. Grimsi mavi gözleri her zamanki gibi beni içine çekiyordu.
Fotoğrafa özlemle bakarken Su Ho konuşmaya başladı “Yağmur yıllar önce Kader’den aldığını söyledi. Çekmecelerini düzenlerken bulunca sana vermesi gerektiğini düşünmüş.” Ona hafifçe kafamı salladım.
Buradaki her cezaya katlanabilirdim. Özgürlüğümün elimden alınmasına dayanabiliyordum. Beni köle gibi çalıştırıp ceza vermelerine dayanabiliyordum. Ama buna dayanamıyordum. Yağız’ın yüzünü görememeye, sesini duyamamaya, ondan uzak kalmaya dayanamıyordum.
Rüyalarımda onu görüyor, her zaman ağlayarak uyanıyordum. Geceleri sessizce ağlarken kafamı yastığıma değil Yağız’ın göğsüne gömmek istiyordum. Ondan birkaç gün bile ayrı kalmak bu kadar zorken yıllarca onu görmeyecektim.
Bu hayatımdaki en ağır cümleydi: Yağız’ı yıllarca göremeyeceğim…
Gözümden bir damla yaş aktığını hissettim. Yanaklarımdan süzülüp doğruca boynuma aktı. Onu silmekle uğraşmadım. Gözlerimi de ellerimi de şuan o fotoğraftan ayıramıyordum. Birkaç damla daha yanaklarımdan süzülürken görüşüm bulanıklaşmaya başladı.
Fotoğrafı bacaklarıma bırakıp ellerimle gözlerimi kapattım. Ağlarken her hangi bir ses çıkarmıyordum. Sadece gözlerimden yaşlar akıyordu ve omuzlarım titriyordu.
Su Ho “Hadi ama ağlama, jamae” dedikten sonra beni kollarının arasına aldı. Başımı göğsüne bastırıp saçımı okşamaya başladı.
O böyle yaptıkça ağlamam azalıyordu. Saçlarımı okşuyordu. Kendimi gerçekten Yağız’ın kollarında hissetmemi sağlıyordu. Huzurlu hissediyordum.
Fakat Yağız’a has lavanta kokusu olmadığı için Yağız’ın yanında olduğu kadar rahatlayamıyordum.
Avuç içlerim gözlerimden akan yaşlarla ıslanırken omuzlarımın titremesi azalmıştı. Derin nefesler alarak rahatlamaya çalıştım. Gözlerimden akan yaşlar durdu.
Eğer şuan yanımda Yağız olsaydı bilerek daha fazla ağlardım. Onun kucağında uyuya kalana kadar ağlamayı öyle seviyordum ki. Onun lavanta kokusuna boğularak ağlamak kadar güzel bir şey yoktu benim için.
Başımı Su Ho’nun göğsünden kaldırdım. Onun kıyafetinin üstünü biraz ıslattığımı fark ettim. Bana merhametle bakıyordu. Kısık bir sesle “Bana Yağız’ı hatırlatıyorsun” dedim. Bana gülümsedi “Peki bu seni rahatlatıyor mu? Yoksa daha fazla mı üzüyor?” dediğinde düşündüm.
Biraz düşündüğümde gerçekten de çok rahatlattığını fark ettim. Yastığıma sarılarak ağlamaktansa Su Ho’nun kolları arasında ağlamak çok daha iyi hissettiriyordu. “Rahatlatıyor. Hem de çok” dediğimde anlayışla başını salladı.
“Ona bir sözüm var. Benden sana iyi bakmamı istedi. Muhtemelen sözümü tam anlamıyla yerine getiremiyorum ama…” O bunları dediğinde ona hafifçe gülümsedim. Yağız… Ne olursa olsun beni düşünüyordu…
“Getiriyorsun. Az da olsa Yağız’ın yanındaymışım gibi hissettiriyorsun. Bu bana yeter.”
Gözlerimdeki yaşlar atık kurumuştu ve muhtemelen yüzümün kızarması geçmişti. Bana verdiği fotoğrafı bacaklarımdan alıp küçük Yağız’a gülümsedim. Bugünkü Yağız’dan hiçbir farkı yoktu. Tek bir tane bile…
Birlikte kahvaltıya gittik. İçeri girdiğimde ceketimi çıkarıp sandalyeme koydum. Aras ve Can daha gelmemişti. Hızlıca tabağıma bir şeyler doldurdum ve yemeye başladım.
Keyifle karnımı doyururken Aras ve Can’ın içeri girdiğini gördüm. Normalde onları umursamazdım ama Aras’ın bana gözdağı vermek için ne yapmış olacağını merak ettim. Korkuyla yutkunmamı beklediğine emin olduğum için kafamı ona çevirdim.
Can normal giyinmişken Aras içine atlet giymemiş, sadece bir tişört geçirmişti. Tişörtün altından kaslarının belli olduğunu bildiğini için bana sırıttı. Tek kaşımı kaldırıp ona gülümsedim.
“Ne oldu gözlerin kaslarıma mı takıldı?” diye sorunca ona güldüm. “Seninkilere mi?” dediğimde afallayıp ne kastettiğimi anlamaya çalıştı. Aslında ben de ne kastettiğimi bilmiyordum ama olsun. Onun moralini bozmak iyi gelmişti.
Aras’la birbirimize laf atıp duruyorduk. Can ise bütün bunlardan eğleniyormuş gibi görünüyordu. Sürekli kıkırdayıp duruyordu. Çatalımı tehdit edercesine Aras’a salladım “Benim senden daha iyi olduğumu kabul edene kadar seni bırakmayacağım Aras. Kendini hazırla” dediğimde yüksel sesle sahte bir kahkaha attı.
O da kendi çatalını benimkinin yanına getirdi “Aynı şeyleri düşünüyor olmalıyız” diyerek gülümsedi. Ona sinsice gülümsedim. Onun çatalına hızla bir hamle yaptığımda çatalı sadece iki parmağıyla tuttuğu için elinden düşüp yere yuvarlandı.
Bana güldü. Şuan iki düşmandan çok dost gibi davransak da şimdilik nefret ateşimizi bastırdığımız için böyleydi. İçimdeki nefreti kusmak için akşamı bekliyordum. Belki yanında biraz da kan…
Biz laf dalaşına devam ederken Can “Çocuk musunuz siz? Bir durun artık!” diye bağırdı. Elindeki çatalı hızla ikimizin çatallarına vurdu. Ona gülüp minik oyunumuza devam ettik.
Dürüst olmak gerekirse bir çocuk gibi çatallarla oynarken çok eğleniyordum. Böyle oyunlar oynamaya pek alışkın değildim. Küçükken doğru düzgün oyun oynadığımı hatırlamıyorum. İlkokuldayken arkadaşlarım beni dışlamadıklarında oynadığım bazı oyunlar dışında tabi…
13 yaşımdan beri oyuncaklarım bebeklerdense silahlar olmuştu. Dürüst olmama gerekirse bundan şikâyetçi değilim. Çünkü silahlar, bıçaklar ve kılıçlar beni bebeklerden daha iyi anlıyordu.
Bu tehlikeli aletler bir mafia kızı için mükemmellerdi. Bütün duygularımı sadece eğitimlerde bastırır ve sadece yaptığım işe odaklanırdım. Bu da beni çok daha güçlü yaptı.
Yani çocukluğumun, oyunlarımın ve oyuncaklarımın elimden alınmasında hiç rahatsız olmadım. Bunlar beni hayata karşı daha güçlü bir kız yaptı. Hayalperestlikten uzaklaştırdı. Ben böyle mutluyum. Soğuk ve umursamaz biri olmak benim için çok daha kolay geliyordu.
Yemeklerimiz bitince odama gittim. 12 yaşlarındaki küçük çocuklara hafif eğitimler verecek, kendi yeteneklerimi sergileyecek ve birkaç ayak işi yapacaktım. Odama gittiğimde her gün içinden bir kitap alıp okuduğum rafın yanına gittim.
Bu kocaman raftaki kitaplar en azından sıkılmamı engelleyecekti. Gidip rastgele bir kitap seçtim ve okumaya başladım. Daha sadece birkaç sayfa okumuştum ki Bora kapımı tıklatıp odama girdi.
Onu görünce şaşırdım. Bora neden odama gelmiş olabilirdi ki? Yüzü biraz şaşkın ve anlamaz bakıyordu. Kitabımı kapatıp yanına gittim. “Bir sorun mu var Bora?”
“Bilmiyorum… Ama babam seni odasında götürmemi istedi” dediğinde ona “Ciddi misin? Of yine ne oldu acaba?” diyerek karşılım verdim. Yine ceza almaktan korktuğum için terlemeye başlamıştım.
Bora önde ben arkada 3.kata çıktık. Bu katta sadece 2 oda vardı. Bora sağdakinin kapısını tıklatıp içeri girdi “Getirdim baba” dedi. Onun sesi de hafif korkmuş gibiydi.
Adam “İçeri gelsin” dediğinde Bora kapıyı biraz daha açıp girmem için işaret verdi. Derin bir nefes alıp içeri girdim. Adam bana gülümsedi. “Hoş geldin…” elindeki kağıda baktı “Tia Brown”
Başımı saygıyla eğip onu selamladım. Aslında saygı falan duyduğum yoktu ama olsun. Eliyle masasının önündeki koltuğu gösterince oturdum. “Bir sorun mu var, efendim?” diye sordum. Tabii vardı yoksa ne diye beni çağırsın?
“Demek akşam Aras ile dövüşün var. Teknik mi? Yoksa güç mü kullanacaksın?” bu soruyu duyuca şaşırmıştım. Ne kadar iyi olduğumu ölçmeye çalışır gibiydi.
“Teknik, efendim. Aras gibi güçlü birinin karşısında güç kullanmaya çalışmak sadece beni yoracaktır.” Dedim. Sakin ve saygılı bir ses tonuyla konuşmama şaşırmış gibiydi.
Tabii öyle konuşurdum. Geçen gün ona yüksek sesle küfrettiğim için ceza almıştım. Neyse yine de o gün çok rahatlamıştım. Bacağımdaki morluklara ve çektiğim acılara değmişti.
“Çok tecrübeli ve profesyonelsin. Yaşın ve cinsiyetine rağmen…” dediğinde göz devirmemek için kendini zor tuttum ve dudağımı ısırdım. Sadece gülümsemekle yetindim.
Cinsiyetmiş! Bugün o Aras’ı dövüp hepsine kızların ne kadar
iyi olabileceğini kanıtlayacağım.
“Çok da hırslısın. Gözlerindeki hırsı buradan görebiliyorum.”
Kafamı salladım. “Neyse, seni bunun için çağırmadım. Sana bir haberim var. Kötü mü iyi mi sen karar ver” dedi. Yine kafamı salladım. Ne olabilirdi ki?
“Baban. Michael Brown. Birkaç gün önce vefat etti.” Bu sözler karşısında gözlerimi şaşkınlıkla açtım.
Babam olacak adam… Evet, benim için beni burada bıraktığı gün ölmüştü. Fakat gerçekten öleceğini düşünmüyordum. Kendimi toparlayıp omuz silktim. O pislik çok da umurumda değildi.
Adam “Babanın ölümü hakkında ne diyorsun?” dediğinde hiç düşünmeden cevap verdim.
“Cehennemin dibine gitsin diyorum, efendim.” Adam şaşırdı. Başka ne diyebilirdim ki? “Ah, çok üzüldüm o benim en sevdiğim kişiydi” mi dememi bekliyordu?
O pislik benim ölmemi istiyordu. Bunu biliyordum. Ama ben
ölmeden o gebermişti. Bunu da öğrenmiştim. Güzel haber. Zaten yüzünü göremeyecektim en azından belalarım tutmuştu.
“18 yaşına ulaştığında miras meselesini konuşuruz. Dövüşünde iyi şanslar Tia Brown” dedi. Başımı hafifçe eğerek odadan çıktım. Bora kapının önünde bekliyordu. “Ne olmuş?” diye merakla sordum.
Biz odama doğru ilerlerken “Michael ölmüş” dedim. İçimden o adama babam demek gelmiyordu. “Michael kim?” dediğinde ona güldüm. “Babam olması gereken adam” dediğimde o da güldü.
Birlikte odama kadar gitmiştik ki odamda çok sıkıldığımı fark ettim. Odamın kapısını açacakken “Su Ho’yu da çağırıp bahçeye çıkalım mı?” dedim.
Hızlıca kafasını salladı. Üçümüz birlikte bahçede gezinmeye başladık. Su Ho’ya bu haberi verince o da gülüp geçmişti. Hiç birimiz üzgün değildik.
Evet, babamın ölümünden mutlu bir şekilde bahsediyordum. Çünkü yıllarca onu sevmeye çalışmış olmama rağmen bir kere bile beni sevmemişti.
Her fırsatta ruhumu öldürmeye çalışmıştı. Ben onun ruhunu yaşatmaya çalışırken…
Bu düşüncelerden kurtuldum. Benim babam çoktan ölmüştü ki… O gün bunun için yeterince üzülüp gözyaşı dökmüştüm. Daha fazlasına gerek yoktu.
Normalce dolaşıyorduk. Her zamanki gibi ikisinin ortasında duruyordum. Aralarında cüce gibi kaldığım için moralim bozulmuştu. Bora saate bakmak için kolunu açtığında saat bir patırtıyla yere düştü.
Onu almak için Bora yere eğildiğinde sırtındaki yara ve morlukları gördüm. Elimi hafifçe sırtına değdirerek şaşkınlıkla “Bora? Sırtına ne oldu böyle?” dedim. Bora birden durdu. Donup kalmış gibi görünüyordu. Dudaklarını yaladığını ve yutkunduğunu gördüm.
Kendini toparlayıp hızlıca ayağa kalktı ve bana gülümsedi. Dolu gözleriyle bana bakarak “Hiçbir şey. Sadece düştüm” dedi. Aynı yalan…
Kader’in kendi arkadaşlarına uydurdukları ile aynısı… Ona gözlerimi diktiğimde alnının terlemeye başladığını gördüm. Dudaklarını yalayıp bakışlarını kaçırdı.
Su Ho’ya döndüm. O da gözlerini kaçırmıştı. Benim gibi… Biri sorduğunda biz de böyle davranırdık. Bora’nın gözlerini hafifçe dolduğunu gördüm. Elimi onun koluna koydum.
Parmak uçlarıma çıkıp kulağına yaklaştım. “Ne yaşadığını belki anlayamam ama ne olduğunu anladım. İstersen anlatabilirsin ama istemezsen zorlamayacağım”
Bana sadece kafasını salladı. Ona gülümsedim. Tekrar yürümeye başladığımızda derin bir nefes aldığını duymak kalbimi acıtıyordu.
Kader’in sürekli kollarını ve karnını saklamak için uzun giyindiği günler… Belki de Bora’yı anlamıyordum fakat ne yaşadığını görebiliyordum.
Genel olarak Haluk Kader’i benim yanımda döverdi ve bunlara yıllarca katlanmak zordu. Kader için çok daha zor olduğunu biliyordum.
Bora kolunu her zamanki gibi omzuma attı. Daha demin yaşanan olayı unutmuştuk. Saat 12 olunca hepimiz kendi işlerimizi yapmaya başladık.
*Birkaç saat sonra*
Yorulmuştum. Odama gidip biraz dinlenme kararı aldım. Sonuçta akşam yeterince yorulacaktım ve öğrendiğim şeyleri sindirmem gerekiyordu. Yorganımın içine girip uyudum. Rüyamda her zamanki gibi Yağız’ı gördüm.
Beni her zamanki gibi yemeğe çağıran Su Ho olmamıştı. Bugün Bora yanıma gelip beni uyandırmış ve yemeğe çağırmıştı. Odamdan çıkacakken beni durdurdu.
Ellerini birleştirmiş yalvaran gözlerle bana bakıyordu. Avuç içlerinin terlediğini görebiliyordum. “Dur. Lütfen bu sabah öğrendiklerini kimseye anlatma olur mu? Lütfen.” Ona sadece gülümseyip kafamı salladım. Bana olan bakışları öyle hüzünlüydü ki.
Düşünmeye başladım. Bora bana vurduğunda belki de sadece babasını taklit ediyordu. Babasının ona yaptıklarını bana yaptığında rahatlıyordu belki de… Ama tüm bunlardan pişman görünüyordu. Hem de çok…
Ben onun bana yaptıklarını rahatlıkla unutabilirdim. Ama o belki babası tarafından açılan her yarayı kapatmak için yıllarını harcıyor, sonunda babası aynı yarayı tekrar açıyordu.
Yemeğe indiğimde Aras bu sefer sadece Atlet ile duruyordu. Atleti iç gösteriyordu. Onu görünce güldüm. Kaslarıyla şov yaparak beni korkutmaya çalışıyordu.
Gözlerimi devirerek yemeğimi alıp masaya geçtim. Yemek normal bir şekilde sabahki gibi geçmişti. İkimiz de heyecanlıydık.
O çok hırslı. Aynı şekilde bende. O güçlü, bense eğitimli. Bana göre en önemli etken buyken onlara göre en önemli etken: o erkek bense bir kızım.
Ben “Eğitim mi üstün gelecek yoksa güç mü?” diye düşünürken diğerleri “Erkek mi üstün gelecek yoksa kız mı?” diye düşünüyor ve cevabı çoktan bildiklerini düşünüyorlardı.
Onlar için cevap çoktan belliydi. Ben ise yaşayıp görecektim. Mafialığın cinsiyete bakmadığını bilecek kadar profesyoneldim. Eğitimlerde az çocuk dövmemiş, operasyonlarda da az kişiyi öldürmemiştim.
Bu yüzden kendime güvenme kararı aldım. Yemeğimi sakince yedim ve eğitimlerimi gözden geçirdim. 6.Hissimi en yüksek seviyede tutmak için kafamı sakinleştirmeye başladım.
Aras ise sadece kaslarını Can’a gösteriyor ve “Bu kızın işini bitireceğim” diyordu. En fazla spor salonunda yapmış olduğu kasları hiç ilgimi çekmiyordu. Fakat Yağız’ınkiler kesinlikle çok fazla ilgimi çekiyordu.
Yemeğimi bitirip masadan kalktım. Banyoya gidip yüzüme su çarptım. Soğuk su terime karışıyor üstüme damlıyordu. Aynada kendime baktım. Derin bir nefes alıp bahçeye indim.
Aras da çoktan inmişti. Bahçenin arka tarafında geniş, pek bir şey olmayan, çimenlik bir alanı seçmiştik.
Aras daha demin üstüne geçirdiği tişörtünü çıkararak atletle kaldı. Botlarının bağcıklarını sıktı. Can’ın yanına koyduktan sonra yanıma geldi. Bende önce ceketimi çıkardım. Sonraysa botlarımın bağcıklarını sıktım.
Kıyafetlerimi koymak için Su Ho’nun yanına gittiğimde bana cesaret verici şekilde gülümsedi. Bora da öyle…
Rüzgâr estiği için tişörtümün içine hava doluyordu. Bu yüzden tişörtümü taytımın içine sıkıştırdım.
Gelmeden önce atletimi çıkarmıştım. Arkasını göstermeyen tişörtümün içinde sadece yarım atletim vardı. Daha rahat hareket edeceğim için eğitimlerden daha başarılı olacağımı umdum.
“Her hangi bir kural var mı?” diye sordum. Oyunu her zaman kurallarına göre oynardım. Bana sinsice gülümsedi. “Bacak arasına tekme atmak yok.” Kafamı yavaşça salladım. Zaten olsaydı işim çok kolay olurdu.
“Dövüşümüz birimiz “Tamam mı? Devam mı?” sorusuna “Tamam” dedikten sonra “Senin benden daha iyi olduğunu kabul ediyorum” diyene kadar bitmeyecek.” Kafamı salladım.
Zor olacaktı ama hiç de imkânsız değildi. Başlamak için yanda bizi izleyen üçlüden komut bekledim. Eğilerek dövüş pozisyonumu almaya başladım.
Saçlarımın sürekli önüme geldiğini fark edince bileğimdeki lastikle hızlıca saçlarımı bağladım. Yumruklarımı sıktım. Aras da aynısını yaptı.
Şuan sadece birbirimize sinsi bakışlar atıyorduk. Kendimden emin görünmek için omuzlarımı dikleştirdim. Rüzgâr toplu saçlarımı arkamda uçuştururken nefesimi düzene soktum. Kulaklarımı seslere odakladım.
Rüzgârın uğultusu, kuşların cıvıldaması, uzaktan gelen bir cırcır böceğinin sesi ve Aras’ın yavaşça aldığı nefesler…
Aras’ın yavaşça ayağını çimlere sürttüğünü duydum.
Kendimden gelen sesleri de duydum. Nefes alış-verişlerim bana öğretildiği gibi düzenliydi. Kalbimin atışları nefeslerimle aynı ritimde değil, daha hızlıydı.
Boynumda hafif bir acı hissettim ve mavi parıltıları tekrar gördüm. Son günlerde gelip beni motive diyorlardı.
KENDİNE GÜVEN!
BUNU YAPABİLİRSİN!
Bu yazıları okuyunca ister istemez gülümsedim. Geldikleri yere, boynuma geri döndüler.
Can’ın “Hazır mısınız?” sözlerine ikimizde kafa salladık. “O zaman, 3… 2… 1… Başlayın!”
Bu sözlerle Aras bana doğru bir hamle yaptı…